Neuralink ve Beynin Büyülü Geleceği

0
439

Bölüm 1: Dev İnsan

600 milyon yıl önce kimse gerçekten hiçbir şey yapmıyordu.

Sorun şu ki hiç kimsenin sinirleri yoktu. Sinirler olmadan, hiçbir bilgiyi taşıyamaz, düşünemez veya işleyemezsiniz. Yani sadece orada bulunmak ve ölene kadar beklemek zorundaydınız.

Ama sonra denizanası geldi.

Denizanası, sahip olunması gereken en bariz şeyin sinirler olduğunu kavrayan ilk hayvan oldu ve dünyanın ilk sinir sistemi olan sinir ağına sahip oldu.

Denizanasının sinir ağı, etrafındaki dünyadaki objeler, yırtıcılar ya da yiyecekler gibi önemli bilgileri toplamasına ve bu bilgileri büyük bir telefon oyunu aracıyla vücudun her yerine iletmesine izin verdi. Bilgiyi alabilmek ve işleyebilmek, denizanasının, amaçsızca yüzmekten ve en iyisini umut etmekten çok, yaşam şansını artırmak için çevredeki değişikliklere tepki gösterebileceği anlamına geliyordu.

Biraz sonra daha iyi bir fikri olan yeni bir hayvan geldi.

Yassı solucan, sinir sisteminde her şeyden sorumlu -sinir sistemi patronu- gibi birisi olsaydı, çok daha fazla işin yapılabileceğini düşündü. Bu patron yassı solucanın başında yaşayacaktı ve vücudundaki tüm sinirlerin yeni bilgileri kendisine doğrudan bildirmesi gerektiği konusunda bir kural koyacaktı. Dolayısıyla, kendilerini bir ağ şeklinde şekillendirmek yerine, yassı solucanın sinir sisteminde, mesaj gönderen sinirler merkezi bir otoyolun etrafında dönecek ve mesajlar patron ve herkes arasında ileri geri iletilecekti:

Yassı solucanın patronlu otoyol sistemi dünyanın ilk merkezi sinir sistemiydi ve yassı solucanın kafasındaki patron dünyanın ilk beyniydi.

Sinir sistemi patronu fikri başkalarına da çabucak yayıldı ve yeryüzünde beyinleri olan binlerce tür ortaya çıktı.

Zaman geçtikçe ve dünya üzerindeki hayvanlar karmaşık yeni vücut sistemlerini keşfetmeye başladıkça, patronlar daha yoğun hale geldi.

Bir süre sonra memeliler geldi. Hayvan Krallığı’nın Y kuşağı için yaşam karmaşıktı. Evet, onların kalpleri atmalı ve akciğerleri nefes almalıydı, ancak memeliler hayatta kalma işlevlerinden çok daha fazlasıyla geliyorlardı. Sevgi, öfke ve korku gibi karmaşık duygularla temas halindeydiler.

Şimdiye kadar sadece sürüngenler ve daha basit yaratıklarla uğraşmak zorunda kalmış olan sürüngen beyni için memeliler biraz fazla idiler.. Böylece memelilerde sürüngen beyniyle bir araya gelip bu yeni ihtiyaçların hepsinin üstesinden gelecek ikinci bir patron gelişti: dünyanın ilk limbik sistemi.

Önümüzdeki yüz milyon yıl boyunca, memelilerin yaşamları giderek daha da karmaşıklaştı ve bir gün, iki patron, kokpitte yeni birinin daha ikamet ettiğini fark ettiler.

Rasgele bir bebek gibi gözüken, aslında neokorteksin erken versiyonuydu ve evrim önce primatlara, daha sonra büyük maymunlara ve daha sonra ilk hominidlere yol verdiği için ilk başta neokorteksin pek söz hakkı yoktu, ancak bu yeni patron bebek olarak büyüdü ve bir çocuğa dönüştü ve nihayetinde bir şeyin nasıl çalıştırılacağına dair kendi düşüncesine sahip bir gence dönüştü.

Yeni patronun fikirleri gerçekten yararlıydı ve o, alet yapımı, av stratejisi ve diğer hominidler ile işbirliği gibi konularda ortamın karar verici patronu oldu.

Önümüzdeki birkaç milyon yıl boyunca, yeni patron büyüdü ve daha akıllandı ve fikirleri daha da gelişmeye devam etti. Çıplak dolaşmak yerine bir şeyler giymeyi düşündü. Ateşi nasıl kontrol edeceğini anladı. Mızrak yapmayı öğrendi.

Ama en havalı hüneri düşünmekti. Her insanın kafasını kendine ait küçük bir dünyaya çevirerek insanları karmaşık düşünebilen, kararlar yoluyla mantıklı davranabilen ve uzun vadeli planlar yapabilen ilk hayvanlar yaptı.

Ve sonra, belki yaklaşık 100.000 yıl önce, yeni bir atılımla ortaya çıktı.

İnsan beyni, “taş” sesinin kendi başına bir taş olmamasına rağmen bir taş sembolü olarak kullanılabileceğini, bir taşa atıf yapan bir sese sahip olabileceğini anlayabileceği noktaya kadar ilerlemişti. İlk insanlar dili icat etmişti.

Kısa zaman içinde her türlü şey için artık kelimeler vardı ve M.Ö. 50.000’de insanlar birbirleriyle tam, karmaşık bir dilde konuşuyordu.

Neokorteks insanları sihirbazlara dönüştürmüştü. İnsan kafasını sadece karmaşık düşüncelerin harikulade bir iç okyanusuna dönüştürmekle kalmayıp, en yeni atılım olarak, bu düşünceleri sembolik bir ses grubuna çevirmeyi ve hava üzerinden diğer insanların kafalarına titreşim gönderilmesini sağlayan yolu bulmuştu. İnsan neokorteksi uzun bir süredir düşünüyordu; nihayetinde düşüncelerini konuşacak birileri vardı.

Bir neokorteks partisi ortaya çıktı. Neokorteksler ya da neokortitler birbirleriyle her şeyi paylaştı – geçmişlerinden hikayeler, düşündükleri komik şakalar, şekillendirdikleri görüşler, geleceğe yönelik planlar..

Fakat en yararlı olan şey öğrendiklerini paylaşmaktı. Bir insan, deneme yanılma ile belli bir tür meyvenin hayatınızın 48 saatini ishalle geçirmenize neden olduğunu öğrenince, bu zor kazanılan dersi kendi kabilesinin geri kalanıyla paylaşmak için dili kullanabilirlerdi. Kabileler daha sonra bu dersi çocuklarına aktarmak için dili kullanacak ve çocukları da kendi çocuklarına aktaracaktı. Aynı hatanın pek çok farklı kişi tarafından tekrar tekrar yapılmasından ziyade, bir kişinin “o meyveden uzak dur” bilgeliği, herkesin kötü deneyimlerini yaşamasına engel olmak için uzay ve zaman içinde yolculuk edebilir hale gelmişti.

Aynı şey, bir insanın yeni bir püf noktası ya da uzmanlık bulmasıyla da olurdu. Özellikle her iki yıldızlı takımyıldızları ve antilop sürülerinin yıllık göç biçimlerini ayarlayan olağandışı akıllı bir avcı, gökyüzünü kullanan bir sistemi paylaşarak, sürünün dönmesine kaç gün kaldığını belirleyebiliyordu. Böylece kabilenin gelecekteki bütün avcıları, ataları olan bir avcının yaratıcılığından yararlanabilecek ve kendilerinin avcılığa girişte bilmeleri gereken bir bilgiyi geçmişte yaşamış bu atanın deneyimi sayesinde daha hızlı bir şekilde öğrenebileceklerdi.

Ve bu bilgi gelişimi, avlanma sezonunu daha verimli hale getiriyor ve kabile üyelerine silahları üzerinde çalışmaları için daha fazla zaman veriyor; bu, birkaç nesil daha sonra, atılabilecek daha hafif ve daha yoğun mızraklar üretmek için ekstra zeki bir avcıya olanak tanıyor. Ve bunun gibi, kabile içindeki her mevcut ve gelecekteki avcı, daha etkili bir mızrakla avlanır hale geliyor.

Dil, nesiller boyunca, en akıllı insanların en iyi temsilcilerine kabile bilgilerinin küçük bir kolektif kulesini kurmaya olanak verir. Her yeni nesil, hayata başlangıç ​​noktaları olarak kafalarına yerleştirilmiş bu bilgi kulesi ile başlar, kabilenin bilgisi büyüdükçe ve daha akıllıca büyümeye devam ettiği için, öğrendikleri yeni şeyler, onları daha iyi keşiflere götürür. Dil, bunun arasındaki farktır:

ve bu:

Eğrideki büyük artış iki nedenden ötürü olur. Her nesil birbirleriyle konuşurken, notları karşılaştırırken ve bireysel öğrenimlerini birleştirdikleri zaman çok daha yeni şeyler öğrenebilirler (bu nedenle, grafikte mavi çubuklar ikinci grafiğe göre çok daha yüksektir). Ve her nesil, öğrendiklerinin daha yüksek bir yüzdesini bir sonraki nesle başarıyla geçirebilir, böylece bilgi zamanla daha iyi saklanır.

Bilgi, paylaşıldığında büyük, kolektif ve nesiller arası bir işbirliği olur. Yüzlerce nesil sonra, kaçınılması gereken belli bir meyve hakkında bir öneri olarak başlayan şey, mide dostu meyvelerin uzun sıralar halinde dikimi ve her yıl hasat edilmesini de içine alan karmaşık bir sistem haline geldi. Antilop göçleri ile ilgili ilk tavsiye, daha sonra keçi evcilleştirme sistemi haline geldi. Mızrak inovasyonu, onbinlerce yılda geçirdiği yüzlerce iyileştirmeden* sonra yay ve ok haline geldi.

Dil, bir grup insana bireysel insan istihbaratından çok daha geniş bir kolektif istihbarat verir ve her insanı kolektif zekâdan sanki kendisi ile birlikte gelmiş gibi yararlanmaya imkân tanır.

Yay ve oku ilkel bir teknoloji olarak düşünüyoruz, ancak Einstein’ı çocukluğundan itibaren mevcut herhangi bir bilgisi olmadan bir ormana koyun ve orada yetiştirin ve elinden gelen en iyi av aracını yapmasını söyleyin; yine de yay ve oku icat etmenin yanına bile yaklaşamayacaktır. Bunu yalnızca kolektif bir insan çabası yapabilir.

Birbirleriyle konuşabilmeleri, insanlara, tarım ve hayvancılık gibi gelişmiş teknolojilerin yanı sıra kabileleri daima kalıcı yerlere yerleşmeye ve organize kabilelere dönüşmeye başlamış kompleks sosyal yapılar oluşturmalarına izin verdi. Bu gerçekleştiğinde, her kabilenin birikmiş bilgi kulesi, süper kule oluşturan daha büyük süper kavimlerle paylaşılabilirdi. Kitlesel işbirliği herkes için yaşam kalitesini yükseltti ve M.Ö. 10.000 itibariyle ilk şehirler oluştu.

Vikipedi’ye göre, “telekomünikasyon ağı değeri, sistemin bağlı kullanıcı sayısının karesi ile orantılıdır” şeklindeki Metcalfe yasası diye bir şey var. Bunlara eski telefonları da ekliyorlar:

Ancak aynı fikir insanlar için de geçerlidir. İki kişi bir adet konuşma yapabilir. Üç kişinin dört farklı sohbet grubu vardır (üç farklı iki kişilik sohbet ve üçlü arasında bir grup olarak dördüncü sohbet). Beş kişi 26 farklı sohbet yapabilir. Yirmi kişi 1.048.554..

Bu nedenle, sadece bir şehir üyeleri büyük bir bilgi kulübünden bir temel olarak faydalanırlardı, fakat Metcalfe yasası, konuşma olanakları sayısının benzeri görülmemiş miktarda arttığına işaret eder. Daha fazla konuşma, birbirlerine karşı daha fazla fikir alarak, daha pek çok keşifin birlikte çıkmasına ve yeniliğin hızının yükselmesine neden olur.

İnsanlar kısa sürede -birçok insanı diğer her türlü düşünceyi düşünmek için serbest bırakan- tarıma hakim oldular ve bu hakimiyet yeni, dev bir atılımdan çok önce değildi: yazı.

Tarihçiler, insanların ilk olarak 5-6.000 yıl önce yazmaya başladığını söyler. O noktaya kadar, kolektif bilgi kulesi yalnızca insanların anı ağında saklandı ve sadece canlı akışı ile sözlü iletişim yoluyla erişildi. Bu sistem küçük kabilelerde işe yaradı, fakat çok daha büyük bir grup insan arasında paylaşılan geniş bir bilgi kütlesi ile yalnızca anıların hepsini desteklemek zor oldu ve çoğunun kaybolmasına neden oldu.

Dil insanların bir düşünceyi bir beyinden diğerine göndermesine izin veriyorsa, yazı yazmak, fiziksel olarak, bu düşüncelerini sonsuza kadar yaşatabilecekleri bir taş gibi bir nesneye aktarmalarına izin verir. İnsanlar parşömen ya da kağıttan oluşan ince tabakalara yazı yazmaya başladığında, ağız yoluyla iletilmesi haftalar alacak geniş bilgi alanları, elinizde tutabileceğiniz bir kitap içine sıkıştırabilir. İnsan kolektif bilgi kulesi, şimdi şehir kütüphaneleri ve üniversitelerin raflarında düzgün bir şekilde organize edilen fiziksel formlarda yaşıyordu.

Bu raflar insanlığın her konuda büyük kullanıcı el kitabı haline geldi. İnsanlığı yeni icatlar ve buluşlara yönelttiler ve bu kitaplar raflarda yeni talimat kitapçığı olduğu gibi kendi üzerine inşa edilmiş yeni kitaplar haline gelecekti. Bu el kitabı bize ticaret ve para birimi, gemi yapımı ve mimarlık, tıp ve astronomi gibi karmaşık konuları öğretti. Her kuşak öncekine göre daha yüksek bir bilgi ve teknoloji katıyla hayata başladı ve ilerleme hızlandı.

Ancak özenle el yazısıyla hazırlanan kitaplar hazineler gibi değerlendirildi ve muhtemelen aşırı elitler erişebilirdi (15. yüzyılın ortalarında tüm Avrupa’da sadece 30.000 kitap vardı). Ve sonra başka bir atılım geldi: matbaa.

  1. yüzyılda, Johannes Gutenberg, aynı kitaptan çok sayıda özdeş kopya oluşturmak için bir yol buldu; hem de eskisinden çok daha hızlı ve ucuza. (Ya da daha doğrusu, Gutenberg doğduğunda, insanlık matbaayı nasıl icat edeceklerinin ilk %95’ini bulmuştu ve Gutenberg, bu bilgiyi başlangıç ​​noktası olarak aldı ve geri kalan %5’i icat etti.) (Aryıca Gutenberg baskı makinesini icat etmedi, Çinliler yüzyıllarca önce zaten bulmuşlardı. Oldukça güvenilir bir kural şöyle der; Çin’den başka bir yerde icat edildiğini düşündüğünüz her şey gerçekte Çin’de icat edilmiştir.) İşte sebebi:

Gutenberg’in Aslında Etkileyici Olmadığı Gerçeği

Youtube’da Gutenberg’in baskı makinesinin nasıl çalıştığını açıklayan bu videoyu buldum ve kendimi etkilenmemiş bulmama şaşırdım. Her zaman Gutenberg’in çok dahice bir makine yaptığını varsaydım, ancak o sadece bir grup harf damgasını ve noktalama işaretini oluşturdu ve bunları bir kitap sayfası olarak elle ayarladıktan sonra üzerine mürekkep koydu ve harflerin üzerine bir parça kağıt bastı, ve bu bir kitap sayfasını meydana getirdi. Tek sayfa için yaptığı kurulum üzerinden bir sürü kopya baskı hazırladı. Daha sonra elle damgaları (hareketli kısım) manuel olarak yeniden düzenleyerek sonrakine harcayacak ve bir kopyasını yapacaktı. İlk projesi İncil’in 180 kopyasıydı ve bu çalışma kendisinin ve çalışanlarının iki yılını aldı.

Gutenberg’in tek yaptığı şey bu muydu? Bir sürü damga mı? Bunu ben de oldukça kolay icat edebilirmişim gibi hissediyorum. Bir sürü manuel damga üretmek için nasıl yazı yazacağınızı öğrenmek için neden insanlığın 5000 yıl harcadığını gerçekten bilmiyorum. Sanırım konu benim Gutenberg’den etkilenmemem değil, aslında Gutenberg’de bir sorun yok, sorun genel olarak kimseden etkilenmemem.

Her neyse, her ne kadar Gutenberg’in baskı makinesi bende hayal kırıklığı yaratmış olsa da, bu icat insanlığın bilgi yayma kabiliyeti için büyük bir sıçramaydı. Gelecek yüzyıllar boyunca baskı teknolojisi hızla gelişerek bir makinenin saatte 25 baskıdan 2.400’e çıktığı bir noktaya geldi.

Kitlesel olarak üretilen kitaplar, yangın gibi bilginin yayılmasına izin verildi ve kitaplar gittikçe daha uygun fiyatlı hale getirildi, artık eğitim elit bir ayrıcalık değildi; milyonlarca kişi şimdi kitaplara erişebiliyordu ve okuma yazma oranları yukarı doğru çekildi. Bir kişinin düşünceleri şimdi milyonlarca insana ulaşabiliyor. Kitlesel iletişim çağı başlamıştı.

Kitap çığı, bilginin sınırları aşmasına olanak sağladı, ve böylece dünyanın bölgesel bilgi kuleleri sonunda stratosferin içine uzanan tek tür bilgi kulesi haline geldi.

Toplu bir ölçekte ne kadar iyi iletişim kurabilirsek, türümüz tek bir organizma gibi daha çok işlev görmeye başlar. Bu organizmada insanlığın kolektif bilgi kulesi beyin ve her bireysel insan beyni de vücudundaki bir sinir ya da kas lifi gibidir. Kitle iletişim döneminin başlamasıyla, toplumsal insan organizması –Dev İnsan– meydana geldi.

İnsan Kolektifi ya da Dev İnsan, kolektif insan bilgisinin tüm bedenini beyninde bulundurduğunda, insanoğlunun kendi başına icat etmeyi hayal edemediği şeyleri keşfetmeye başlamıştı -bu yalnızca birkaç nesil önce insanlara saçma bilimkurgu gibi gelmişti.

Katırların çektiği arabalarımızı hızlı lokomotiflere, at arabalarımızı parlak metal arabalara dönüştürdü. Fenerleri ışık ampullerine çevirdi ve harfleri telefon çağrılarına dönüştürdü ve fabrika işçilerini endüstriyel makineler haline getirdi. Bizi gökyüzünden havaya uçurarak uzaya gönderdi. Radyo ve TV vererek “kitle iletişim”in anlamını yeniden tanımladı; bir insanın kafasındaki bir düşüncenin bir milyar kişinin beynine anında iletilebileceği bir dünya açtı.

Tek bir insanın ana motivasyonu genlerini aktarmak ve türünün devam etmesini sağlamaksa, makroekonomik güçler Dev İnsan’ın temel motivasyonunu “değer yaratma” şeklinde oluşturdu; bu da daha yeni ve daha iyi teknolojiyi keşfetmeyi istemektedir. Bunu her yaptığında daha iyi bir mucit olur, bu da yeni şeyleri daha da hızlı icat edebileceği anlamına gelir.

Ve 20. yüzyılın ortalarında, Dev İnsan en iddialı buluşu üzerinde çalışmaya başladı.

Dev İnsan uzun zaman önce değer yaratmanın en iyi yolunun değer yaratan makineler icat etmek olduğunu anladı. Makineler, insanlara kıyasla, değer yaratmaya yönelik yeni kaynaklardan çok sayıda işi yaparken daha iyiydiler. Belki daha da önemlisi, makine iş gücü, insanın zamanının ve enerjisinin büyük bölümünü kurtardı. Yenilikler üzerinde odaklanmasına olanak sağladı. Zaten beyin gücüyle ellerimizin yaptığı işi fabrika makinelerine ve ayaklarımızın yaptığı işi arabalara outsource etmişti (outsource etmek bir işi dışarıya yaptırmak demek. örneğin büyük bir telekomünikasyon şirketiniz var ve bu şirkette temizlik işini yapan bir biriminiz var. bir sabah uyanıyor ve diyorsunuz ki ben şirketimdeki temizlik işini dışarıya yaptıracağım. yani uzmanlık alanı temizlik olan bir firma bulup onlara bu işi gördüreceğim. böylece asıl işim olan telekomünikasyona odaklanabileceğim.) – peki ya şimdi beynin kendisini mi bir makineye outsource edecekti?

İlk dijital bilgisayarlar 1940’larda ortaya çıktı.

Bilgisayarların yaptıkları ilk beyin gücü işi, bilgi saklama işiydi – bir nevi hatırlama makinaları idiler. Fakat anılarımızı kitapları kullanarak nasıl dışarıya yaptıracağımızı zaten biliyorduk, arabalar bize daha iyi bir çözüm sunmadan önce ayak işimizi atlara yaptırdığımız gibi. Bilgisayarlar sadece dış kaynaklı bellek güncellemesiydi.

Bilgi işleme farklı bir hikayeydi – dışarıya nasıl yaptıracağımızı bir türlü bilmediğimiz bir tür beyin işçiliğiydi. Dev İnsan her zaman kendi hesaplamalarını yapmak zorundaydı. Bilgisayarlar bunu değiştirdi.

Fabrika makineleri fiziksel bir prosesi dışarıdan tedarik etmemizi sağladı – içine bir malzeme koyuyorduk, makineler fiziksel olarak işliyordu ve sonuçları çıkarıyordu. Bilgisayarlar, bilgiyi işlemek için aynı şeyi yapabilirdi. Bir yazılım programı, bilgi işlemek için bir fabrika makinesi gibiydi.

Bu yeni bilgi saklama/düzenleme/işleme makinelerinin yararlı olduğu kanıtlandı. Bilgisayarlar, şirketlerin ve hükümetlerin günlük operasyonlarında merkezi bir rol oynamaya başladı. 1980’lerin sonuna gelindiğinde, bireysel insanlar için kendi kişisel beyin asistanına sahip olmak yaygın birşeydi.

Sonra bir adım daha geldi.

90’lı yılların başında, milyonlarca izole makine beynine birbirleriyle nasıl iletişim kuracağını öğrettik. Dünya çapında bir bilgisayar ağı oluştu ve yeni bir dev doğdu –Dev Bilgisayar.

Dev Bilgisayar ve oluşturduğu mükemmel ağ, Dev İnsan için Temel Reis’in ıspanağı gibiydi.

Bireysel insan beyni Dev İnsan’ın sinirleri ve kas lifleriyse, internet bu dev’e ilk yasal sinir sistemini verdi. Düğümlerinin her biri artık diğer düğümlerin tümüne bağlıydı ve bilgiler ışık hızı ile sistemin içinden geçebiliyordu. Bu, Dev İnsan’ı daha hızlı, daha akıcı bir düşünür yaptı.

İnternet, milyarlarca insana, insan bilgi kulesinin tamamına anında, özgürce ve kolayca erişim sağladı (ki şimdi bu kule neredeyse ayı geride bıraktı). Bu, Dev İnsan’ı daha akıllı, daha hızlı öğrenen yaptı.

Bireysel bilgisayarlar, bireyler, şirketler veya hükümetler için beyin uzantıları olarak kullanılıyorsa, Dev Bilgisayar, Dev İnsan’ın kendisi için bir beyin uzantısıydı.

İlk gerçek sinir sistemi, upgrade edilmiş bir beyin ve güçlü yeni bir araç ile, Dev İnsan, mucitliği yeni bir seviyeye ulaştırdı ve yeni bilgisayar arkadaşının ne kadar kullanışlı olduğunu fark ederek, bilgisayar teknolojisini geliştirme konusuna odaklandı.

Bilgisayarları nasıl daha hızlı ve daha ucuz hale getireceğini buldu. İnternetin daha hızlı ve kablosuz olmasını sağladı. Herkesin cebinde güçlü bir bilgisayar olana kadar bilgisayar fişlerini daha küçük ve daha küçük yaptı.

Her yenilik, Dev İnsan için bir kamyon yeni ıspanak gibiydi.

Ama bugün, Dev İnsan’ın gözleri ıspanaktan daha büyük bir fikre odaklanmış durumda. Bilgisayarlar, insanlığın beyinle ilgili birçok görevi outsource etmesine (dışarıya yaptırmasına) ve tek bir organizma olarak daha iyi iş görmesine olanak tanıyan bir oyun değiştirici olmuştur. Fakat halen bilgisayarların yapamadığı bir beyin gücü türü var: Düşünme.

Bilgisayarlar, kendi başlarına bile öğrenebilen karmaşık yazılımları hesaplayabilir, organize edebilir ve çalıştırabilir. Ancak insanların yapabileceği şekilde düşünemezler. Dev İnsan, inşa ettiği her şeyin yaratıcı ve bağımsız sebebin ortaya çıkma yeteneği ile ortaya çıktığını bilir ve nihai beyin geliştirme aracının gerçekten, aslında meşru olarak düşünebileceğini bilir. Dev Bilgisayar’ın kendisi için düşünebildiği, bir gün gözlerini açtığında ve gerçek bir muazzam hale geldiğinde nasıl bir şey olacağı konusunda hiçbir fikri yok; ancak temel hedefi değer yaratmak ve teknolojiyi sınırlarına itmek olan Dev İnsan, öğrenmeye kararlıydı.


Buraya birazdan geleceğiz. İlk olarak, öğrenmemiz gereken bazı şeyler var.

Daha önce de tartıştığımız gibi, bilgi bir ağaç gibi çalışır. Kafanızda sağlam bir ağaç gövdesi temel anlayışına sahip olmadan önce bir konunun bir dalını veya yaprağını denerseniz, işe yaramaz. Dallar ve yapraklar bir şeyler bulamayacak, bu yüzden kafanızdan düşeceklerdir.

Elon Musk’ın beyin için bir sihirbaz şapkası yapmak istediğini ve bunu neden yapmak istediğini anlamak Neuralink’i ve geleceğimizin nasıl olacağını anlamak için anahtardır.

Ancak, hiçbir şey sihirbaz şapkasının ne olduğunu, bir tanesini giymenin nasıl bir şey olduğunu ve bugün olduğumuz yerden oraya nasıl gideceğimiz konusundaki gerçekten akıl almaz konsepte girene kadar pek mantıklı olmayacaktır.

Bu tartışma için temel, beyin-makine arayüzlerinin (yazının bundan sonraki kısmında kısaca BMA olarak ifade edeceğim) ne olduğunu, nasıl çalıştıklarını ve teknolojinin bugün nerede olduğunu anlamaktır.

Sonuçta, BMA’lerin kendileri ağın gövdesi değil büyük bir dalı durumundalar. BMA’ları ve bunların nasıl çalıştığını gerçekten anlamak için beyni anlamamız gerekir. Beynin nasıl işlediğini öğrenmek ağacın gövdesidir.

Bu nedenle, bize bir sihirbaz şapka yapmak için ne gerekeceğini öğreten BMA’lar hakkında bilgi vermeye hazırlayacak olan beyinle başlayacağız; bu da, geleceğe ilişkin delicesiz bir tartışma için işleri ayarlayacak-ki Elon’un sihirbaz şapkasını geleceğimizin böylesine kritik bir parçası olarak gördüğünü öğreneceğiz. Ve sonuna ulaştığımızda her şey yerli yerine oturmuş olacak.

Bölüm 2: Beyin

Bu yazı, neden böyle güzel ve şirin görünen bir beyinle çalışmayı sevmemin hoş bir hatırlatıcısıydı:

Çünkü gerçek beyin son derece nahoş ve üzücü görünümlüdür. İnsanlar iğrenç :(

Ancak, geçen ay araştırma yaptığım dönem boyunca kanlı, damarlı bir Google Görüntü cehenneminde yaşadım ve şimdi de siz bununla karşılaşacaksınız. Dolayısıyla hazırlanın.

Şimdi dışarıdan başlayalım. Biyoloji hakkında söyleyeceğim ilk şey, bazen çok tatmin edici olduğu ve beyinde çok tatmin edici şeylerin dönüyor olması. Kafanızda gerçek bir Rus bebek (Matruşka) durumu yaşanıyor.

Saçlarınız var, bunun altında kafa deriniz var ve sonra kafatasının geldiğini düşünüyorsunuz – aslında 19 şey daha var ve sonrasında kafatasınız geliyor:

Sonra kafatasının altında, beyninize gelmeden önce başka bir sürü şey oluyor:

Beyninizde kafatasının altında üç zar vardır:

Dışarıda dura mater (sert zar) (Latince “sert anne” anlamına gelir) adı verilen, sağlam, dayanıklı, su geçirmez bir tabaka var. Dura kafatası ile aynı hizadadır. Duyduğuma göre beynin ağrılar için özel bir duyusal alanı yok ama dura aslında öyle -yüzünüzdeki cilt kadar hassas- ve dura’daki baskılar ya da ezilmeler kötü baş ağrılarına neden oluyor.

Ardından, bir derinin tabakası olan araknoid mater (beyin zarı) (“örümcek anne”) ve daha sonra bu gergin görünümlü elyaflarla açık bir alan bulunur. Her zaman beynimin amaçsız bir şekilde bir tür sıvı içinde yüzdüğünü düşünürdüm ama aslında beynin dış kısmı ile kafatasının iç duvarı arasındaki boşluk sadece araknoid’in işidir. Bu elyaflar beyni pozisyonda sabit tutar, böylece fazla hareket edemezler ve kafanız bir şeye çarptığında amortisör gibi davranırlar. Bu alan, yoğunluğu suyunkine benzer olduğu için beyni daha çok yüzer halde tutan omurilik sıvısı ile doldurulur.

Son olarak, beyninizin dışıyla kaynaşmış ince, hassas bir cilt tabakası olan pia mater’iniz (iç zar) (“yumuşak anne”) var. Bir beyin gördüğünüzde, her zaman ufak kan damarları ile kaplandığını görürsünüz. Bunlar aslında beynin yüzeyinde değil, pia’ya gömülmüşlerdir. (İzlemek isteyenler için, burada insan beyninin pia’sını soyan bir profesörün videosu var.)

Bu da genel bir bakış:

Sol tarafta deri (pembe), sonra iki tane saçlı tabaka, daha sonra kafatası, sonra da dura, araknoid ve sağda pia’nın kapladığı sadece beyin var.

Her şeyi soyduktan sonra, şu saçmalıkla başbaşa kalırız:

Bu gülünç görünümlü şey, evrendeki bilinen en karmaşık nesne – nöro mühendisi Tim Hanson’ın “bilinen en bilgi yoğun, yapılandırılmış ve kendi kendini yapılandıran şey” olarak adlandırdığı şeyin üç kilogramı. Sadece 20 watt’lık güçle çalışıyor. (eşdeğer güçlü bir bilgisayar 24.000.000 watt ile çalışır).

Ayrıca MIT profesörü Polina Anikeeva’nın “yumuşak puding” dediği şey de budur. Beyin cerrahı Ben Rapoport bunu bana bilimsel açıdan “puding ve jöle arasında bir yer” olarak tarif etmiştir. Bir beyni masaya yerleştirirseniz yerçekimi ile şeklini kaybeder ve bir deniz anası gibi biraz yumuşar. Genellikle beynin o kadar da pürüzsüz olduğunu düşünmeyiz, çünkü normalde suyun içinde asılıdır.

Ama hepimiz buyuz aslında. Aynaya bakıp vücudunuzu ve yüzünüzü görüyorsunuz ve siz olduğunuzu sanıyorsunuz – ama bu gerçekte sadece içinizde sürmekte olduğunuz bir makine. Aslında sen çok güzel bir jöle topusun. Umarım bu sorun değildir.

Bunun ne kadar tuhaf olduğu göz önüne alındığında, Aristoteles’i ya da eski Mısırlıları ya da diğer pek çok insanı beynin biraz anlamsız olduğunu varsaymakla suçlayamazsınız. (Aristo’nun kalbin zekanın merkezi olduğuna inanıyordu)

Sonunda, insanlar anladı. Ama sadece birazını.

Profesör Krishna Shenoy, beyin konusundaki kavrayışımızı insanlığın 1500’lerin başında dünya haritasını kavramasına benzetiyor.

Başka bir profesör olan Jeff Lichtman daha da serttir. Öğrencilerine “Beyin hakkında bilmeniz gereken her şey 1 kilometre ise, bu yolda ne kadar ilerlemişizdir?” sorusunu sorarak, derslerini başlatıyor. Öğrencilerin bir kilometrenin dörtte üçü, yarısı, çeyreği gibi cevaplar verdiğini, ama gerçek cevabın “yaklaşık üç santim” olduğuna inanıyor.

Üçüncü bir profesör olan sinirbilimci Moran Cerf, bana beyne hakim olmaya çalışmanın neden birazcık çetrefilli olduğuna dikkat çeken eski bir sinirbilim sözünü paylaştı: “İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, bunu anlayamayacağımız kadar basit olurduk.”

Belki de türümüzün inşaa etmekte olduğu büyük bilgi kulesi yardımıyla o noktaya gelebiliriz. Şimdilik, büyük resimden yola çıkarak kafalarımızdaki denizanası hakkında halihazırda bildiklerimizi gözden geçirelim.

Beyne Uzaktan Bir Bakış

Bir yarım küre kesit kullanarak beynin büyük bölümlerine bakalım. Yani beyin kafanızda aşağıdaki gibi görünüyor:

Şimdi beyni kafadan çıkaralım ve iç tarafı daha iyi görmemizi sağlayan sol hemisferi çıkartalım.

Nörolog Paul MacLean, sürüngen beynin daha önce evrimleşip daha sonra memeliler tarafından üzerine inşa edildiğini ve nihayetinde beyin üçlümüzü vermek üzere yeniden inşa edildiği hakkında konuştuğumuz temel fikri gösteren basit bir diyagram yaptı.

İşte esasen gerçek beynimiz üzerinde nasıl haritalandığını gösteren görsel:

Her bir bölüme bir göz atalım:

Beyin sapı (ve Beyincik)

Bu beynimizin en eski kısmı:

Yukarıda beyin kesiti kurbağa patronun üzerinde bulunduğu bölüm. Aslında bir kurbağanın bütün beyni beynimizin bu alt kısmına benzer:

Bu parçaların işlevini anladığınızda, eski oldukları gerçeği mantıklı gelir; bu parçaların yaptığı her şeyi, kurbağa ve kertenkele de yapabilir. Başlıca bölümler:

Omurilik Soğanı

Medulla oblongata ya da Türkçe adıyla omurilik soğanı gerçekten sadece ölmemenizi istiyor. Kalp hızı, nefes alma ve kan basıncı gibi istem dışı şeyleri kontrol altında tutmanın, zehirlendiğinizi düşündüğünüz zaman sizi kusturmaya çalışan teşekkür edilesi görevleri yapar.

Pons

Pons’un işi birazcık ondan ve birazcık da bundan yapmaktır. Yutma, mesane kontrolü, yüz ifadeleri, çiğneme, tükürük, gözyaşı ve duruş ile ilgilenir – gerçekten ne olursa olsun ruh hali içindedir.

Orta beyin

Orta beyin, pons’dan daha büyük bir kimlik kriziyle uğraşır. Neredeyse tüm işlevleri zaten başka bir beyin parçasının işlevi olduğunda o beyin parçasının ciddi sorunlar yaşadığını anlarsınız. Orta beyinde görme, işitme, motor kontrolü, uyanıklık, sıcaklık kontrolü ve beynindeki diğer kişilerin zaten yaptığı bir sürü şeyle ilgilenir. Beynin geri kalanı, orta beyin içinde gülünç derecede pürüzlü bir “ön beyin, orta beyin, arka beyin” bölünmesi yarattığından dolayı da pek orta beyni ciddiye almıyor gözükür, çünkü bu herkesin birlikte takıldığı yerde kasıtlı olarak orta beyini kendiliğinden izole etmiş oluyorlar.

Pons ve orta beynin hakkını verecek bir şey, ikisi sizin gönüllü göz hareketinizi kontrol etmektedir, bu da oldukça güzel bir şeydir. Dolayısıyla şu anda gözlerinizi hareket ettiriyorsanız, pons ve orta beyniniz bunu sizin için özel olarak yapıyor.

Beyincik

Beyindeki skrotuma benzeyen garip görünümlü şey beyinciğinizdir (cerebellum) (Latince “küçük beyin”), dengeli, koordine edilmiş ve normal hareket eden bir insan olmanızı sağlar. Bu videoda bir profesör gerçek bir beyinciği gösteriyor.

Limbik Sistem

Limbik sistem ekşi sözlük’te şöyle tanımlanmış: “içgüdü ve duyuların merkezi bir istasyonu olan beyin bölgesi. bir grup bilim adamı maymunların bu bölgesini çıkarmışlar ve bu maymunlarda ‘duygu körlüğü’ denen bir durumun oluştuğunu gözlemlemişler. maymunlar gördükleri her maddeyi ağızlarına alarak ağız kontrolü yapıyolarmış. canlı bir yılan, ya da yanan bir kibrit olsa da.”

Beyin sapının üstündeki limbik sistem-insanı insansı kılan beynin bir bölümüdür.

Limbik sistem bir hayatta kalma sistemidir. Baş döndürücü kural şu; ne zaman yiyip içmek, seks yapmak, dövüşmek, saklanmak veya korkutucu bir şeyden kaçmak gibi köpeğinizin de yapabileceği şeyleri yaparsanız bilin ki limbik sisteminiz muhtemelen direksiyonun başında. Öyle ya da böyle, bunlardan herhangi birini yaparken ilkel hayatta kalma modundasın demektir.

Limbik sistem duygularınızın yaşadığı yerdir ve sonuçta duyguların tamamı hayatta kalma ile ilgilidir – bunlar, karmaşık bir sosyal yapıda yaşayan hayvanlar için gerekli olan daha ileri hayatta kalma mekanizmalarıdır.

Ne zaman kafanızda bir iç savaş devam etse, muhtemelen limbik sistem, daha sonra pişman olacağınız şeyleri yapmak için size baskı kuruyordur.

Limbik sisteminiz üzerinde kontrol sahibi olmanız hem olgunluğun tanımı hem de temel insan mücadelesidir diyebiliriz. Bu limbik sistem olmadan daha iyi olacağımız anlamına gelmiyor. Limbik sistemler bizi belirgin bir insan yapan şeyin yarısıdır ve yaşamın eğlencesinin çoğu duygularla ve/veya hayvani ihtiyacınızı karşılamakla ilgilidir. Sadece limbik sisteminiz sizin bir uygarlıkta yaşadığınıza inanmaz ve hayatınızı çok fazla kontrol etmesine izin verirseniz, hayatınızı çabucak mahveder.

Neyse, daha yakından inceleyelim. Limbik sistemin çok küçük parçaları var, ancak en meşhurları inceleyeceğiz:

Amigdala

Amigdala beyin yapısının duygusal bir enkazıdır. Endişe, üzüntü ve korkuya verilen tepkilerle ilgilenir. İki amigdala vardır ve garip bir şekilde, soldaki daha dengeli, bazen öfkeli anlarına ek olarak mutlu duygular üretir, sağdaki ise her zaman kötü bir ruh hali içindedir.

Hipokampüs

Hipokampüsünüz (Yunanca “denizatı”), bellek için bir çizik tahtasına benzer. Fareler bir labirentte yol tariflerini ezberlemeye başladığında, hafıza onların hipokampüsünde kodlanır – tam anlamıyla. Labirentin her bölümü, hipokampüsün kendi bölümünde saklandığından farenin iki hipokampusunun farklı kısımları labaratuarın farklı bölümlerinde aktif hale gelir. Fakat eğer bir labirenti öğrendikten sonra fareye başka görevler verilir ve bir yıl sonra orijinal labirente geri getirilirse, bunu hatırlamakta zorlanır çünkü hipokampus çizik tahtası -yeni anılara yer açmak için- çoğunlukla hafızadan silinmiş olur.

Memento‘daki durum gerçek bir şeydir –anterograd amnezisi– ve hipokampusa hasar nedeniyledir. Alzheimer, beyindeki birçok bölüme yayılmadan önce hipokampusta başlar; bu nedenle, hastalığın yıkıcı etkileri nedeniyle önce belleğin azalması gerçekleşir.

Talamus

Beyindeki merkez konumunda bulunan talamus, duyusal organlarınızdan bilgi alan ve bunları işleme tabi tutmak için kortekse gönderen bir duyusal aracıdır. Uyurken, talamus sizinle yatmaya başlar; bu da duyusal aracıların paydos yaptığı anlamına gelir. Bu yüzden derin bir uykudayken, bazı ses veya ışık veya dokunuş sizi uyandırmaz. Herhangi birini derin bir uykudayken uyandırmak istiyorsanız, talamusunu uyandıracak kadar agresif olmalısınız.

Talamusu atlayan tek istisna koku alma duyunuzdur. Bu yüzden kokulu tuzlar, bayılan bir insanı uyandırmak için kullanılır. Hazır koku alma konusu açılmışken, çok ilginç bir bilgi: koku, koku alma ampulü adı verilen burun soğanının işlevidir ve en eski duyudur. Diğer duyuların aksine koku duyusu, amigdala ve hipokampusla yakın ilişki içinde olan limbik sistemin derinliklerinde bulunur; bu yüzden koku, hafızaya ve duyguya çok yakından bağlıdır.

Korteks

Sonunda, kortekse geldik. Beyin korteksi. Neokorteks. Beyniniz. Beyin zarınız.

Korteks hakkında ekşi sözlük’te şöyle denilmiş;

Beynin en önemli kısmı isminin ne olduğunu anlamıyor. İşte neler olduğu:

Serebrum dediğimiz beyin ya da aklın merkezi, beyindeki bütün büyük üst/dış kısımlardır, ancak teknik olarak iç kısımların bir kısmını da içerir.

Korteks, Latince’de “kabuk” anlamına gelir ve sadece beyin değil, birçok organın dış tabakası için kullanılan kelimedir. Serebellumun dış kısmı serebellar korteksdir. Beynin yani serebrum’un dış kısmı serebral korteksdir. Sadece memelilerin serebral korteksleri vardır. Sürüngenlerdeki beyindeki eşdeğer kısma pallium denir.

Neokorteks genellikle “serebral korteks” ile birbirinin yerine kullanılabilir, ancak teknik olarak serebral korteksin dış katmanlarıdır ve özellikle ileri memelilerde gelişirler. Diğer kısımlara allokorteks denir.

Bu yazının geri kalanında çoğunlukla neokorteks üzerinde duracağız, ancak bunu korteks olarak adlandıracağız.

Korteks temel olarak her şeyden sorumludur – gördüğünüz, duyduğunuz ve hissettiğiniz şeyleri, dil, hareket, düşünce, planlama ve kişilikle birlikte işlemek.

Korteks dört loba ayrılmıştır:

Her birinin yaptıkları şeyleri tarif etmek mümkün değil, çünkü her biri çok iş yapıyor ve bir sürü kesiştikleri nokta var ama basitleştirmek için:

Ön lob (gif için tıklayın), “düşünme” – muhakeme, planlama ve yürütme işlevi olarak düşündüğümüz şeylerin çoğuyla birlikte kişiliğinizi de halleder. Özellikle, düşüncelerinizin çoğu, frontal lobun ön kısmında, prefrontal korteks olarak adlandırılan, başınızdaki yetişkin kısımda gerçekleşir. Prefrontal korteks, hayatınız boyunca devam eden bu iç savaşlarda diğer karakterdir. Size işlerinizi yaptırmaya çalışan akılcı karar verici kısımdır. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğünü dert etmeyi bırakmanızı söyleyen ve kendiniz olmanızı tavsiye eden otantik sestir. Küçük şeyleri düşünmemenizi isteyen yüksek kişidir.

Ön lob vücudunuzun hareketinden de sorumludur. Frontal lobun üst şeridi birincil motor korteksinizdir.

Diğer fonksiyonların arasında yan lob (parietal lob), özellikle birincil somatosensöriyel kortekste, birincil motor korteksin hemen yanındaki şeritte, dokunma hissinizi kontrol eder.

Motor ve somatosensörel korteksler birbirinin hemen yanında ve iyi eşlenmiş olduğu için eğlencelidir. Sinirbilimciler, her şeridin hangi kısmının vücudunuzun hangi yerine bağlandığını bilirler. Bu da bizi bu yazının en tüyler ürpertici diyagramına götürür: Homunculus ya da Türkçe adıyla Homunkulus.

Öncü sinir cerrahı Wilder Penfield tarafından oluşturulan homunculus, motor ve somatosensör kortekslerin nasıl eşlendiğini görsel olarak görüntüler. Diyagramda vücut bölümünün imajı ne kadar büyük olursa, korteks o kadar çok hareket veya dokunma hissi ile uğraşır. Bununla ilgili birkaç ilginç şey:

Birincisi, beyninizin büyük kısmının yüzünüzdeki ve elinizdeki hareket ve duyguya ayrılması şaşırtıcıdır. Yani beyniniz yüz ve el hareketlerinize tüm vücudunuzdan daha fazla yer ayırıyor. Bu durum aslında mantıklıdır – çünkü inanılmaz derecede nüanslı yüz ifadeleri yapmanız ve ellerinizin inanılmaz derecede becerikli olması gerekirken, vücudunuzun geri kalan kısmı (omzunuz, diziniz, sırtınız) nesneleri daha kaba bir şekilde hareket ettirebilir ve hissedebilir. Bu nedenle insanlar el parmaklarıyla piyano çalabilirken, ayak parmaklarıyla bunu yapamazlar.

İkincisi, iki korteksin benzerliklerinin yaptıklarıyla ilgisi çok ilginç. Vücudunuzun hareket kontrolünün çok üzerinde olması gereken aynı kısımları aynı zamanda en hassas dokunuşa sahip olma eğilimindedir.

Son olarak, bu saçma görselle karşılaştım ve o zamandan beri bununla yaşıyorum-şimdi de siz yaşayacaksınız. 3 Boyutlu Homunkulus Adamı. Beynin en fazla kullanıldığı organlar büyükten küçüğe doğru sıralanmış halde:

Devam ediyoruz-

Temporal lob, anılarınızın çoğunlukla yaşadığı yerdir ve kulaklarınızın yanında bulunarak da işitsel korteksinizin evi konumundadır.

Son olarak, kafanızın arkasında, neredeyse tamamen görmeye adanmış olan oksipital lob (artkafa lobu) vardır.

Şimdi çok uzun süredir, bu büyük lobların beynin -tüm 3D yapının kesitlerinin- parçaları olduğunu sanıyordum. Fakat aslında, korteks beynin sadece iki milimetresidir – bir nikel kalınlığındadır – ve alttaki et boşluğu çoğunlukla sadece kablolardır.

Daha önce de tartıştığımız gibi, beynimizin evrimi dışarıya çıkarak varolan modelin üzerine daha yeni, meraklı özellikler ekleyerek gerçekleşti. Ancak dışarıya doğru çıkmanın sınırları vardır, çünkü insanların vajinadan kafalarını çıkararak dünyaya gelme ihtiyacı kafamızın ne kadar büyük olabileceği konusunda bir sınır belirlemektedir.

Dolayısıyla evrim yenilikçi oldu. Korteks çok ince olduğu için, yüzey alanını arttırarak ölçeklenir; bu, çok sayıda kıvrım (iki yan küre arasında her iki tarafı katlamak da dahil olmak üzere) oluşturarak hacmi çok fazla arttırmadan beyin yüzeyinin alanını üç katına çıkarabilirsiniz. Beyin rahimde ilk geliştiğinde sorunsuzdur – kıvrımlar çoğunlukla gebeliğin son iki ayında oluşur:

Korteksi beyinden alabilseydiniz, 48cm x 48cm kare büyüklüğünde, 2.000-2.400cm2 alana sahip 2mm kalınlığında bir tabaka olurdu. Bir akşam yemeği peçetesi.

Bu peçete, beyninizdeki eylemlerin çoğunun gerçekleştiği yerdir – muhakeme, düşünme, hareket etme, hissetme, görme, duyma, hatırlama, konuşma ve anlama. Şimdiye kadarki en iyi peçete.

Ve daha önce, bir jöle topu olduğunuzu söylediğimi hatırlıyor musunuz? Kendinizi düşündüğünüzde düşündüğünüz şey aslında, esas olarak korteksiniz. Yani aslında bir peçetesiniz.

Peçetenin boyutunu arttırdığımızda kıvrımların sihri, soyulmuş korteksimizin üstüne başka bir beyin koyduğumuzda açıkca görülebilir:

Bu mükemmel olmamakla birlikte, söz konusu beyin olunca modern bilim büyük resmin kavranmasında iyi bir anlayışa sahiptir. Aynı zamanda, küçük resmi de iyi bir şekilde anlayışımız var. Hadi kontrol edelim:

Beynin içine yolculuk

Beynin çok önceden beri istihbaratımızın koltuğu olduğunu anlamış olmamıza rağmen, bu durum son zamanlara kadar bilimin beynin ne olduğunu bulmasına kadar anlaşılmadı. Bilim adamları vücudun hücrelerden oluştuğunu biliyorlardı, ancak 19. yüzyılın sonlarında İtalyan doktor Camillo Golgi, beyin hücrelerinin gerçekte nasıl göründüğünü görmek için bir boyama yönteminin nasıl kullanılacağını düşündü. Sonuç şaşırtıcıydı:

Bir hücrenin görünümü bu şekilde olamazdı. Henüz farkında olmadan, Golgi nöronu keşfetmişti.

Bilim adamları, hemen hemen tüm hayvanların beyinlerini ve sinir sistemlerini oluşturan geniş iletişim ağı içerisindeki nöronun temel birim olduğunu hemen anladılar.

Fakat 1950’lere kadar bilim adamları nöronların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu anlamadılar.

Bir akson, bilgiyi taşıyan bir nöronun uzun kolu, normalde mikroskopik çaptadır – bilim insanlarının son zamanlara kadar test edemeyeceği kadar küçüktü. Ancak 1930’lu yıllarda, İngiliz zoolog J. Z. Young, rastgele bir kalamarın bir şekilde anlayışımızı değiştirebileceğini düşündü, çünkü kalamarların vücutlarında denenebilecek olağandışı büyük bir akson vardı. Birkaç yıl sonra büyük kalamar aksonu kullanan Alan Hodgkin ve Andrew Huxley bilim adamları, nöronların bilgiyi nasıl aktardığını kesin olarak belirledi: aksiyon potansiyeli. Bu araştırmalarıyla 1963 yılında Nobel tıp ödülü aldılar. İşte nöronların çalışma şekli.

Her şeyden önce birçok farklı nöron mevcut:

Nöron tipleri
Nöron tipleri

Kolaylık sağlamak için, motor korteksinizde bulabileceğiniz, basit, klişe nöron-piramidal bir hücreyi tartışacağız. Nöron diyagramı oluşturmak için, bir erkekle başlayabiliriz:

Ve sonra ona bir kaç ekstra bacak verirsek, saçlarını, kollarını çıkarırsak ve onu uzatırsak – bir nöron elde ederiz.

Ve birkaç nöron daha ekleyelim.

  1. sınıf biyoloji dersinde daha önce üzerinde durduğunuz çok fazla gereksiz ve ilginç teknik bilginin yer aldığı aksiyon potansiyellerinin nasıl çalıştığına dair ayrıntılı, açıklayıcı açıklamalara başlamadan ziyade, tüm hikayeyi bilmek isteyenleri Khan Academy’nin bu açıklayıcı makalesine yönlendireceğim. Amaçlarımızla alakalı temel fikirleri ise burada inceleyeceğiz.

Yani adamımızın gövde çubuğu -nöron aksonu– negatif bir “dinlenme potansiyeline” sahiptir, bu da dinlenme sırasındaki elektrik yükünün biraz negatif olduğu anlamına gelir. Bu şu demek; görseldeki gibi bir grup insanın ayağı sürekli olarak hoşuna gitse de istemese de adamımızın tüylerine dokunuyor –dendritlerine-. Ayakları, adamımızın saçlarına (nörotransmitterlere) kimyasallar atar; bu kimyasallar başından (hücre gövdesi veya soma) geçer ve kimyasala bağlı olarak, vücudundaki yükü biraz yükseltir veya düşürür. Bizim nöron adam için biraz tatsız bir durum, ama büyük bir sorun değil – ve bunun dışında da başka bir şey olmaz.

Fakat yeterli miktarda kimyasal madde şarjını belli bir noktaya çıkarmak için saçına dokunursa nöronun “eşik potansiyeli” ve sonra aksiyon potansiyeli tetiklenir ve adamımız elektrik çarpması yaşar.

Bu bir ikili durumdur: ya adamımıza hiçbir şey olmaz ya da tamamen elektrik çarpması yaşar. Elektrik çarpması veya ekstra elektrik çarpması gibi bir durum olamaz ya elektrik çarpması yaşamaz ya da her seferinde tamamen aynı derecede elektrik çarpması yaşar.

Bu olduğunda, (vücudunun normal şarjının negatif pozisyondan pozitif olarak kısa bir şekilde tersine çevrilmesi ve daha sonra normal negatif olanına hızla geri dönüşmesi şeklinde) bir nabız-titreme vasıtasıyla vücudundan (akson) aşağıya ve ayağına –akson terminalleri– ve bir grup kişinin saçına dokunurlar (temas noktalarına sinaps denir). Aksiyon potansiyeli ayağına ulaştığında, dokundukları kişilerin saçlarına kimyasal bırakmasına neden olur; bu da o kişileri elektrik çarpmasına ya da çarpmamasına neden olabilir.

Genellikle, bilgi, sinir sistemi boyunca bu şekilde hareket eder: nöronlar arasındaki küçük boşlukta gönderilen kimyasal bilgiler, nöronun içinden geçmek için elektriksel bilgiyi tetikler; ancak bazen, vücudun bir sinyali çabucak hareket ettirmesi gereken durumlarda, nöron-nöron bağlantıları kendiliğinden elektriklenebilir.

Aksiyon potansiyelleri 1 ila 100 metre/saniye arasında hareket eder. Bu geniş aralığın sebebi, sinir sistemindeki bir başka hücre türünün (Schwann hücresi) süper besleyici bir büyükannesi gibi davranması ve bazı akciğer türlerini Myelin kılıfı adı verilen yağ katmanlarında sürekli sarmalar. Bunun gibi (başlamak biraz zaman alıyor):

Miyelin kılıfı, koruma ve yalıtım avantajlarından ötürü iletişim hızında önemli bir faktördür – aksiyon potansiyelleri, miyelin kılıfı ile kaplandıklarında aksonlar boyunca daha hızlı ilerlemektedir.

Multipl skleroz, vücudun bağışıklık sistemindeki nöronların myelin kılıflarını yok etmesine neden olan bir aksaklığın nedenidir; bu, aşağıdaki animasyondan görebileceğiniz gibi, vücudun kendisiyle iletişim kurma kabiliyetini ciddi şekilde bozacaktır.

Myelin tarafından yaratılan hız farkına güzel bir örnek: ayak parmağınızı bir yere vurduğunuzda bedeniniz size ne yaptığınızı ve ne hissetmek üzere olduğunuzu, acı çekmeden önce düşünmek için size bir süre verir. Aslında olan şey şu; ayak parmağınızı sehpaya çarptınız ve aksonlu myelinler tarafından çok fena bir acı hissedeceğiniz bilgisi hızlı bir şekilde beyninize iletildi bile. Dolayısıyla önce bilgiyi aldınız ve acının biraz sonra geleceğinin farkıdasınız ve çaresizce bekliyorsunuz. Ağrının hissedilmesi ise bir ya da iki saniye alır çünkü ağrı, miyelinsiz “C elyafları” yoluyla gönderilir.

Nöral Ağlar

Nöronlar bir şekilde bilgisayar transistörlerine benzemektedir; bunlar da 1’lerin (aksiyon potansiyelinin ateşlenmesi) ve 0’ın (aksiyon potansiyelinin tetiklenmesinin) binary dilinde bilgi iletirler. Fakat bilgisayar transistörlerinin aksine beynin nöronları sürekli değişir.

Bazen yeni bir beceri öğrenirken onu ilk başta gayet iyi yaparsın ve ertesi gün tekrar denediğinde tekrar berbat bir sonuç alırsın? Bunun nedeni bir gün önce yetenekte iyi olmanızı sağlayan şey, nöronlar arasındaki sinyalleşmedeki kimyasalların miktarına veya konsantrasyonuna ayarlamalar yapmaktı. Tekrarlama, kimyasalların ayarlanmasına neden oldu, ve bu sizde iyileştirmeye yardımcı oldu, ancak ertesi gün kimyasallar normale döndüler, böylece iyileşme ortadan kalktı.

Ancak, pratik yapmaya devam edersen, eninde sonunda kalıcı bir şekilde başarılı olacaksın. Burada beynine şu mesajı vermiş oldun; “bu benim bir defalık istediğim ya da ihtiyaç duyduğum bir şey değil” ve beynin sinir ağı kendinde yapısal değişiklikler yaparak yanıt verdi. Nöronlar şeklini ve yerini değiştirdiler ve çeşitli bağlantıları, bu beceriyi nasıl yapacaklarını bildikleri kablolu bir yol kümesi inşa edecek şekilde güçlendirdiler veya zayıflattılar.

Nöronların kendilerini kimyasal, yapısal ve hatta işlevsel olarak değiştirme kabiliyeti, beyninizin sinir ağı dış dünyaya kendini en iyi duruma getirmesine olanak tanır; bu, nöroplastisite adı verilen bir fenomendir. Bebeklerin beyni en nöroplastiktir. Bir bebek doğduğunda beyninin, orta çağ savaşçısının yaşamı kucaklamak için inanılmaz derecede ustalık kazanması gerekip gerekmediği ya da 17. yüzyıl müzisyeninin ince ayarlı kas hafızasını geliştirmesi gerektiği konusunda fikri yoktur. Veya muazzam miktarda bilgi depolama, organize etme ve karmaşık bir toplumsal kumaşa hakim olmasını gerektiren modern bir entelektüel olma noktasında da bir fikri yoktur. Ancak bebeğin beyni, hayat her ne şekilde olursa olsun onu idare etmeye hazırdır.

Bebekler nöroplastisitenin süperstarlarıdır, ancak nöroplastisite tüm yaşamımızda kalır, bu yüzden insanlar büyür, değişebilir ve yeni şeyler öğrenebilir. Ve bu yüzden yeni alışkanlıklar oluşturabilir ve eskilerini kırabiliriz-alışkanlıklarınız beyninizdeki mevcut devreleri yansıtır. Alışkanlıklarınızı değiştirmek isterseniz, beyninizin sinir yollarını geçersiz kılmak için çok fazla iradeye sahip olmalısınız, ancak yeterince uzun süre tutmaya devam ederseniz, beyniniz sonunda mesajı alacak ve bu yolları değiştirecek ve yeni davranış irade gerektirmeyecektir. Beyniniz fiziksel olarak değişiklikleri yeni bir alışkanlık haline getirecektir.

Beyinde Samanyolu’ndaki yıldız sayısına benzer şekilde ve bu sayede dünyadaki insan sayısının 10 katından fazla olan, düşünülemeyecek kadar geniş bir ağı oluşturan yaklaşık 100 milyar nöron bulunuyor. Bu nöronların yaklaşık 15-20 milyarı kortekste bulunur ve geri kalanlar beyninizin hayvan parçalarıdır (şaşırtıcı şekilde, serebellum korteksten üç kat fazla nörona sahiptir).

Şimdi geri zumlayalım ve beynin başka bir enine kesitine bakalım – bu sefer tek bir yarıküre göstermek için önden arkaya değil, yan yana gidelim:

Beyin materyali, gri madde ve beyaz madde diye ikiye ayrılabilir. Gri madde aslında renk açısından daha koyu görünür ve beynin nöronlarının hücre cisimciklerinden (somalarından), dendritlerden, aksonlardan ve diğer şeylerden oluşur. Beyaz madde, öncelikle somalardan diğerine ya da vücuttaki varış yerlerine bilgi taşıyan kablolu-aksonlardan oluşur. Beyaz madde beyazdır, çünkü bu aksonlar genellikle yağlı beyaz doku olan miyelin kılıfıyla sarılıdırlar.

Beyinde iki önemli gri madde bölgesi vardır: yukarıda tartıştığımız limbik sistemin ve beyin sap parçalarının iç kümesi ve korteksin dış çevresindeki nikel-kalın tabaka. Arasındaki beyaz maddenin büyük kısmı çoğunlukla kortikal nöronların aksonlarından oluşur. Korteks mükemmel bir komuta merkezi gibidir ve emirlerinin çoğunu altındaki beyaz maddeleri oluşturan aksonlar kütlesi vasıtasıyla dışarı çıkarır.

Karşılaştığım bu konseptin en havalı şekli, Dr. Greg A. Dunn ve Dr. Brian Edwards tarafından yapılmış güzel bir sanatsal tasvir setidir. Gri madde korteksinin dış tabakasının yapısı ile altındaki beyaz madde arasındaki farkı inceleyin (yüksek çözünürlükte görmek için üzerine tıklayın):

Bu kortikal aksonlar korteksin başka bir yerine, beynin alt kısmına veya sinir sisteminin otoyolu omurilik boyunca ve vücudun geri kalanına bilgi iletebilir.

Bir beyin cerrahı bana bir nakavt yumruğun nasıl çalıştığını açıkladı. Gri ve beyaz madde farklı yoğunluklara sahiptir. Kafanıza sertçe vurulduğunda ya da gerçekten kötü bir sarsıntı alırsanız, başınız ileri geri hareket ederse, gri ve beyaz madde farklı ivmelerde hızlanırsa veya korteksinizin gri maddesi kayganlaşırsa ne olabilir? Beyaz maddenin biraz üstüne gri madde veya gri maddeye beyaz madde biraz kayabilir. İkinci durumda, kısa bir süre için, korteksiniz beyin sapıyla iletişim kuramaz. Bilinciniz beyin sapında bulunduğu için bu durum sizi bilinçsiz hale getirir. Her iki kayma türü de gerçekleştiğinde, bir grup akson parçalanabilir. Miyelin kılıfının hala sağlam olduğu küçük bir akson yırtığı içinde akson büyür ve iyileşir. Ancak keskin bir darbe varsa, miyelin kılıfları da yırtılabilir ve aksonlar kalıcı beyin hasarına dayanamaz. Kafada oluşan sarsıntılar gerçekten çok kötüdür. Çenenin alt kısmına ya da başın arkasına yapılan bir darbe de bilinç kaybına neden olabilir; çünkü bu darbeler, başın öne arkaya kaykılmasını sağlar; başın kenarına veya alna bir yumruk yemek bilinç kaybına neden olmaz.

Bütün sinir sistemine göz atalım:

Sinir sistemi iki kısma ayrılır: merkezi sinir sistemi (beyniniz ve omurilik) ve periferik sinir sistemi – omurilikten vücudun geri kalanına doğru dışarıya yayılan nöronlardan oluşur.

Çoğu nöron türü, diğer nöronlarla iletişim kuran internöronlardır. Düşündüğünüz zaman, bir grup interneron birbirleriyle konuşuyor. İnternöronlar çoğunlukla beynin içerisindedir.

Nöronların diğer iki türü sensör nöronlar ve motor nöronlardır – bunlar spinal kordunuza basan ve periferik sinir sistemini oluşturan nöronlardır. Bu nöronlar bir metreye kadar uzun olabilir. İşte her türün tipik yapısı:

İki şeridi hatırlıyor musunuz?

Bu şeritler, periferik sinir sisteminizin oluştuğu yerlerdir. Duyusal nöronların aksonları, somatosensör korteksten beyin beyaz maddesinden ve spinal korda (sadece aksonların devasa bir paketidir) doğru ilerlemektedir. Omurilikten vücudun her yerine doğru ilerlerler. Cildinizin her bir kısmı, somatosensöryal korteksten kaynaklanan sinirlerle kaplanmıştır. Bu arada bir sinir, bir miktar kordona sarılı birkaç akson aksesuarıdır. İşte yakın çekim bir siniriniz:

Sinir, mor renkte olan şeydir ve içindeki dört büyük daire birçok akson grubudur (burada yararlı bir görseli var).

Dolayısıyla kolunuza bir sinek düşerse, işte bunlar olur:

Sinek cildinize dokunur ve bir grup duyu sinirini uyarır. Sinirlerdeki akson terminalleri biraz aksiyon ve harekete geçme potansiyeline başlarlar ve sinyali anında söylemek için beyne gönderirler. Sinyaller omuriliğe ve somatosensoryal kortekste somala kadar ilerlemektedir. Somatosensoryal korteks omzun üzerinde motor korteksine dokunur ve kolunda bir sinek bulunduğunu ve onunla başa çıkması gerektiğini söyler (tembel). Motor korteksinizdeki kolunuzdaki kaslara bağlanan, sinyalleri omurilik içine geri gönderen ve ardından kol kaslarına gönderen belirli somalar aksiyon potansiyelini başlatır. Bu nöronların ucundaki akson terminalleri, sineği uzaklaştırmak için kol kaslarınızı harekete geçirir ve sinek (kendi sinir sistemi artık çalışmaktadır tıpkı bizdeki gibi) uçup gider.

Sonra amigdala bakar ve üzerinizde bir böcek olduğunun farkına varır ve motor kortekse böceği üzerinden atabilmek için utanç verici biçimde zıplamasını söyler ve eğer bu böcek bir örümcekse, ses tellerine de bağırıp şöhretinizi mahvetmesini söyler.

Öyleyse şu ana kadar beyni anladık gibi görünüyoruz, değil mi? Pek değil. 3 santim bile ilerleyemedik.

Yani durum bu.

Bir bilgisayarın e-postayı nasıl gönderdiğini ve, yaklaşık kaç milyar insanın interneti kullandığını ve en büyük sitelerin ne olduğu gibi internetin genel kavramlarını anlamaktayız; fakat Internetin iç işleyişi oldukça kafa karıştırıcı değil mi?

Ve iktisatçıların bireysel bir tüketici işleyişi hakkında ne bildiklerini nasıl bildiklerini biliyorsunuz ve sizlere makro iktisat konusundaki temel kavramları ve oyunun başında gelen güçleri anlatabiliyorlar; ancak hiç kimse ekonominin artı ve eksilerini size anlatamıyor ve önümüzdeki ay ekonomide ne olacak ya da önümüzdeki yıl ne öngörülüyor bunu söyleyemiyor?

Beyin, biraz da bu tür şeyler gibi. Küçük resmi alıyoruz – bir nöronun nasıl patladığını dair her şeyi biliyoruz. Ve büyük resmi elde ediyoruz – beyinde kaç tane nöron bulunduğunu ve büyük lobların ve yapıların kontrolü ve tüm sistemin ne kadar enerjiyi kullandığını biliyoruz. Ancak aradaki şeyler – beynin her bir bölümünün aslında işlerini nasıl yaptığına dair tüm o ayrıntıları biliyor muyuz?

Evet, bilmiyoruz.

Gerçekten ne kadar karışıklığa neden olduğumuzu açıklığa kavuşturan, en iyi anladığımız beynin parçaları hakkında bir sinirbilimcinin konuşmasını dinlemektir.

Görsel korteks gibi. Görsel korteksi çok iyi anlıyoruz çünkü haritalamak kolay.

Bilim adamı Paul Merolla bana şunu tarif etti:

Görsel korteks çok güzel bir anatomik fonksiyona ve yapıya sahiptir. Ona baktığınızda, tam anlamıyla dünyanın haritasını görüyorsunuz. Görsel alanınızdaki belli bir uzaydaki bir şey olduğunda, kortekste alanı o bölmeyi temsil eden küçük bir yama göreceksiniz ve ışık açılacaktır. Ve bu şey geçtiğinde, komşu hücrelerin temsil ettiği topografik bir haritalama vardır. Neredeyse gerçek dünyadaki Kartezyen koordinatları olan, görsel kortekste kutupsal koordinatlara eşlenecek gibi. Ve retinamızdan, talamus’unuzdan, görsel kortekse kadar kelimenin tam anlamıyla izleyebilirsiniz; bu noktada görsel kortekste bu noktada gerçek bir haritalama görülecektir.

Şu ana kadar çok iyi. Ama sonra devam ediyor:

Görsel korteksin belirli bölümleri ile etkileşim kurmak istiyorsanız haritalama gerçekten yararlıdır, ancak birçok görme bölgesi vardır ve görsel kortekste daha derinleşirken biraz daha bulanıklaşır ve bu topografik gösterim kırılmaya başlar. … Beyinde meydana gelen tüm bu seviyelerde şeyler vardır ve görsel algılama bunun en güzel örneğidir. Dünyaya bakarız ve dışarıda sadece bir bardağa baktığınız gibi, fiziksel 3D dünya vardır ve sadece bir bardak görürsünüz – ancak gözlerinizin gördüğü şey aslında yalnızca bir pikseller bütünüdür. Ve görsel kortekste baktığınızda, kabaca 20-40 farklı haritanın olduğunu görürsünüz. V1, küçük kenarları, renkleri ve benzerleri izleyen ilk alandır. Ve daha karmaşık nesneleri seyreden diğer alanlar da var ve görebildiğiniz beynin yüzeyinde tüm bu farklı görsel gösterimler vardır. Ve bir şekilde tüm bu bilgiler, basit bir nesneyi gördüğünüze inandıran bir şekilde kodlanmış olan bu bilgi akışında bir araya getiriliyor.

Ve beynin en iyi anlaşılmış alanlarından biri olan motor korteks, görsel korteksten daha ayrıntılı bir seviyede anlaşılması daha da zor olabilir. Motor korteksin hangi genel alanlarının vücudun hangi alanlarına eşlendiğini bildiğimiz halde, bu motor korteks bölgelerindeki bireysel nöronlar topoğrafik olarak kurulmaz ve vücutta hareket yaratmak için birlikte çalışmanın spesifik yolu açık olmaktan başka her şeydir. İşte yine Paul devam ediyor:

Herkesin kol hareketi bölümündeki beynin sinirsel iletişimi biraz farklıdır – nöronlar İngilizce konuşup “hareket et” demezler – elektriksel bir aktivite şekli vardır ve herkes için biraz farklıdır. … “kolu bu şekilde hareket ettir” veya “kolu hedefe doğru hareket ettir” veya “kolu sola doğru hareket ettir, yukarı kaldır, kavra ve belirli bir şekilde kavra” vb diye devam eder. Bunları hareket ettiğimizde düşünmüyoruz-sadece sorunsuz bir şekilde arka planda gerçekleşiyor. Yani her beyin, kol ve eldeki kaslarla konuşan kendine has bir koda sahiptir.

Beyni bizim için çok kullanışlı yapan nöroplastiklik, onları anlamayı da inanılmaz derecede zorlaştırıyor -çünkü beyinlerimizin her birinin çalışması, o beyin özel çevre ve yaşam tecrübesine dayanarak kendisini nasıl şekillendirdiğine dayanıyor.

Ve yine, bunlar beynin en iyi anladığımız alanları. Bir uzman bana, “dil, bellek, matematik gibi daha sofistike hesaplamalar söz konusu olduğunda, gerçekten beynin nasıl çalıştığını anlamıyoruz” dedi.

Fakat her nasılsa, bunların hiçbiri etkili beyin-bilgisayar arabirimlerinin kurulmasının neden bu kadar zor ya da çok yıldırıcı olmasının sebebi değil. BMI’ları bu kadar zor kılan şey, mühendislik zorluklarının anıtsal olmasıdır. Fiziksel olarak beyinle birlikte çalışmak, BMI’ları dünyanın en zor mühendislik çabaları arasına sokuyor.

Beyin arka plan ağacının gövdesi inşa edildiyse, ilk dalımıza başlamak için hazırız.

Bölüm 3: Beyin-Makine Arayüzleri

Bir saniyeliğine M.Ö. 50.000’e geri dönelim ve birini kaçırıp onu 2017’ye getirelim.

Bu Cezmi abi. Cezmi abi, halkınızla dil icat ettiğiniz için size gerçekten minnettarız.

Size teşekkür etmenin bir yolu olarak, icat ettiğiniz dil nedeniyle inşa edebildiğimiz tüm şaşırtıcı şeyleri göstermek istiyoruz.

Pekâlâ, önce Cezmi abiyi uçağa, bir denizaltına ve Burj Khalifa’nın tepesine götürelim. Şimdi ona bir teleskop ve TV ve bir iPhone göstereceğiz. Ve şimdi onun bir süre internette dolaşmasına izin vereceğiz.

Tamam, eğlenceliydi. Nasıldı, Cezmi abi?

Evet, çok şaşıracaksın diye tahmin ediyorduk. Tamamlamak için ona nasıl birbirimizle iletişim kurduğumuzu gösterelim.

Cezmi abi, birbirleriyle konuşmayı öğrendiğinde insanların kazanmış olduğu tüm sihirli güçlere rağmen, birbirleriyle gerçekten konuşurken, kendi dönemindeki halkından daha büyülü olmadığını öğrenince şok olurdu. İki kişi birbiriyle karşılıklı konuşurken, halen 50.000 yıllık teknolojiyi kullanıyor.

Cezmi abi, süslü makineler tarafından işletilen bir dünyada, tüm makineleri yapan insanların Cezmi abi ve arkadaşlarının dolaştığı aynı biyolojik bedenlerle dolaşmasından dolayı da şaşkına dönebilirler. Bu nasıl olabilir?

Bu nedenle, beyin-makine arayüzleri (kendisi biyoteknolojinin bir alt kümesi olan sinir mühendisliğinin daha geniş alanının bir alt kümesidir) böylesine ferahlatıcı yeni bir endüstridir. Teknolojimizle dünyayı defalarca fethediyoruz, ancak beyin sistemlerimiz (en merkezi aracımız) söz konusu olduğunda, teknoloji dünyasının büyük bir çoğunluğu bu konuya dalmak için çok korkmuş gözüküyor.

Cezmi abinin milattan önce 50.000 yıl önce icat ettiği teknolojiyi kullanarak hala iletişim kurmamızın sebebi, bu cümleyi düşündüğüm hızın yaklaşık 20’sinde yazmamın nedeni, ve beyin ile ilgili rahatsızlıkların hala pek çok insanı kötü şekilde hasta bırakması ya da onları tamamen kaybetmemizin sebebi budur.

Ancak beyin harika “aha!” anından 50.000 yıl sonra, nihayet değişmek üzere olabilir. Beynin bir sonraki büyük sınırı kendisi olabilir.


Birçok farklı işlev görebilecek birçok türde beyin-makine arabirimi (bazen beyin-bilgisayar arayüzü olarak da adlandırılır) vardır. Fakat BMI üzerinde çalışan herkes bu iki sorudan biri ya da her ikisi ile uğraşır:

1) Doğru bilgiyi beyinden nasıl alabilirim?

2) Doğru bilgileri beyne nasıl gönderirim?

Birincisi, beynin çıktısını yakalamaktır – bu, nöronların söylediklerini kaydetmektir.

İkincisi, beynin doğal akışına bilgi girmek veya doğal akışın başka bir şekilde değiştirilmesi ile ilgilidir; bu, nöronları uyarma ile ilgilidir.

Bu iki şey beyninizde her zaman doğal olarak oluyor. Şu anda, gözleriniz bu cümleyi okumanıza izin veren belirli bir yatay hareketler düzeni oluşturuyor. Beynin nöronları bir makineye (gözlerinize) bilgiyi gönderiyor ve makine emri alıyor ve yanıt veriyor. Ve gözleriniz doğru yolda hareket ettiğinde, ekrandaki fotonlar retinalarınıza giriyor ve korteksinizin oksipital lobundaki nöronları, sözcüklerin görüntüsünün zihninizin gözüne girmesine izin verecek şekilde uyarıyor. Bu görüntü daha sonra beyninizin başka bir bölümündeki nöronları uyarır; bu, görüntüde gömülü olan bilgileri işleyebilmenizi ve cümlenin anlamını absorbe etmenizi sağlar.

Nöronların yaptığı şey bilgilerin girdisini ve çıktısını almaktır. Tüm BMI endüstrisinin yapmak istediği bu eylem esnasında onu yakalamaktır.

İlk bakışta, bu belki o kadar zor bir görev değil gibi görünüyor değil mi? Beyin sadece bir jöle topu değil miydi? Ve korteks (kayıt ve uyarma işleminin çoğunu yapmak isteyen beynin bir parçası) sadece kolay erişilebilen beynin dışında bulunan bir peçetedir. Korteksin içinde yaklaşık 20 milyar ateşlenen nöron vardır. Bu 20 milyar sızıntılı küçük transistörlerle, eğer birlikte çalışmayı öğrenebilirsek, yaşamımız, sağlığımız ve dünyamız üzerinde tamamen yeni bir kontrol seviyesine ulaşmış olacağız. Bunu anlamıyor muyuz? Nöronlar küçüktür, ancak bir atomu nasıl böldüğümüzü biliyoruz. Bir nöronun çapı, bir atomun (eğer bir atom bir mermer olsaydı, bir nöron bir kilometrede olurdu) yaklaşık 100.000 katı kadar büyüktür. Bu yüzden muhtemelen küçüklük sorununu halledebiliyor olmamız lazım. Değil mi?

Peki burada sorun nedir?

Bir yandan bu gerçekler nedeniyle, bu, muazzam ilerlemenin gerçekleşebileceği bir endüstridir. Bunu yapabiliriz.

Ancak, beyinde neler olup bittiğini anladığınızda, bunun muhtemelen neden dünyanın en zorlu insani gayreti olduğunun da farkında olacaksınız.

BMI’lar hakkında konuşmadan önce, BMI’leri yapmaya çalışan insanların burada ne ile uğraştığına daha yakından bir göz atmamız gerekiyor. Ben, bir şeyleri göstermenin en iyi yolunun, beyini tam 1000X oranında ölçeklendirmek ve neler olup bittiğine bakmak olduğunda buluyorum.

Yazının başında bahsettiğimiz korteks ve peçete benzetmesini hatırlıyor musunuz?

Bunu 1000X ölçeklendirirsek, korteks peçetesi (her iki kenarı yaklaşık 48 cm’dir) şu an altı Manhattan cadde bloku (veya iki cadde bloğu) uzunluğuna sahiptir. Çevresini dolaşmak yaklaşık 25 dakika sürer. Ve beyin bütün olarak, iki blok içinde iki blok karelik bir yere sığacaktır – yaklaşık Madison Square Garden’ın büyüklüğü kadar.

Öyleyse, gerçek şehir üzerinde hazırlayalım. Eminim orada yaşayan birkaç yüz bin kişi bizi anlayışla karşılayacaktır.

Birkaç nedenden dolayı çarpan olarak 1.000X seçtim. Birincisi, kafamızdaki boyutları anında değiştirebiliriz. Gerçek beynin her milimetresi artık bir metre. Ve nöronların çok daha küçük dünyasında, her mikron artık kolay kavramlaştırılabilen bir milimetredir. İkincisi, korteksi insan boyuna (2mm kalınlığındaydı, şimdi iki metre) kolayca getirebiliriz.

Böylece, dev korteks peçetesinin kenarına, 29. caddeye, kadar yürüyebilir ve bu iki metre kalınlığın içinde olan bitene kolayca bakabiliriz. Gösterimiz için, incelememiz gereken dev korteksin bir metreküpünü çekip, gerçek kortekste tipik bir kübik milimetreden neler geçtiğini göstereceğiz.

Bu metre küp içinde gördüğümüz şey karışıklık olurdu. Boşaltalım ve tekrar bir araya getirelim.

Önce, somaları içeri koyalım (o küpte yaşayan tüm nöronların küçük bedenleri).

Somaların boyutları geniş bir yelpazede değişiklik gösterir, ancak konuştuğum sinirbilimciler, korteksteki nöron somalarının çoğunlukla çapının 10 veya 15μm civarında olduğunu söylediler (μm = mikron, milimetrenin 1/1,000’i). Bunun anlamı, 7 veya 10 tane somayı bir çizgi üzerine koyarsanız, bu çizgi bir insan saçının çapına yakın olacaktır. Bizim ölçekte ise, bu 1-1.5 cm çapında bir soma yapar. Yani bir mermer.

Tüm korteksin hacmi 500.000 milimetreküp toplar ve bu alanda yaklaşık 20 milyar soma bulunur. Yani ortalama kübik milimetre korteks yaklaşık 40.000 nöron içeriyor demektir. Yani metreküp kutumuzda 40.000 mermer var. Kutuyu yaklaşık 40.000 kübik alana bölersek, her biri 3 cm’lik bir alana sahip oluruz, bu bizim soma mermerlerimizin her birinin kendi küçük 3cm küpünün ortasında olduğu anlamına gelir, diğer somaların ise her yönden yaklaşık 3 cm uzakta olduğu anlamına gelir.

Hala benimlesiniz değil mi? Ölçüm küpümüzü yüzen 40.000 mermerle görselleştirebilir misiniz?

Gerçek bir korteksteki somaların etrafındaki diğer şeyleri engelleyen teknikler kullanarak bir mikroskop görüntüsü:

Tamam, şu ana kadar çok delice bir şey yok. Ancak soma, her bir nöronun yalnızca küçük bir parçasıdır. Mermer büyüklüğümüzdeki somalardan her birinde yayılım gösteren, kıvrımlı branş dendritlerimiz, büyütülmüş beynimizde birçok farklı yönde üç veya dört metre uzanabilir ve diğer ucundan 100 metre uzunluğunda (korteksin başka bir bölümüne yanal olarak giderken) veya bir kilometrelik aksonlar olabilir (omurilik ve vücuda doğru ilerlediklerinde). Her biri sadece bir milimetre kalınlığında olan bu kordonlar, korteksi yoğun bir elektrikli spagetti karışıklığına çevirebilir.

Ve elimizde kocaman bir spagetti püresi. Her bir nöron, 1000’e kadar (bazen 10.000’e kadar) diğer nöronlara sinaptik bağlantılara sahiptir. Kortekste yaklaşık 20 milyar nöron varsa, kortekste 20 trilyonun üzerinde bireysel sinirsel bağlantı var demektir (ve tüm beyinde bir katrilyon bağlantı demektir). Tek başına metreküpümüzde, 20 milyondan fazla sinaps olacak demektir.

Daha da karmaşık hale getirmek için, küpümüzdeki 40.000 mermerden her birinde birkaç spagetti telin yanı sıra korteksin diğer kısımlarındaki küpün içinden geçen binlerce spagetti ipi var. Sinyalleri kaydetmeye çalışırken veya bu kübik alandaki nöronları canlandırmaya çalışırsak, çok zorlanacağız, çünkü spagetteki karışıklık içinde hangi spagetti tellerinin hangi soma’ya ait olduğunu bulmak çok zor olacak. (ve dahası Purkinje hücreleri de bu karışımın içinde).

Ve elbette, tüm nöroplastisite de var. Her bir nöronun voltajları saniyede yüzlerce kez değişir. Ve küpteki on milyonlarca sinaps bağlantısı, düzenli olarak boyut değiştirir, kaybolur ve yeniden ortaya çıkıyor olacak.

Burada bitmiş olsa iyi.

Beyinde glial hücreler olarak adlandırılan diğer hücreler vardır (birçok farklı türde bulunan ve sinapslara salınan kimyasalların silinmesi, aksonların miyelin içinde sarılması ve beyin bağışıklık sistemi olarak işlev görmesi gibi birçok farklı işlev gerçekleştiren hücreler). Bazı yaygın glial hücre türleri:

Kortekste kaç tane glial hücre vardır? Nöron sayısı kadar. Yani, bu tuhaf şeylerin yaklaşık 40.000’ini küpümüze ekleyin.

Son olarak kan damarları var. Her kübik milimetrenin korteksinde toplam bir metre minik kan damarı var. Bizim ölçeğimize göre, metreküpümüzde bir kilometrelik kan damarı var demektir. İşte o boyuttaki boşluğun içindeki kan damarları şöyle görünür:

Coonectome

Bilim insanlarının tüm insan beyninin ayrıntılı bir haritasını oluşturmaya çalıştığı İnsan Connectome Projesi (“connect-tome” olarak telaffuz edilir) olarak adlandırılan sinirbilim dünyasında şu an devam eden inanılmaz bir proje var. Beyin haritalamada bu ölçeğe yakın bir şey henüz yapılmamıştır. Bir bilim adamının connectome’u 5 farklı seviyede insana anlattığı ilginç bir video var burada.

Proje, bir insan beynini aşırı derecede ince dilimlere (yaklaşık 30 nanometre kalınlığında) dilimlemeyi gerektiriyor. 1 milimetrenin 1/33.000’i (burada fare beynini kesen bir makine var).

Her neyse, “şerit” oluşumlarının muhteşem görüntülerini üretmenin yanı sıra, benzer işlevleri olan aksonlar genellikle beyaz maddenin içinde biçimleniyorlar. Aynen bunun gibi;

Connectome projesi, insanlara beynin nasıl dolu olduğunu görmeleri noktasında yardımcı oldu. İşte aşağıda fare beyninin küçük bir parçasında (ve bu da kan damarlarını içermez) ortaya çıkan tüm farklı şeylerin dökümü var:

(Resimde E, beynin tam snippet'idir ve F-N, E.'yi oluşturan ayrı bileşenleri gösterir)
(Resimde E, beynin tam snippet’idir ve F-N, E.’yi oluşturan ayrı bileşenleri gösterir)

Yani bizim kutumuz sıkışmış, sızdırmaz, elektrikli, yoğun karmaşıklığa sahip bir höyük – şimdi gerçekte, kutumuzdaki her şeyin aslında bir kübik milimetreye uyduğunu hatırlayalım.

Ve beyin-makine arabirimi mühendisleri ya o milimetrede gömülü olan mikroskobik somaların ne söylediğini anlamalı ya da mühendislerin istediğini yapmalarını sağlamak için sadece doğru kelimeleri teşvik etmelidirler. Bol şanslar.

1000X beyimizde bunu yapmak çok zor olurdu. 1.000X beynimiz güzel bir düz peçeteydi hatırlarsanız. Normal böyle değildir – genelde, peçete Madison Square Garden beynimizin üstündedir ve derin kıvrımlarla doludur (ölçeğimiz beş ila 30 metre derinliğinde). Aslında, korteks peçetesinin üçte birinden daha azı beyindeki yüzeydedir -çoğu kıvrımların içine gömülür.

Ayrıca, mühendisler laboratuarda bir grup beyin üzerinde çalışmıyorlar. Beyin kafatası da dahil olmak üzere tüm matruşka bebek katmanlarıyla kaplıdır – 1000X’de yaklaşık yedi metre kalınlıkta olacaktır. Çoğu insan, kafataslarını çok uzun süre açık tutmanızı istemediğinden, bu küçücük mermerlerle mümkün olduğunca non-invaziv bir şekilde çalışmanız gerekir.

Ve hepsinde korteksle uğraştığınızı varsayıyoruz; ancak MSG beyninin üstünde duruyorsanız, yüzeyin altında 50 veya 100 metre gömülü olan aşağıda gösterilen yapılarla çok sayıda iyi BMI fikirleri bulunuyor.

Küpümüzde ne kadar ilerleme olduğunu düşünün ve şimdi bunun sadece 500.000 korteks olduğunu unutmayın. Dev korteksimizi benzer metre küplerle parçalayıp dizmiş olsaydık, Boston’a ve ötesine 500km uzanırdı. Ve eğer 100 saatlik bir yürüyüşü herhangi bir noktaya getirdiyseniz, duraklayıp geçip geçmekte olduğunuz küpe bakabilirdiniz ve bu karmaşıklığın hepsinin içinde olması gerektiğini düşünürdünüz. Tüm bunlar aslında şu anda beyninizde.

Peki bilim adamları ve mühendisler bu durumu nasıl yönetmeye başlar?

Ellerinde bulundurdukları araçlar (nöronları kaydetmek veya uyarmak için kullanılan araçlar) ile en iyisini yapıyorlar (şimdilik kayıt tarafına odaklanacağız). Seçeneklere bir göz atalım:

BMI Araçları

Yapılan şu andaki çalışma ile, bir kayıt aracının avantaj ve dezavantajlarını değerlendirirken üç geniş kriter göze çarpıyor gibi görünüyor:

1) Ölçek – kaç tane nöron kaydedilebilir?

2) Çözünürlük – aletin aldığı bilginin ne kadar detaylı olduğu – iki tür çözünürlük var, mekansal (kayıtlarınızın bireysel nöronların nasıl ateşlediğini size ne kadar anlattığı) ve zamansal (kaydettiğiniz etkinliğin ne zaman olduğunu ne kadar iyi kararlaştırabilirsiniz)

3) İnvazivlik: cerrahiye ihtiyaç duyulur mu ve eğer duyulursa, ne kadar kapsamlı.

Uzun vadedeki hedef yukarıdaki üç kekin hepsini yemektir. Ancak şu an için, her zaman “bu ölçütlerden hangisinin (veya ikisinin) tamamen başarısız olmasını istersiniz” sorusu var. Bir araçtan diğerine geçiş genel bir yükseltme veya düşürme değil, bir takasdır.

Şu anda kullanılan araç türlerini inceleyelim:

fMRI

Ölçek: yüksek (bütün beyindeki bilgiyi gösterir)

Çözünürlük: orta-düşük uzaysal, çok düşük zamansal

İnvazivlik: non-invaziv

fMRI genellikle BMI’ler için kullanılmaz, ancak klasik bir kayıt aracıdır – beynin içinde neler olup bittiği hakkında bilgi verir.

fMRI, MRI-manyetik rezonans görüntüleme teknolojisi kullanmaktadır. 1970’lerde icat edilen MRI, x-ışını tabanlı CAT taramasının evrimi idi. MRI’lar x-ışını kullanmak yerine, vücut ve beyin görüntüleri oluşturmak için manyetik alanlar (radyo dalgaları ve diğer sinyaller ile birlikte) kullanır. Bunun gibi:

Ve bu kesitlerin tümü, bir kafanın tamamını görmenize olanak tanır.

Oldukça şaşırtıcı bir teknoloji.

fMRI (“fonksiyonel” MR), kan akışındaki değişiklikleri izlemek için MRI teknolojisini kullanır. Niye ya? Çünkü beynin alanları daha aktif hale geldiklerinde daha fazla enerji kullanırlar, bu yüzden daha fazla oksijene ihtiyaç duyarlar – bu oksijeni sağlamak için kan dolaşımı artar. İşte bir fMRI taramasının gösterebileceği şeyler:

Elbette, beyinde her zaman kan vardır -bu görüntünün gösterdiği, kan akışının nerelerde arttığı (kırmızı/turuncu/sarı) ve nerelerde azaldığıdır (mavi). Ve fMRI tüm beyni tarayabileceğinden sonuçlar 3 boyutludur:

fMRI, doktorlara inmeden sonra beynin belirli bölümlerinin düzgün çalışıp çalışmadığını bildirmek gibi birçok tıbbi kullanıma sahiptir ve fMRI beyinbilimcilere beynin hangi bölümlerini hangi işlevlerle ilgili olduğu konusunda bir ton şey öğretmiştir. Taramalar aynı zamanda, herhangi bir zamanda, tüm beyinde neler olup bittiği hakkında bilgi sağlama yararına sahiptir ve güvenlidir ve tamamen invaziv değildir.

En büyük dezavantaj ise çözünürlüktür. fMRI taramaları, bilgisayar ekranındaki pikseller gibi, üç boyutlu, kübik hacim pikseller veya “vokseller” gibi bir gerçek çözünürlüğe sahiptir.

fMRI vokselleri teknoloji geliştikçe daha da küçülmüş, mekansal çözünürlüğü yukarı çekmiştir. Bugünün fMRI vokselleri, bir milimetreküp kadar küçük olabilir. Beyin hacmi yaklaşık 1.200.000 mm3, dolayısıyla yüksek çözünürlüklü bir fMRI taraması beyini yaklaşık bir milyon küçük küpe böler. Sorun, nöron ölçeğinde hala oldukça büyük olmasıdır (yukarıdaki ölçekli kübik metre kadar aynı boyutta) – her voksel on binlerce nöron içerir. Öyleyse fMRI’nin size en iyi ihtimalle göstereceği şey, her bir 40.000 ya da daha çok nöron grubunun çektiği ortalama kan akışıdır.

Daha da büyük problem, zamansal çözünürlüktür. fMRI kan akışını izler ve bu da hem kesin olmayan hem de yaklaşık bir saniyelik bir gecikme ile gelir (nöronların dünyasında bir sonsuzluk demektir bu).

EEG

Ölçek: yüksek

Çözünürlük: çok düşük uzaysal, orta yüksek zamanlı

İnvazivlik: non-invaziv

Neredeyse bir yüzyıl öncesine dayanan EEG (elektroensefalografi) başınıza elektrot dizisi koyar. Biliyorsunuz, böyle bir şey:

EEG, kesinlikle, 2050 yılındaki bir kişiye çok ilkel görünecek bir teknolojidir ancak şimdilik, tamamen invaziv olmayan BMI’larla kullanılabilen tek araçlardan biridir. EEG’ler, beynin farklı bölgelerinde elektriksel aktiviteyi kaydeder, bunun gibi bulguları gösterir:

EEG grafikleri, epilepsi, uyku düzenini takip etme veya anestezi dozunun durumu gibi bir şey belirlemek için kullanılan tıbbi sorunlarla ilgili bilgileri ortaya çıkarabilir.

Ve fMRI’den farklı olarak, EEG, beyinden zamanından önce elektrik sinyallerinin alınmasıyla – oldukça iyi bir zamansal çözünürlüğe sahiptir – kafatası zamansal doğruluğu belirgin şekilde bulanıklaştırsa da (kemik kötü bir iletkendir).

En büyük dezavantajı mekansal çözünürlüktir. EEG’de yoktur. Her bir elektrot, yalnızca milyonlarca veya milyarlarca nörondan gelen şarjların (ve kafatası yüzünden bulanık olanın) vektörel bir toplamını geniş bir ortalamayı kaydeder.

Beynin bir beyzbol stadyumu olduğunu, nöronlarının kalabalığın üyeleri olduğunu ve bizim istediğimiz bilginin, elektrik faaliyeti yerine vokal kordon aktivitesi olduğunu düşünün. Bu durumda, EEG, stadyumun dış duvarlarına karşı, stadyumun dışına yerleştirilen bir grup mikrofona benzeyecektir. Kalabalığın tezahüratını duyunca ne tür tezahürat yaptıklarını tahmin edebiliyor olabilirsiniz. İşaretler sayesinde belki de eşit bir oyun olup olmadığını duyabiliyor olabilirsiniz. Muhtemelen anormal bir şey olduğunda da bunu saptayabilirsiniz. Ama hepsi bu kadar.

ECoG

Ölçek: yüksek

Çözünürlük: düşük uzaysal, yüksek zamansal

Invazivlik: invaziv

ECoG (elektrokortikografi) de EEG gibi yüzey elektrotları kullanır. Tek fark kafatasının altına, beynin yüzeyine konulmalarıdır.

Fakat EEG’den etkilidir, en azından çok daha etkilidir. Kafatasının işleri bulanıklaştıran müdahalesi olmadan, ECoG hem daha yüksek mekânsal (yaklaşık 1 cm) hem de zamansal çözünürlüğü (5 milisaniyelik) alır. ECoG elektrotları dura’nın üstüne veya altına yerleştirilebilir:

Stadyum analojisine geri dönelim, ECoG mikrofonları stadyumun içinde ve kalabalığa biraz daha yakın duruma getirelim. Bu nedenle, ses, EEG mikrofonlarının stadyumun dışından aldığı şeyden daha temizdir ve ECoG mikrofonları, kalabalığın her bir bölümünün seslerini daha iyi ayırt edebilmektedir. Ancak iyileşme maliyetlidir – invaziv cerrahi gerektirir. Ancak, invaziv cerrahi planında durum o kadar da kötü değil. Bir beyin cerrahı bana şöyle dedi: “dura’nın altındaki şeyleri nispeten invaziv olmayan bir şekilde kaydırabilirsiniz. Kafanızda hala bir delik açmanız gerekir, ancak nispeten invaziv değil.”

Yerel Alan Potansiyeli

Ölçek: düşük

Çözünürlük: orta-düşük uzaysal, yüksek zamansal

Invazivlik: çok invaziv

Tamam, burada yüzey elektrot disklerinden mikro elektrodlara geçiyoruz -küçük iğneler beyne yapışıyor.

Beyin cerrahı Ben Rapoport bana babasının (nörolog) nasıl mikroelektrod yapmış olduğunu açıkladı:

Babam elektrot yaparken onları elle yapardı. Çapı 10-30 mikron olan altın veya platin veya iridyum tel gibi çok ince bir tel alırdı ve telini belki de milimetre çapında bir cam kılcal tüp içine sokardı. Sonra o camı bir alevin üstüne götürüp cam yumuşayana kadar döndürürdü. Kılcal boruyu inanılmaz derecede ince olana kadar uzatır ve sonra alevden çıkarırdı. Şimdi kılcal tüp telle aynı hizada ve telin sıkıştırıyor. Cam yalıtkan ve tel bir iletkendir. Sonuç olarak, elde ettiğiniz şey cam yalıtımlı sert elektrot, ve bunun ucunda belki de birkaç 10 mikron var.

Günümüzde bazı elektrotlar hala elle yapılırken, yeni teknikler, entegre devreler endüstrisinden alınan silikonlu plakalar ve imalat teknolojisini kullanıyor.

Yerel alan potansiyellerinin (LFP) çalışma şekli basittir – bir elektrot ucu ile bu süper ince iğnelerden birini alıp kortekse bir veya iki milimetre yapıştırırsınız. Orada elektronun belirli bir yarıçapı içindeki tüm nöronlardan gelen elektrik yüklerinin ortalamasını bulur.

LFP, bir ECoG’nin anlık zamansal çözünürlüğü ile birlikte fMRI’nin o kadar kötü olmayan uzamsal çözünürlüğünü sunar. Çözünürlük konusunda yukarıda tarif edilen dünyanın en iyileri arasındadır.

Maalesef, diğer iki kriter içinse kötü sonuçlar veriyor.

fMRI, EEG ve ECoG’den farklı olarak, mikroelektrod LFP’nin ölçeği yoktur-sadece çevreleyen küçük kürenin ne yaptığını size söyler. Ve çok daha invazivdir, gerçekte beynin içine kadar giriyor.

Beyzbol stadyumunda, LFP, tek bir koltuk bölümünün üzerinde asılı olan tek bir mikrofon, o bölgedeki seslerin keskin bir şekilde yinelenmesini ve belki bir saniye boyunca bir sesi almasını sağlar.

Daha yeni bir gelişme, korteksin tek bir alanında, hemen hemen 100 LFP’nin haricinde, LFP ile aynı fikri oluşturan çoklu elektrod dizisidir (multielectrode array). Bir çoklu elektrod dizisi şuna benzer:

Üzerinde 100 küçük silikon elektrot içeren 4mm x 4mm küçük bir kare. Burada, elektrotların ne kadar keskin olduğunu görebileceğiniz bir başka örnek daha var – en uç noktada sadece birkaç mikron var:

Tek Ünite Kaydı

Ölçek: minik

Çözünürlük: süper yüksek

İnvazivlik: çok invaziv

Daha geniş bir LFP kaydetmek için elektrot ucu elektrota daha fazla yüzey alanı vermek üzere yuvarlatılmış ve direnci aşağı çeviriyor (doğru teknik terim değil) – çok çeşitli noktalardan çok hafif işaretlerin alınmasına izin vermek amacıyla. Sonuç olarak elektrot, yerel alandan bir etkinlik akorunu alır.

Tek ünite kaydı aynı zamanda bir iğne elektrotu kullanır ancak ucu keskin bir şekilde keskinleştirir ve direnci artırır. Bu, gürültüyü ortadan kaldırır ve elektrot neredeyse hiçbir şeyi almaz; bu nörondan gelen sinyalin elektrodun yüksek direnç duvarının ötesine geçmesini sağlayacak kadar güçlü bir nörona (belki de 50μm uzakta) yakınına gelene kadar sürer. Bir nörondan gelen farklı sinyallerle ve arka planda parazit bulunmayan bu elektrot şimdi tek bir nöronun özel ömrü boyunca gözlemlenebilir. Olası en düşük ölçek, mümkün olan en yüksek çözünürlüktür bu.

Bu arada burada nöron yangınını dinleyebilirsiniz (aslında duyduğunuz şey ses haline dönüştürülen bir nöronun elektro-kimyasal ateşlemesidir).

Bazı elektrotlar bir sonraki seviyeye geçmek isterler ve bağlantı pipeti olarak adlandırılan küçük bir tüp bırakarak, elektrot ucundan kurtulacak olan bağlantı kepçesi gibi bir tekneye giderler. Ve gerçekten de daha ince ölçümlere izin vererek, zarının tüpü içine bir “bağlantı” emerek bir nörona doğrudan doğruya saldırır:

Bir bağlantı kelepçesi de, tartıştığımız diğer tüm yöntemlerin aksine, nörona fiziksel olarak dokunması nedeniyle spesifik testler yapmak için nöronu uyarmakla kalmaz, akım enjekte eder veya voltajı belirli bir seviyede tutar (diğer yöntemler nöronları uyarabilir ancak gruplar halinde bunu yapabilir).

Son olarak, elektrotlar nöronun tamamını kirletebilir ve aslında elektrot kaydı olarak adlandırılan membrandan nüfuz edebilir. Uç kısmı yeterince keskin ise, bu hücreyi yok etmez – membran elektrot çevresinde dolanarak nöronun uyarılmasını veya nöronun içindeki ve dışı arasındaki voltaj farkını kaydetmeyi çok kolay hale getirir. Ancak bu kısa süreli bir tekniktir – delinmiş bir nöron uzun süre ayakta kalmaz.

Stadyumumuzda, tek bir ünite kaydı, tek bir kalabalığın yakasına takılan tek yönlü bir mikrofondur. Bir yama kelepçesi veya keskin kayıt, bir kişinin boynundaki bir mikrofon olup, ses tellerinin tam hareketlerini kaydeder. Bu, o kişinin oyun deneyimini öğrenmek için harika bir yoldur, ancak aynı zamanda hiçbir bağlam da vermez ve o kişinin sesleri ve tepkilerinden oyunda ne olup bittiğini temsil edip etmediğini gerçekten anlayamazsınız.

Ve bu, en azından ortak kullanımda olanlarla ilgilidir. Bu araçlar aynı anda inanılmaz derecede ileri seviyededir ve muhtemelen gelecekteki insanlara Taş Devri teknolojisi gibi görünecektir ve muhtemelen yüksek çözünürlüklü veya geniş bir alan seçmek zorunda olduğunuza ve yüksek kaliteli beyin okuma veya yazma alımı yapmak için aslında kafatasını açmanız gerektiğine inanamayacaklar.

Ancak sınırlamaları göz önüne alındığında, bu araçlar bize beyin hakkında dünyalar kadar şey öğretti ve bazı şaşırtıcı erken BMI’ların yaratılmasına yol açtı. İşte zaten var olan şeyler:

Zaten var olan beyin-makine arayüzleri

1969’da, Eberhard Fetz adlı bir araştırmacı maymun beynindeki tek bir nöronu maymunun yüzünün önündeki kadrana bağladı. Nöron ateşlendiğinde kadran hareket edecekti. Maymun, nöronu ateşleyecek bir şekilde düşünürse ve kadran hareket ederse, muzla tatlandırılmış bir hap alırdı. Zamanla, maymun oyunda daha da gelişmeye başlamıştı, çünkü daha lezzetli haplar istiyordu. Maymun, nöronun ateşlenmesini öğrendi ve yanlışlıkla ilk gerçek beyin-makine arayüzünün konusu oldu.

İlerleme önümüzdeki yıllarda yavaşladı, ancak 90’lı yılların ortalarına doğru tekrar başlamıştı ve o zamandan beri sessizce hızlanmaktadır.

Beyin ve elektrot donanımımız hakkındaki anlayışımız oldukça ilkel olduğundan, çabalarımız tipik olarak motor korteks ve görsel korteks gibi en iyi anladığımız beynin alanları ile kullanılacak basit arayüzler oluşturma üzerinde yoğunlaştı.

Ve bu insan deneyi, bir bozukluğun hafifletilmesi için BMI’ları kullanmaya çalışan insanlar için gerçekten mümkün olduğundan, ve pazar talebinin bu noktada olmasından, çabalarımız şimdiye kadar neredeyse tamamen özürlü insanlara kayıp işlevi geri getirmeye odaklanmıştır.

Tüm insanlara büyülü süper güçler kazandıran ve dünyayı dönüştüren geleceğin başlıca BMI endüstrileri şu anda cenin evresinde.

Şuna bir bakın:

1950’de Alan Turing tarafından Pilot ACE adı verilen bir bilgisayar. Zamanında gerçekten müthişti.

Şimdi de şuna bir bak:

Aşağıdaki örnekleri okurken, bu benzetmeyi düşünmeni istiyorum –

Pilot ACE aslında iPhone 7 idi. Aşağıdaki her bir BMI örneğinin _______ olduğu gibi.

Yukarıdaki boşluğun neye benzediğini hayal etmeye çalışın. Ve yazının ilerleyen bölümünde bu boşluğa geri döneceğiz.

Her neyse, okuduklarımdan ve sahadaki insanlardan öğrendiğim şeylerden, şu anda yoğun bir şekilde çalışan beynin-makine arayüzü üç ana kategoriye ayrılmış gibi görünüyor:

Erken BMI tipi # 1: motor korteksi uzaktan kumanda olarak kullanma

Unuttuysan hatırlatalım, motor korteks dediğimiz şey bu:

 

Beynin tüm alanları bizi şaşırtmaktadır, ancak motor korteks bizi neredeyse diğer tüm alanlardan daha az şaşırtmaktadır. Ve en önemlisi, iyi haritalandırılmış, yani belirli kısımları vücudun belirli bölümlerini kontrol ediyor (üzücü homunkulus’u hatırlıyor musun?).

Ayrıca önemlisi, beyindeki çıktıdan sorumlu olan en önemli alanlardan biridir. Bir insan bir şeyler yaptığı zaman, motor korteks dizeleri çeken kişidir (en azından fiziksel kısım için). Dolayısıyla beyin motor korteksi uzaktan kumanda olarak zaten kullandığı için, insan beyni gerçekten motor korteksi uzaktan kumanda olarak kullanmayı öğrenmek zorunda değildir.

Elini kaldır. Şimdi indir. Gördün mü? Eliniz küçük bir oyuncak arabası gibidir ve beyniniz motor korteks uzaktan kumandasını alıp onu yukarı kaldırıp aşağı inmesini sağlamak için kullanmıştır.

Motor korteks tabanlı BMI’lerin amacı, motor kortekse girmek ve sonra uzaktan kumanda bir komut başlattığında, o komutu dinlemek ve onu buna yanıt verebilecek bir tür makineye göndermek. El örneğini düşünebiliriz. Sinir paketi motor korteksinizle eliniz arasındaki aracıdır. BMI’lar, motor korteksiniz ile bir bilgisayar arasındaki arabulucudur. Bu kadar basit.

Temel tip bir arabirim, bir insana (çoğunlukla boyundan aşağısı felç olmuş bir kişiyi) ekrandaki imleci düşünceleriyle hareket ettirmesine olanak tanır.

Bu, kişinin motor korteksine implante edilen 100 pimli bir çoklu elektrod dizisi ile başlar. Felç olmuş bir kişide motor korteks genellikle düzgün çalışır – sadece korteks ile vücudun arabulucusu olan omurga işini bırakır. Elektrot dizisi implante edildikten sonra, araştırmacılar kişinin kollarını farklı yönlerde hareket ettirmeye çalışmasını sağlıyor. Bunu yapamasalar da, motor korteks hala normal şekilde ateş eder.

Birisi kolunu hareket ettirdiğinde, motor korteksi bir sürü aktivite patlatır; ancak her nöron genellikle yalnızca bir hareket türü ile ilgilenir. Kişi kolunu sağa hareket ettirdiğinde bir nöron patlayabilir; ancak bu durum diğer yönlerden sıkılmış ve bu durumlarda daha az aktiftir. O zaman, nöron tek başına bir kişi kollarını sağa ve sağa hareket ettirmek istediğinde bunu bilgisayara söyleyebilir. Ama hepsi bu kadar. Fakat bir elektrod dizisi ile, 100 adet tek üniteli elektrot her biri farklı bir nöron dinler. Böylece test yaptıklarında, kişiden kollarını sağa doğru hareket ettirmelerini isteyeceklerdir ve belki de 100 elektrondan 38’i nöron atışlarını tespit eder. Kişi kolunu sola götürmeye çalışırken belki 41 nöron ateş eder. Bir grup farklı hareket ve yön ve hızdan geçtikten sonra, bir bilgisayar verileri elektrotlardan alır ve ateşleme modellerinin bir X-Y ekseni üzerindeki hareket niyetlerine karşılık geldiğini genel bir anlayışla sentezler.

Ardından, bu verileri bir bilgisayar ekranına bağlarlarken, kişi imleci “deneme” yoluyla hareket ettirir, gerçekten imleci kontrol etmek için fikirlerini kullanabilir. Ve bu gerçekten de işe yarıyor. Motor-korteks-BMI öncü şirketi BrainGate‘in çalışmaları ile, sadece düşünce yoluyla bir video oyunu oynayan bir adam var aşağıdaki videoa.

Ve eğer 100 nöron size bir imleci nereye taşımak istediklerini söyleyebilirlerse, neden bir fincan kahve alıp yudumlamak istediğinizi size söyleyemezler? Aşağıdaki diğer videoda da elleri ve ayakları felç olan kadının yaptığı da bu:

Başka bir felçli kadın bir simülasyonda bir F-35 savaş uçağı uçurdu ve bir maymun son zamanlarda bir tekerlekli sandalye çevresinde dolaşmak için aklını kullandı.

Neden kolları durduralım ki? Brezilyalı BMI öncüsü Miguel Nicolelis ve ekibi felçli bir adamın Dünya Kupası’nın açılışını yapmasına izin veren tüm bir dış iskeleti inşa etti.

Propriyosepsiyon ya da İç Algı

Bu tür “nöroprostetik”lerin taşınması nöronların kaydı ile ilgilidir, ancak bu cihazların gerçekten etkili olabilmesi için tek yönlü bir yol değil, kayıt ve uyarılma yolları içeren bir döngü gerekir. Bu konuyu gerçekten çok düşünmüyoruz, ancak bir nesneyi alabilme becerinizin büyük bir kısmı, elinizdeki cildin geri gönderdiği tüm duyusal bilgidir (“proprioception” olarak adlandırılır). İzlediğim bir videoda uyuşmuş parmakları olan bir kadın bir kibrit yakmaya çalışıyordu ve hiçbir engeli bulunmamasına rağmen bunu yapamıyordu. Ve bu videonun başlangıcı, mükemmel fonksiyonel bir motor korteks olan, ancak propriyosepsiyon bozukluğu olan bir erkeğin fiziksel mücadelelerini göstermektedir. Dolayısıyla biyonik bir kolu gerçekten bir kol gibi hissetmek ve gerçekten faydalı olması için, duyusal bilgileri tekrar göndermesi gerekiyor.

Uyarıcı nöronlar onları kaydetmekten bile daha zordur. Araştırmacı Flip Sabes bana şöyle dedi:

Bir etkinlik kalıbı kaydedersem, bu, o modeli tekrar oynatarak kolayca yaratabilirim anlamına gelmez. Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerle karşılaştırabilirsiniz. Gezegenlerin hareket etmesini izleyebilir ve hareketlerini kaydedebilirsiniz. Fakat onları karıştırırsanız ve sonra gezegenlerin orijinal hareketlerini yeniden yaratmak isterseniz, bunu o gezegenleri alıp yörüngesine geri koyarak yapamazsınız, çünkü diğer gezegenlerin hepsinden etkilenirsiniz. Aynı şekilde, nöronlar da yalnız başına çalışmıyorlar; dolayısıyla burada temel bir geri döndürülemezlik var. Hepsinin de ötesinde, aksonlar ve dendritlerin tümü ile, sadece istediğiniz nöronları uyarmak zordur – çünkü denediğinizde, bir karmakarışıklığa neden olacaksınız.

Flip’in laboratuarı beynin yardımıyla bu zorluklarla başa çıkmaya çalışıyor. Tek bir nöron patladığında sulu bir portakal ile bir maymun ödüllendirilirse, sonunda maymun nöronu talep üzerine ateşlemeyi öğrenecektir. Nöron daha sonra başka bir tür uzaktan kumanda görevi görebilir. Bu, normal motor korteks komutlarının bir kontrol mekanizması olarak yalnızca bir olasılığı olduğu anlamına gelir. Aynı şekilde, BMI teknolojisi mükemmel stimülasyona ulaşana kadar beynin nöroplastisitesini bir kısayol olarak kullanabilirsiniz. Biyonik parmak ucu bir şeye dokunması ve aynen kendi parmak uçlarının kullandığı sansasyon gibi hissettiği bilgileri geri göndermesi zor olduğunda, kol beyne başka bir sinyal gönderebilir. İlk başta, bu hasta için garip görülebilir – ama sonunda beyin bu sinyali yeni bir dokunuş hissi olarak görebilir. Bu kavrama “duyusal ikame” adı verilir ve beynin BMI çabalarında bir ortak çalışmacı olmasını sağlar.

Bu gelişmelerde beyin-beyin iletişimi gibi ileride gelişmekte olan diğer teknolojilerin tohumları vardır.

Nicolelis, Brezilya’daki bir farenin motor korteksinin bir kafes içindeki kolu basacak -bir ödül kazanacağını bildiği- bir deney yaptı, internet üzerinden ABD’deki başka bir farenin motor korteksine bağladı. ABD’deki fare benzer bir kafesdeydi ancak Brezilya’lı fareden farklı olarak hangi kola basıldığında ödül alacağını ya da almayacağını bilmiyordu. Deneyde, ABD faresi Brezilya faresinin çektiği doğru kol seçimini yaparsa, her iki fare de bir ödül kazanacaktı. Eğer yanlış olanı çekerse, ikisi de kaybedecekti. İnanılmaz olan şey, farelerin zamanla daha iyi oldukları ve birbirleriyle tek bir sinir sistemi gibi neredeyse birlikte çalışmaya başlamış olmasıydı; diğer farenin var olduğu konusunda ise hiçbir fikirleri yoktu. ABD faresinin hiçbir bilgi içermeyen başarı oranı %50 idi. Brezilya faresinin beyninden gelen sinyallerle başarı oranı %64’e çıktı. İlgili deneyi aşağıda izleyebilirsiniz:

Bu, kabaca, insanlar için bile işe yaradı. Ayrı binalarda iki kişi bir video oyunu oynarken birlikte çalıştı. Biri oyunu görebiliyordu, diğeri joystick’i kontrol ediyordu. Basit EEG kulaklıklarını kullanarak, oyunu görebilen oyuncu, elini kaldırmadan elini bir denetleyicideki “çek” düğmesine basacak şekilde hareket ettirmeyi düşünüyordu; çünkü beyinlerindeki cihazlar birbirleriyle iletişim kuruyordu; denetleyici parmağında bir seğirme hissediyor ve ateş düğmesine basıyordu.

Erken BMI tipi # 2: Yapay kulaklar ve gözler

Sağırlara ses vermenin ve görme engeliler görüş sağlamanın birkaç nedeni vardır ve daha yönetilebilir BMI kategorileri arasındadır.

Birincisi, motor korteks gibi, duyu korteksleri, kısmen iyi eşlenmiş olma eğiliminde oldukları için kısmen anlamak eğiliminde olduğumuz beyin parçalarıdır.

İkincisi, birçok erken uygulamada, beyinle uğraşmamıza gerçekten ihtiyacımız yoktur; sadece, kulakların ve gözlerin beyne bağlandığı yeri işleyebiliriz, zira genellikle de bozulmanın temel alındığı yerler buralardır.

Motor korteks maddeleri çoğunlukla beyinden bilgi almak için kayıt nöronları ile ilgiliyken, suni duyular nöronların uyarılarak bilgi gönderilmesi kısmıyla ilgilidirler.

Kulakla ilgili olarak, son on yılda çığır açan koklear implantın gelişimini gördük.

Nasıl Duyarız

“Ses” “duyduğunuzu” düşündüğünüzde, gerçekte olan şudur:

Ses olarak düşündüğümüz, aslında kafanızın etrafındaki hava moleküllerindeki titreşim kalıplarıdır. Bir gitar dizesi veya bir kişinin ses telleri ya da rüzgar ya da başka bir şey ses çıkardığında, titreşimden dolayıdır çünkü yakın hava moleküllerini benzer bir titreşime iter ve bir tür bir küre içinde dışa doğru genişler; bir şey dokununca dairesel dalgalanma içinde suyun yüzeyi dışa doğru genişliyormuş gibi olur.

Kulak, bu hava titreşimlerini elektriksel uyarılara dönüştüren bir makinedir. Kulaklarınıza hava (ya da su ya da molekülleri titreşebilecek herhangi bir başka ortam) girdiğinde, kulak titreşimi ona dokunan sinir uçlarına gönderdiği elektriksel bir koda çevirir. Bu, bu sinirlerin, işlem için işitme korteksine kodu gönderen bir aksiyon potansiyeli modeli atmasına neden olur. Beyniniz bu bilgiyi alır, biz de o türden bilgileri almaya “dinleme” deriz.

İşitme engelli veya zor işiten birçok insanın sinir problemi veya işitsel korteks problemi yoktur; genellikle bir kulak problemi vardır. Beyni elektrik çarpmalarını işitme durumuna getirmek için başkalarınınki kadar hazırdır – sadece işitme korteksleri henüz herhangi bir elektrik uyarısı alamamıştır, çünkü hava titreşimlerini bu dürtülere dönüştüren makine işini yapmıyor.

Kulak çok miktarda parça içerir, ancak anahtar dönüştürmeyi yapan, özellikle de kokleadan oluşur. Titreşimler kokleadaki sıvıya girdiğinde, kokleayı astarlayan binlerce minik kılın titreşmesine neden olur ve bu tüyler titreşimlerin mekanik enerjisini elektrik sinyallerine dönüştürerek işitme sinirini uyandırır. İşte hepsinin şekli:

Koklea ayrıca gelen sesi frekansa göre sıralar. Kokleanın sonunda neden daha düşük seslerin işlendiğini ve yüksek seslerin başlarda işlendiğini (ve ayrıca neden kulağın duyabileceği şey için minimum ve maksimum frekansın) olduğunu gösteren harika bir çizelge var:

Bir koklear implant, bir ucundan (kulağın üzerinde oturan) gelen bir mikrofona ve kokleayı hizalayan bir dizi elektrota bağlanan diğerinden gelen bir tele sahip küçük bir bilgisayardır.

Mikrofona ses gelir (kulağın üst kısmındaki küçük kanca) ve daha az faydalı frekansları filtrelemek için sesi işleyen kahverengi bir şeye gider. Daha sonra kahverengi olan şey, bilgiyi elektrik indüksiyonu yoluyla deriden geçirerek, bilgisayarın diğer bileşenine iletir; bu bileşen, bilgiyi elektrik impulslarına dönüştürür ve onları kokleaya gönderir. Elektrotlar, dürtüleri koklea gibi sıklıkla filtrelemekte ve işitme sinirini, kokleadaki kıllar gibi uyarmaktadır. Dışarıdan göründüğü gibi:

Diğer bir deyişle, yapay bir kulak, aynı ses-dürtü-işitsel-sinir işlevini kulağa getirir.

Implant kullanan biri için sesin nasıl olduğunu buradan izleyin.

Harika değil. Niye ya? Kulağın duyduğu zenginlik ile beyne ses göndermek için 3,500 elektrota ihtiyacınız var. Çoğu koklear implantın değeri ise yaklaşık 16.27’dir. Çok ilkel.

Fakat biz Pilot ACE dönemindeyiz – ilkel olması gayet doğal.

Yine de bugünün koklear implantı sağır insanlara konuşmaları duymalarını ve konuşmalar yapmalarını sağlar ve bu da çığır açan bir gelişmedir.

Sağır bebeklerin bir çoğunun ebeveyni, bebekleri yaklaşık bir yaşında olduğunda bir koklear implant yerleştiriyor. İlk kez işitme tepkisi olan bu bebek gibi.

Körlük dünyasında da, retinal implant biçiminde benzer bir devrim devam ediyor.

Körlük genellikle retina hastalığının bir sonucudur. Böyle bir durumda, bir koklear implantın işitme için yaptığı gibi (daha az direkt), retinal implant da görüş için benzer bir işlev gerçekleştirebilir. Gözün normal görevlerini yerine getirir ve tıpkı göz gibi elektriksel uyarı biçiminde sinirlere şeyleri uzatabilir.

Koklear implanttan daha karmaşık bir arayüz olan ilk retinal implant, 2011’de FDA tarafından onaylandı – Second Sight tarafından üretilen Argus II implantı üretildi. Retinal implant aşağıdaki gibi görünür:

Ve şöyle işler:

Retinal implant 60 sensöre sahiptir. Retinada yaklaşık bir milyon nöron var. Çok ilkel. Ancak belli belirsiz kenarları, şekilleri ve ışık ve karanlık kalıpları görmek, hiçbir şey görmemekten daha iyidir. Teşvik edici olan ise, mantıklı bir görüş birikimi elde etmek için bir milyon sensöre ihtiyaç duymadığınız – simülasyonların 600-1.000 elektronun okuma ve yüz tanıma için yeterli olacağını gösteriyor olmasıdır.

Erken BMI tipi # 3: Derin beyin stimülasyonu

1980’lerin sonuna dek uzanan derin beyin uyarımı, bir sürü insan için hala oldukça yaşamı değiştiren başka bir ilkel araçtır.

Ayrıca, dış dünya ile iletişim gerektirmeyen BMI kategorisine ait bir kategoridir – dahili olarak bir şeyi değiştirerek kendinizi tedavi etmek veya geliştirmek için beyin-makine arayüzlerini kullanmakla ilgilidir.

Burada meydana gelen, bir veya iki elektrot telidir, genellikle dört ayrı elektrod bölgesidir ve beynin içine eklenir, çoğunlukla limbik sistemin bir yerinde biter. Ardından küçük göğüs kafesi bilgisayarı üst göğsün içine yerleştirilir ve elektrotlara bağlanır. Bu nahoş adam gibi:

Elektrotlar, çeşitli önemli şeyler yapabilen küçük bir sevimli şeylerdir. Örneğin:

  • Parkinson hastalığının sarsıntısını azaltır
  • Nöbetlerin ciddiyetini azaltır
  • OKB’ye yakalanmış insanları sakinleştirir

Ayrıca, deneysel olarak (henüz FDA onaylı değil) migren veya hayalet ağrı gibi bazı kronik ağrıları hafifletebilir, kaygı veya depresyon veya TSSB’yi tedavi edebilir veya hatta vücudun herhangi bir yerindeki inme ya da nörolojik bir hastalıktan oluşan kas stimülasyonu ile kombine edilebilir.


Bu anlattıklarımız, erken BMI endüstrisinin halidir ve Elon Musk’ın bu endüstriye adım attığı andır. Onun için ve Neuralink için bugünün BMI endüstrisi A noktasıdır. Yazının buraya kadar olan kısmında hep geçmişten bahsettik. Şimdi, geleceğe adım atma zamanı geldi – B noktasının ne olduğunu ve oraya nasıl gideceğimizi anlamanın zamanı..

Bölüm 4: Neuralink’in Meydan Okuması

Elon Musk’un iki şirketi Tesla ve SpaceX hakkında yazdıktan sonra sanırım onun formülünü anladım. Şöyle görünüyor:

Ve yeni bir şirkete ilişkin ilk düşüncesi grafikteki gibi daima sağ taraftan başlar ve yoluna soldan devam eder.

Dünyadaki bazı spesifik değişikliklerin, insanlığın mümkün olan en iyi geleceğe sahip olma ihtimalini artıracağına karar verir. Dünya çapında büyük bir değişimin tüm dünya -Dev İnsan-birlikte üzerinde çalıştığı zaman en hızlı şekilde gerçekleşeceğini bilir. Ve Dev İnsan’ın bir ekonomik zorlayıcı işlev varsa bir hedefe yönelik olarak çalışacağını biliyor.

Sık sık, patlayacak olan bir endüstri patlaması başlamadan önce, yığın bir kütük gibi -bir yangının tüm maddelerine sahiptir ve yanmaya hazırdır- ama kibrit yoktur. Endüstrinin harekete geçmesini engelleyen bazı teknolojik eksiklikler vardır.

Dolayısıyla Elon bir şirket kurduğunda, ilk temel stratejisi, genellikle endüstriyi tutuşturacak ve Dev İnsan’ın bu davayla uğraşmasını sağlayacak bir kibrit oluşturmaktır. Elon buna göre, insanlığın mümkün olan en iyi geleceğe sahip olma ihtimalini artıracak şekilde dünyayı değiştirecek gelişmelere yol açacağına inanıyor. Ancak, hepsini görebilmek için şirketlerini büyütülmüş bir perspektiften incelemek zorundasınız. Eğer yapmazsanız yaptıkları işlerini yaptıkları şeyle yanlış yaparsınız – aslında yaptıkları işi sürdürmek için bir mekanizma olan bu kritik eşleşmeyi yapmaya çalışırken yenilikler yapmış olurlar.

Tesla ve SpaceX yazılarım üzerinde çalışırken, Elon’a neden bilim değil de mühendislik alanına girdiğini sordum ve ilerleme söz konusu olduğunda “mühendislik sınırlayıcı faktör” dedi. Diğer bir deyişle, bilimsel ilerleme, ekonomi ve endüstri, mühendisliğin ilerleme kaprisine bağlıdır. Eğer tarihe bakarsanız, bu aslında mantıklıdır – insan ilerlemesindeki en büyük devrimlerin her birinin arkasında bir mühendislik gelişmesi vardır. Bir kibrit.

Bir Elon Musk şirketini anlamak için, yaratmaya çalıştığı kibriti ve diğer üç değişkeni de düşünmelisiniz:

Diğer şirketlerle bu kutularda neler olduğunu biliyorum:

Neuralink’in ne olduğunu anlamaya çalışmaya başlayınca, bunların doldurulması gereken değişkenler olduğunu biliyordum. O zamanlar yalnızca değişkenlerden biri konusunda çok belirsiz bir fikir bulma şansım vardı; şirketin amacı “beyin arayüzünün ortaya çıkmasını hızlandırmak” ya da kendi deyimimle sihirbaz şapkasını ortaya çıkarmak.

Anladığım kadarıyla, bütün bir beyin-makine arayüzü ideal bir dünyada tam bir beyin ara yüzüydü – aslında beyindeki tüm nöronların dış dünya ile kesintisiz iletişim kurabileceği süper gelişmiş bir kavram. Iain Banks’ın “Kültür” serisinde anlatılan, bilimsel kurgu fikrine dayanan bir “sinir danteli” kavramına dayanan bir kavramdı: beyne ışınlanabilen kütlesiz, hacimsiz, bütün beyinli bir arayüz.

Bir sürü sorum vardı.

Neyse ki San Francisco’ya gidiyordum, burada Neuralink’in kurucu ekibinin yarısı ile oturmayı ve odadaki en salak kişi olmayı planladım.

Neuralink Ekibi

Paul Merolla, son yedi yıl boyunca TrueNorth çipinin (şimdiye kadar transistor sayımı nbd tarafından tasarlanan en büyük CMOS aygıtlarından biri) geliştirilmesine öncülük ettiği SyNAPSE programında IBM’de öncü çip tasarımcısı olarak çalıştı. Paul, alanının nöromorfik olduğunu ve burada beyin mimarisi ilkelerine dayalı transistör devrelerinin tasarlanmasının hedeflendiğini söyledi.

Vanessa Tolosa, Neuralink’in mikrofabrikasyon uzmanı ve biyouyumlu materyaller konusunda dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri. Vanessa’nın çalışmaları, entegre devreler endüstrisinden alınan ilkelere dayalı biyouyumlu materyallerin tasarımını içermektedir.

Max Hodak, Miguel Nicolelis’in Duke’daki laboratuarında bazı çığır açıcı BMI teknolojisinin geliştirilmesi üzerinde çalışırken, kurduğu “yaşam bilimleri için robotik bulut laboratuarı” olan Transcriptic‘i haftada iki kez gittiği üniversitede hayata geçirdi.

DJ Seo, 20’lerin ortalarında UC Berkeley’de beyin aktivitesini kaydetmek için yeni bir yol sağlayabilen sinir tozu-minik ultrason sensörleri adı verilen yeni bir BMI konseptini tasarladı.

Ben Rapoport, Neuralink’in ameliyat uzmanı ve üst düzey bir sinir cerrahı. MIT’den Elektrik Mühendisliği alanında doktora yapmış ve çalışmalarını “implante edilebilir cihazların objektifi aracılığıyla” sinir cerrahı olarak görebiliyordu.

Tim Hanson, bir meslektaşının “gezegendeki en iyi mühendislerden biri” olarak tanımladığı kişi ve Neuralink’te kullanılacak çekirdek teknolojinin bazılarını geliştirmek için malzeme bilimi ve mikrofabrikasyon yöntemleri konusunda kendi kendini geliştiren adam.

Flip Sabes, UCSF’deki laboratuarı “kortikal fizyoloji, hesaplamalı ve teorik modelleme ve insan psikofiziği ve fizyolojisi” şeklinde birleştirerek yeni BMI’lara öncülük eden lider araştırmacı.

Tim Gardner, “kuşlara BMI’ları implante etme” konusunda laboratuar çalışması yapan BU’daki önde gelen araştırmacı. Hem Tim hem de Flip, Neuralink ekibine katılmak için kalıcı görevler üstlendi.

Ve sonra hem CEO hem de diğer bir takım üyesi olarak Elon var. CEO olan Elon, bunu başında getirdiği diğer son şeylerden farklı kılıyor ve sadece SpaceX ve Tesla’nın üzerine Neuralink’i koyuyor. Konu nörobilime gelince, Elon ekipte en az teknik bilgiye sahip – ancak SpaceX’i çok fazla teknik bilgi olmadan başlattı ve hızlı bir şekilde sorulara sorarak ve araştırmalar yaparak sertifika sahibi bir roket bilimi uzmanı oldu. Muhtemelen yine burada da olur. Çünkü “güçlü bir teknik bilgi olmadan, doğru kararları vermek zor.” diyor.

Elon’a bu ekibi nasıl bir araya getirdiklerini sordum. Bu grubun bir araya getirilmesi için tam anlamıyla 1.000 kişiyle görüştüğünü ve işin zor tarafının, sinirbilimi, beyin cerrahisi, klinik çalışmaları ve mikroskopik elektroniği içeren bir teknoloji üzerinde çalışırken gerekli olan tamamen ayrı uzmanlık alanlarının olduğunu belirtti. Disiplinlerarası bir alan olduğu için, disiplinlerarası uzmanları aramıştı. Ve yukarıdaki biyografilerdeki herkesin, kendi benzersiz çapraz kombinasyonunu, tek bir mega-uzman olarak düşünülmesi nadir olan bir gruba getirdiğini görebilirsiniz. Elon, aynı zamanda, beyaz kağıtlar, çıktılar almaktan çok, endüstriyel sonuçlara odaklanan görevlendirilmiş misyonda olan insanları bulmak istemiş. Bir araya getirmesi kolay bir grup değil.

Ama oradaydılar, bana bakan masanın etrafında oturuyorlardı, buraya gelmeden önce çok daha fazla araştırma yapmam gerektiğini ilk 40 saniyede anlamıştım.

İpucunu aldılar ve yaklaşık dört çentik attılar ve tartışma devam ederken kafamı konuşulan şeylerin etrafına sarmaya başladım. Önümüzdeki birkaç hafta boyunca her kurucu ile buluştum, her seferinde odadaki en salak kişinin rolündeydim. Bu toplantılarda eldeki zorlukların kapsamlı bir resmini oluşturmaya ve sihirbaz şapkasına giden yolun nasıl bir görünüm kazanabileceğine odaklandım. Bu iki kutuyu gerçekten anlamak istedim:

İlki kolay oldu. Neuralink’in ticari tarafı bir beyin-makine arayüzü geliştirme şirketi olması. Bunlardan biri “mikron boyutlu cihazlar” olarak anılacak olan en yeni BMI’ları oluşturmak istiyorlar. Bunu yapmak, yeniliklerini kullanıma sunmak için mükemmel bir araç olan şirketin büyümesini destekleyecektir.

İlk olarak ne tür bir arayüz üzerinde çalışmayı planladıklarına gelince, Elon’un söylediği şudur:

Yaklaşık dört yıl içinde bazı ciddi beyin hasarlarına (felç, kanser lezyonu, konjenital) yardımcı olan bir ürünü pazara sunmayı hedefliyoruz.

İkinci kutu çok daha bulanıktı. Günümüzde, ateş enerjisini kullanmak için buhar motoru teknolojisinin kullanılması Endüstri Devrimi’ni tutuşturmak için olması gereken şeydi. Ancak eğer 1760’da biriyle konuşacak olursanız, daha az netliğe sahip olurlardı – tam olarak hangi engelleri aşmaya çalışıyorlardı, ne tür yenilikler bu engeller üzerinde sıçrayacaktı, yoksa bunlardan herhangi biri ne kadar zaman alacaktı. İşte buradayız – nöro devrimi ateşleyecek kibritin neye benzediğini ve bu devrimi nasıl yaratacağımızı anlamaya çalışıyoruz.

Yenilikle ilgili bir tartışma için başlangıç ​​noktası, engeller hakkında bir tartışmadır – geçmişinizde yenilik yapmaya mı çalışıyorsunuz? Neuralink davasında, çok şey var. Ancak, burada da, mühendislik muhtemelen sınırlayıcı faktör olacak gibi görünüyor: muhtemelen büyük bir barikat olmayacak ama bazı görünüşte büyük zorluklar şunlar:

Kamu şüpheciliği

Pew geçenlerde Amerikalılara hangi gelecek biyoteknolojinin onlara en çok korku verdiğini soran bir anket düzenledi. BMI’lerin Amerikalıları gen modifikasyonundan daha fazla endişelendirdiği ortaya çıkmış:

Neuralink kurucularından Flip Sabes bunu anlamıyor.

Bir bilim adamı için hayatın temel doğasını değiştirmeyi düşünmek (virüsler yaratmak, öjenikler vs) birçok biyologun oldukça endişe verici bulduğu bir şeydir. Fakat nörobilimciler için beynin içine çip koymak ürkütücü bir şey değildir, çünkü beynin içinde zaten çipler bulunmaktadır. Parkinson hastalığının semptomlarını hafifletmek için derin beyin stimülasyonumuz var, görüşü iyileştirmek için çip denemelerimiz var, koklear implantımız var vs..

Ve beyindeki çip hakkında her şeyi öğrendikten sonra, bu durumu kabul ediyorum – ve Amerikalılar da öğrenirlerse, düşüncelerini değiştireceklerini düşünüyorum.

Tarih bu öngörüyü destekler. İnsanlar Lasik göz ameliyatı ilk ortaya çıktığında çok çekingen davrandılar -20 yıl önce ise, yılda 20.000 kişi bu prosedürü tamamladı. Sonra herkes buna alıştı ve yılda 2,000,000 kişi lazer göz ameliyatı oluyor. Kalp piliyle de benzer öyküler var. Ve defibrilatörler. Ve organ nakilleri – insanlar ilk başlarda korkunç bir Frankenstein kavramı olarak düşünüyorlardı. Beyin implantları da muhtemelen aynı hikaye olacaktır.

Beyni Anlamayışımız

Bütün beyni anlamak bir kilometre ise, şu an üç santimdeyiz” sözünü hatırlayın. Flip bu konuyla da çok ilgilendi:

Beyni önemli bir şekilde etkileşime sokmak için beyni anlamak bir önkoşulsa, sorunumuz olurdu. Ancak beyindeki hesaplamanın dinamiklerini gerçekten anlamaksızın beyindeki tüm bu şeyleri çözmek mümkündür. Okuyabilmek bir mühendislik problemidir. Nöronların kökeni ve organizasyonunu bir sinirbilimciyi tatmin edecek bir şekilde ayrıntılı olarak anlayabilme. Bu ise ayrı bir sorundur. Ve ilerleme kaydetmek için tüm bu bilimsel problemleri çözmemiz gerekmiyor.

Nöronların bilgisayarlarla konuşmalarını sağlamak için sadece mühendislik kullanabilirsek, işimizi yapmış oluruz, ve makine öğrenimi gerisini yapabilir. Bu da, ironik bir şekilde bize beyin hakkında öğretecektir. Flip’in belirttiği gibi:

“Mühendisliği ilerletmek için beyni anlamamız gerekmez” demenin öbür yüzünde, mühendislik ilerlemesinin bilimsel bilgimizi neredeyse kesinlikle geliştireceği gerçeği yatar.

Kızgın devler

Tesla ve SpaceX her ikisi de çok büyük ayak parmaklarına basmış durumda (otomobil endüstrisi, petrol ve gaz endüstrisi ve askeri-sanayi kompleksi gibi). Büyük ayak parmakları basılmaktan hoşlanmaz, bu nedenle basmanın ilerlemesini engellemek için elinden gelen her şeyi yaparlar. Neyse ki, Neuralink’in bu problemi gerçekten yok. Çünkü Neuralink’in rahatsız ettiği büyük sanayi yok. (en azından yakın gelecekte nihai bir nevro devrimi hemen hemen her endüstriyi aksatacaktır).

Neuralink’in engelleri teknoloji engelidir. Ve ele geçirildiğinde diğer tüm engellerin düşmesi ve geleceğimizin yörüngesini tamamen değiştirebilmesi için gereken en büyük zorluklar olarak ön plana çıkan ancak iki zorluk vardır.

Büyük Engel 1: Bant Genişliği

Aynı anda bir insan beyninde bir kaç yüz elektrodtan fazlası bulunmamakta. Görme söz konusu olduğunda, bu süper düşük çözünürlüklü bir görüntü demektir. Motor söz konusu olduğunda, imkanları çok az kumandayla basit komutlara sınırlar. Düşünceleriniz söz konusu olduğunda, birkaç yüz elektrot en basit mesajdan daha fazlasını iletmek için yeterli olmayacaktır.

Büyük bir şey olacaksa, daha yüksek bant genişliği gerekir. Çok daha yüksek bant genişliği.

Neuralink ekibi, dünyayı gerçekten değiştirebilecek bir arayüz hakkında konuşurken “bir milyon aynı anda kaydedilen nöron” sayısını ortaya attı. Ayrıca çeşitli uygulamalarla inanılmaz derecede yararlı BMI’lerin yaratılmasına izin verecek şekilde bir numara olarak 100.000 duydum.

Erken bilgisayarların benzer bir sorunu vardı. İlkel transistörler çok fazla yer kaplıyordu ve kolayca ölçeklenemedi. Daha sonra 1959’da entegre devre-bilgisayar çipi geldi. Artık bir bilgisayardaki transistör sayısını ölçeklendirmenin bir yolu vardı ve Moore Yasası -bir bilgisayar çipine sığabilen transistör sayısının her 18 ayda iki katına çıktığı kavramı- doğdu.

90’lı yıllara kadar BMI’lar için elektrotlar elle yapılmıştı. Daha sonra, geleneksel yarı iletken teknolojileri kullanarak bu küçük 100-elektrodlu çoklu elektrodlu dizilerin nasıl imal edileceğini araştırmaya başladık. Neuralink kurucu ortağı Ben Rapoport, “el imalatından Utah Array elektrotlarına geçişin, BMI’ların Moore Yasasının alakalı hale getirilebileceği bir alana girdiğinin ilk ipucu” olduğuna inanıyor.

Bu, endüstrinin potansiyeli için her şeydir. Bugün azami maksimumda, bir kerede yaklaşık 500 nöron ölçebilen birkaç yüz elektrot var -bu, içinde olduğumuz büyüme örneğine bağlı olarak, ya milyonlarca uzaklıkta veya gerçekten çok yakınız demektir. Her 18 ayda maksimumumuza 500 daha fazla nöron eklersek, 5017 yılında bir milyona ulaşacağız. Bilgisayar transistörleri gibi her 18 ayda toplamı iki katına çıkarırsak, 2034 yılında bir milyona ulaşacağız.

Şu anda arasında bir yerlerde gibi görünüyoruz. Ian Stevenson ve Konrad Kording, son 50 yıl boyunca çeşitli noktalarda (herhangi bir hayvanda) aynı anda kaydedilebilecek maksimum nöron sayısına bakan bir tez yayınladı ve sonuçları şu grafikte belirtti:

Bazen Stevenson Yasası olarak adlandırılan bu araştırma, aynı anda kayıt edebileceğimiz nöron sayısının her 7.4 yılda bir iki kat arttığını gösteriyor. Bu oran devam ederse, bu yüzyılın sonuna kadar bir milyona erişmiş olacağız ve 2225 yılına kadar her nöronun beynimize kaydedilmesi ve tamamıyla komple büyücü şapkamızı takmaya olanak sağlayacaktır.

Entegre devrenin eşdeğerliği BMI’ler için her ne ise, o henüz burada değil, çünkü 7.4 yıl devrimi başlatmak için çok büyük bir sayı. Burada ortaya çıkan atılım, bir milyon nöron kaydedebilen cihaz değil, o grafiğin geleceğini Moore Yasasına ve daha az Stevenson Yasasına benzeten paradigma kayması. Bir kere bu olursa, bir milyon nöron bunu takip edecektir.

Büyük Engel 2: İmplantasyon

BMI’ler, kafatası açma ameliyatına girdiğimiz sürece dünyayı kasıp kavurmayacaklardır.

Bu, Neuralink’te önemli bir konudur. Neuralink ekibiyle görüşmelerimde “invaziv olmayan” veya “invazif olmayan” sözcüğünün en az 42 kez geçtiğini düşünüyorum.

Giriş için büyük bir engel ve büyük bir güvenlik sorunu olmasının yanı sıra, invaziv beyin cerrahisi pahalı ve sınırlıdır. Elon, otomatikleştirebilen nihai bir BMI implantasyonu sürecinden bahsetti: “Bunu yapmak için gereken makine otomatik bir işlem olan Lasik (miyop, hipermetrop ve astigmatizmanın düzeltilmesi için kullanılan yöntem) gibi bir şey olmalı – aksi takdirde sınırlı sayıdaki sinir cerrahı tarafından sınırlandırılmış durumda çünkü maliyetler çok yüksek. Bunu büyük oranda ölçeklendirebilmek için eninde sonunda Lasik benzeri bir makineye ihtiyacınız var” diyor.

Hem BMI’ları tek başına yüksek bant genişliği haline getirmek hem de invaziv olmayan implant cihazlarına geçiş yolunun geliştirilmesi büyük bir aşama olacaktır. Ancak ikisini de birden yapmak bir devrim başlatacaktır.

Diğer engeller

Bugünün BMI hastalarının kafalarından çıkan teller ve kablolar var. Neuralink, kablosuz cihazlarla çalışmayı planlıyor. Fakat bu beraberinde birçok yeni zorluklar getiriyor. Cihazınızın kablosuz bir şekilde çok fazla veri alıp göndermesi gerekecek. Bu da, sinyal yükseltme, analogdan sayısala dönüştürme ve kendi başına veri sıkıştırması gibi şeylerin üstesinden gelmek zorunda olduğu anlamına geliyor. Ayrıca indüktif olarak da güçlendirilmesi gerekiyor.

Bir başka büyük engel: biyolojik uyumluluk. Zarif elektronikler bir jöle topu içinde iyi performans göstermez. Ve insan vücudu içinde yabancı cisimler bulunmasından hoşlanmaz. Fakat geleceğin beyin arayüzleri, herhangi bir problem yaşamadan sonsuza dek sürmelidir. Bunun anlamı, etrafındaki nöronların sızmalarını ve yer değiştirmelerini önlemek için cihazın muhtemelen hava geçirmez şekilde kapatılması ve on yıllar boyunca hayatta kalacak kadar sağlam olması gerekecektir. Ve günümüzün cihazlarına işgalciler gibi muamele eden ve sonunda onları yara dokusuyla kaplayan beynin, cihazın beynin normal bir parçası olduğunu düşünecek şekilde kandırılması gerekecek.

Ve bir de boş alan sorunu var. 100 milyar nöron için yer açmakla meşgul olan bir kafatasında bir milyon nöronla arayüz oluşturabilen cihazı nereye koyacaksınız? Günümüzün çoklu elektrot dizilimlerini kullanan bir milyon elektrot, bir beyzbol boyutundadır. Bu nedenle, daha da minyatürleştirme, listeye eklenecek dramatik bir yeniliktir.

Günümüz elektrotlarının çoğunlukla basit elektrik kaydı veya basit elektriksel uyarı için optimize edildiği gerçeği de var. Gerçekten etkili bir beyin ara yüzü istiyorsanız, tek işlevli, sert elektrotlardan başka bir şey lazım; sinirsel devrelerin mekanik karmaşıklığına sahip olan, hem kaydedip uyarabilen hem de nöronlarla kimyasal ve mekanik olarak etkileşime girebilecek bir şey. Elektriksel olarak.

Ve hepsinin mükemmel bir şekilde bir araya geldi diyelim- yüksek bant genişliği, uzun ömürlü, biyouyumlu, iki yönlü iletişimsel, invaziv olmayan implante cihaz. Şimdi bir anda milyonlarca nöronla ileri geri konuşabiliriz! Nöronlarla nasıl konuşacağımızı bilmediğimiz küçük bir sorun dışında. Sadece 100 nöronun statik benzeri ateşlemelerini çözmek zaten karmaşıkken, ancak gerçekten yapmamız gereken tek şey, belirli atışların ne olduğunu bilmek ve onları basit komutlarla eşleştirip öğrenmek. Bu milyonlarca sinyalle olacak iş değil. Tıpkı Google Translate’in kelimeleri bir sözlükten diğerine çevirmek için temel olarak iki sözlük kullanması gibi -ki bu dil anlayışından çok farklıdır. Bir bilgisayarın bir dili gerçekten öğrenebilmesi için makine öğreniminde oldukça büyük bir sıçramaya ihtiyacımız olacak ve makinelerin beynin dilini anlaması için büyük bir sıçrayışa ihtiyacımız olacak – çünkü insanlar kesinlikle milyonlarca eşzamanlı çatırdayan nöronların kodunu çözmeyi öğrenmeyeceklerdir.

Mars’ı kolonileştirmek şu anda ne kadar kolay görünüyor.

Ancak telefonun ve arabanın ve aya inişin, birkaç on yıl önce insanlara aşılamaz teknolojik zorluklar gibi göründüğüne bahse girerim. Tıpkı bunun gibi-

bunun bulunduğu dönemdeki insanlara imkansız gözüktüğü gibi:

Yukarıdaki dev komplike cihaz şimdi cebinizde. Geçmişten öğreneceğimiz bir şey varsa, geleceğin teknolojisi, geçmiş insanların algılayamayacağı seviyede olacaktır. Bize şu an mümkün görünmeyen hangi teknolojilerin daha sonra hayatımızın bir yerinde olacağını bilmiyoruz. İnsanlar daima Dev İnsan’ı hafife alırlar.

40 yıl içinde tanıdığınız herkesin kafatasında elektronik kablolar olacaksa, bu endüstride köklü bir değişikliğe neden olan bir paradigma kayması gerçekleştirecektir. Bu değişim, Neuralink ekibinin anlamaya çalışacağı şeydir. Diğer ekipler de üzerinde çalışıyor ve bazı güzel fikirler geliştiriliyor:

Mevcut BMI İnovasyonları

Illinois Üniversitesi’nden bir ekip ipekten yapılmış bir arayüz geliştiriyor:

İpek ince bir yığın halinde sarılabilir ve nispeten invazif olmayan bir şekilde beynin içine sokulabilir. Orada, teorik olarak beynin etrafına yayılır ve ambalaj filmi gibi konturların içine erir. İpek üzerine esnek silikonlu transistör dizileri bulunur.

TEDx konuşmasında Hong Yeo, geçici bir dövme gibi derisine basılan bir elektrot dizisi gösterdi ve araştırmacılar bu tür bir tekniğin beyinde potansiyel olarak kullanılabileceğini söylediler:

Başka bir grup, nano ölçekli, elektrod ile kaplı sinir ağı üzerinde çalışıyor ve bu da o kadar küçük ki, bir şırınga ile beynin içine enjekte edilebiliyor:

Ölçekleyebilmeniz için – sağdaki kırmızı tüp bir şırınganın ucudur. Extreme Tech’in bu konsepti gösteren güzel bir grafiği var:

Diğer non-invaziv teknikler damar ve damarlardan geçmektir. Elon bunu şöyle belirtiyor: “En az invaziv yol, femoral bir atardamar gibi sert bir stent gibi gelen ve nöronlarla arayüz oluşturmak için nihayetinde vasküler sistemde ortaya çıkacak bir şey olacaktır. Nöronlar çok fazla enerji kullanır, bu nedenle temelde her nöron için bir yol ağı vardır.”

ABD ordusunun teknoloji yenilik kolu olan DARPA, son zamanlarda finanse edilen BEYİN programıyla, ilacın yerini alabilecek küçük, “kapalı döngü” sinir implantları üzerinde çalışıyor. (DARPA, iyi tartışmalara neden olan bir kaynak gibi görünüyor. Kendim araştırmadım, ama her uzman DARPA’nın bulmacanın önemli bir parçası olduğunu hissediyor ve neredeyse tamamen yaralı gazilere yardımcı olmak için tasarlanmış projeler üzerinde çalışıyorlar.)

İkinci bir DARPA projesi, iki elektron miktarı yığılmış bir cihaza milyon elektrot sığdırmayı amaçlıyor.

Üzerinde çalışılan bir başka fikir ise, transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS)’dır; kafanın dışındaki manyetik bir bobin, beyinde elektriksel darbeler oluşturabilir.

Darbeler, tamamen invazif olmayan bir tür derin beyin stimülasyonu sağlayarak hedeflenen nöron alanları uyarabilir.

Neuralink’in kurucu ortaklarından DJ Seo, “sinir tozu” adı verilen daha havalı bir arayüz tasarlama çabasına öncülük etti. Sinir tozu, korteks boyunca serpilecek küçük, 100μ boyutlu (saçın genişliği ile yaklaşık aynı) silikon sensörleri ifade eder. Pia’nın hemen üstünde, ultrason yoluyla toz sensörleri ile iletişim kurabilen 3mm boyutlu bir cihaz olacaktır.

Bu, disiplinlerarası bir ekipten gelen inovasyon yararının bir başka örneğidir. DJ bana “bu alanda gerçekten düşünülmeyen teknolojiler var, ancak bu çalışmaların bazı ilkelerini kullanabiliriz” diye açıkladı. Sinir tozunun hem mikroçip teknolojisi hem de RFID (otel anahtar kartlarının kapı kilidiyle fiziksel iletişim kurmadan iletişim kurmasını sağlayan şey) prensiplerinden esinlendiğini söylüyor. Ve çalıştığında çok alanlı etkiyi kolayca görebilirsiniz:

Diğer bir grup optogenetik (beyin hücresine bir virüs enjekte ettiğinizde bundan sonra ışıkla uyarılmasına neden olması) ya da karbon nanotüpleri (bir milyonu tanesi toplanıp kan dolaşımı yoluyla beyne gönderilebiliyor) kullanma gibi fikirler üzerinde çalışıyorlar

Bu insanların hep aşağıdaki ok üzerinde çalışıyor:

Şu an nispeten küçük bir grup, ancak patlama kıvılcımı ortaya çıktığında, bu hızla değişecek. Gelişmeler hızla başlayacak. Beyin arabirimi bant genişliği, implantları yerleştirme prosedürleri daha basit ve daha ucuz hale geldiğinde daha iyi ve daha iyi hale gelecektir. Kamusal ilgi artacaktır. Ve kamuoyunun ilgisini çektiğinde, Dev İnsan bir fırsat fark edecek – ve daha sonra gelişme oranı tırmanacak. Tıpkı bilgisayar donanımındaki atılımların yazılım endüstrisinin patlamasına neden olması gibi büyük endüstriler de beyin arayüzleriyle bağlantılı olarak kullanılmak üzere son teknoloji makineler ve akıllı uygulamalar üzerinde çalışıyor ve 2052’ye gelindiğinde küçük bir çocuğa şu an beyniyle yaptığı şeyleri senin zamanında kimsenin yapamadığını anlatacaksın ve muhtemele o da seni dinlemekten sıkılacaktır.

Benimle 2052 hakkında konuşmak için Neuralink ekibini bulmaya çalıştım. Her şey bir şey haline geldiğinde hayatın nasıl bir hale geleceğini bilmek istedim. [Pilot ACE: iPhone 7 :: Erken BMI’ler: ____] boşluğunun ne olduğunu bilmek istedim. Ancak bu kolay değildi – bu somut sonuçlara yoğunlaşmış bir ekipti, paparazziye değil – ve 1700’lü yılların sonlarında eşi benzeri olmayan bir atılım yaparak buhar motoru yaratmaya çalışan insanlara uçaklar hakkında fikirlerini sormak gibi birşeydi.

Ancak onları geleceğe dair düşüncelerinden bahsedene kadar sorularımla sıkıştırmaya devam edeceğim. Elon’la görüşmelerimin büyük bir bölümünü çok daha ilerideki olasılıklara odakladım ve BMI’ler üzerinde çalışan ve uzun vadeli görünüm hakkında çok şey düşünen nörobilimci bir arkadaşım olan Moran Cerf’le yararlı tartışmalara katıldım. Son olarak, bir Neuralink ekibi üyesi popüler Nexus Üçlemesi‘nin yazarı ve BMI’lerin geleceği ile ilgili bir dizi ve ayrıca 19 adet yazılımla ilgili patenti içeren sağlam bir teknoloji geçmişine sahip Ramez Naam’la konuşmamı önerdi. Bu yüzden büyük resmi daha iyi görebilmek için ona her konuda 435 soru sormak için Ramez ile sohbet ettim.

Ve konuştuklarımız tamamen aklımı benden aldı. Bir keresinde, 1750 yılına geri dönüp, elektrik ya da motorlu araçlar ya da telekomünikasyon yokken, George Washington’u geri çağırıp onu bugüne getirip ona dünyamızı gösterdiğimizi ve gördükleri karşısında şok geçirip öleceğini düşündüğüm bir yazı yazmıştım. George Washington’u öldürüp her şeyi berbat ettin. Bu da aklıma şu konsepti getirdi; bir insanın gelecekteki ilerlemeyi görüp şok geçirerek ölmesi için kaç yıl ileriye gitmesi gerekir? Ben buna Ölüm İlerleme Birimi diyorum ya da kısaca ÖİB.

İnsan Devi doğduğundan beri, dünyamız tuhaf bir şeye sahipti – zaman ilerledikçe daha büyülü hale geliyordu. Bu yüzden ÖİB önemli bir şey. Ve gelişmeler daha hızlı başka gelişmeleri sağladığı için, zaman geçtikçe ÖİB’lerin azalma eğilimi vardır. George Washington için ÖİB iki yüz yıl olurdu ki bu insanlık için oldukça kısa bir zaman dilimi. Ancak şimdi, işlerin çok hızlı ilerlediği, yaşamımızda bir veya birden fazla ÖİB yaşayabileceğimiz bir zamanda yaşıyoruz. 1750 ile 2017 yılları arasında değişen miktar, şimdi ve hala hayatta olduğunuz başka bir zaman arasında tekrarlanabilir. Hayatta kalmanın çok gülünç olduğu bir zamandayız – bizim için hayatı kolaylaştırdığımızdan bunu fark etmek zor.

Her neyse, ÖİB’leri çok düşünüyorum ve bir zaman makinesinde ilerleyip George’un burada yaşayacağı tecrübeyi yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu hep merak ediyorum. Ne tür bir gelecek beni öldürecek kadar aklımı alabilir? AI ve gen düzenlemesi gibi konulardan söz edebiliriz – ve bu alanlardaki ilerlemenin beni şok edeceğine şüphem yok – ama her zaman, “Ne olacağını kim bilir be!” durumu var.

Sanırım nihayet şok edici geleceğimizin bir parçasının tanımlayıcı bir resmime sahibim. Senin için boyayayım.

Bölüm 5: Sihirbazın Dönemi

Beyin-makine arayüzlerinin gelişmekte olan endüstrisi, her şeyde değişecek bir devrimin tohumudur. Ancak birçok açıdan beyin arayüzü geleceği gerçekten yeni bir şey değildir. Bir adım geri çekerseniz, uzun zamandır süren bir trendin bir sonraki bölümüne benzer. Dilin yazıya dönüşmesi sonsuza kadar sürdü, sonra baskıya dönüşmesi sonsuza kadar sürdü. Sonra elektrik geldi ve hız arttı. Telefon. Radyo. Televizyon. Bilgisayarlar. Ve bunun gibi, herkesin evleri büyülü oldu. Ardından telefonlar kablosuz hale geldi. Sonra mobil. Bilgisayarlar, iş ve oyun aygıtlarından, hepimizin bir parçası haline geldiği dijital dünyaya açılan pencereler oldu. Ardından telefonlar ve bilgisayarlar, herşeyi yapan cihazlar haline geldi ve evimizin dışındaki büyüleri getirip elimizin içine koydu. Ve hatta bileklerimize taktı. Şimdi büyüleri gözlerimizi ve kulaklarımızı saracak ve tüm varlığımızı dijital dünyaya taşıyacak olan sanal ve güçlendirilmiş bir gerçeklik devriminin ilk aşamalarındayız.

Bunun nereye gittiğini görmek için fütürist olmanıza gerek yok.

Sihir sanayi tesislerinden evlerimize, ellerimize kadar geldi ve yakında başımıza da gelecek. Ve sonra bir sonraki doğal adıma geçecek. Sihir beynimize doğru ilerliyor.

Bu, “bütün beyin arayüzü” ya da sihirbaz şapka dediğim öylesine eksiksiz, pürüzsüz, biyolojik olarak uyumlu ve çok yüksek bir bant genişliği olan ve kendi korteks ve limbik sisteminin bir parçası gibi hissedeceğin bir beyin arayüzünden geçecektir. Tam bir beyin-arayüzü beyninize bulutla, bilgisayarlarla ve kafalarında benzer bir arayüze sahip olan diğer insanların beyniyle kablosuz olarak iletişim kurma yeteneği kazandıracak. Beyninizle dış dünya arasındaki bu bilgi akışı o kadar zahmetsiz olacak ki, sadece aklınızdan geçen düşünceye benzeyecektir. Ve şimdiye kadar hep beyin-makine arayüzü terimini kullandık, ancak belirli bir amaç için kullanılmak üzere BMI’yi belirli bir beyin arayüzü olarak düşünebiliriz; bu terim tüm beyin arayüzü konseptindeki “her şeyin her şeyini” kavramıyor. Bu yüzden ona sihirbaz şapkası diyeceğim.

Artık kafanızda bir sihirbaz şapkasının kurulması ve hayatınızda neyin değişeceğini ve etkilerini tam anlamıyla absorbe etmek için başınıza iki şeyi sarmanız (şaka değil) gerekecek:

1) Güçlü zihin büken fikir

2) Süper gülünç güçlü zihin büken fikir

#1’i bu bölümde ele alacağız ve sonra #2’ye geçeceğiz.

Elon, bütün beyin arayüzünü ve birçok kabiliyetini, yukarıdaki iki zihin-bükme fikrimize karşılık gelen iki düzey seviyesine sahip bir terim olan “dijital üçüncül katman” olarak adlandırıyor.

İlk fikir fiziksel beyin parçalarıyla ilgilidir. Üç katmanlı beyin parçaları (beyin gövdesi (kurbağa tarafından yönetilen), limbik sistem (maymun tarafından yönetilen) ve korteks (rasyonel düşünür tarafından yönetilen) üzerinde tartıştık. Yazının geri kalanı için, tamamen işlevsel olduğu ve çoğunlukla sahnenin arkasında kaldığı için kurbağayı tartışmanın dışında tutacağız.

Elon, “dijital üçüncül katman” derken, mevcut beynimizin iki katmana sahip olduğunu düşünüyor – hayvan limbik sistemimiz (birincil katman olarak da adlandırılabilir) ve gelişmiş korteksimiz (ikinci katman olarak da adlandırılabilir). Sihirbaz şapka arayüzü, daha sonra, üçüncül katmanımız olacaktır – diğer ikisini tamamlayan yeni bir fiziksel beyin parçası.

Bu konsepti düşünmek size sıkıntı verdiyse, Elon’ın sizin için haberleri var:

Bilgisayarınızı, telefonunuzu veya uygulamalarınızı elinizde bulundurduğunuzdan, bir anlamda dijital bir üçüncü derece katmanımız zaten var. Google üzerinden bir soru sorabilir ve anında bir yanıt alabilirsiniz. Herhangi bir kitaba veya herhangi bir müziğe erişebilirsiniz. Bir Excel dökümanı ile inanılmaz hesaplamalar yapabilirsiniz. Sadece bir dizüstü bilgisayarı olan bir kişi ellerinde hesap makinesi olan insanlarla doldurulmuş bir Empire State Binasını yenebilir. Timbuktu’daki biriyle ücretsiz olarak görüntülü sohbet edebilirsiniz. Bu eski zamanlarda sizin büyücü yaftasıyla yakılmanız için yeterli. İstediğiniz kadar sesli video kaydedebilir, bir milyon resim çekebilir, insanları etiketleyebilir ve ne zaman gerçekleştiğini belirtebilirsin. Sosyal medya aracılığıyla milyonlarca insanla aynı anda ücretsiz olarak iletişime geçebilirsin. Bunlar, Birleşik Devletler Başkanı’nın yirmi yıl önce sahip olmadığı inanılmaz süper güçler.

Sanırım şu anda insanların değerini bilmediği şey; zaten bir cyborg oldukları gerçeği. Yirmi yıl önce, hatta on yıl önce olduğundan çok farklı bir yaratıksın. Zaten farklı bir yaratıktın. Bunu, “ne kadar süre telefonunuzdan uzak durabilirsiniz?” gibi anket cevaplarında görebilirsiniz. Özellikle gençsen veya 20’li yaşlarındaysan, bir gün bile telefonunuzdan uzak kalmak acıtır. Telefonunuzu bir yerde unutursanız, hayalet uzuv sendromu gibi hissedersiniz. Sanırım insanlar zaten telefonları, dizüstü bilgisayarları, uygulamaları ve her şeyiyle birleştiler.

Bu gerçekten sindirmesi zor bir noktadır, zira bizler cyborg’lar gibi hissetmiyoruz. İşini yapmak için çeşitli cihazlar kullanan insanlar gibi hissediyoruz. Ancak internette, FaceTime’da veya bir YouTube videosundayken başkalarıyla etkileşim halindeyken dijital benliğinizi düşünün. “Dijital siz”, tamamen sizsiniz değil mi? Tek fark dijital ortmanda şahsen bulunmamanızdır; kendinizi sihirli güçler kullanarak, uzaktaki bir yere, ışık hızında, teller ve uydular ile elektromanyetik dalgalar yoluyla gönderiyorsunuz. Fark medium‘dur.

Dilden önce, sizin beyninizden benim beynime bir düşünce transfer etmek için iyi bir yol yoktu. Sonra ilk insanlar, ses tellerini ve kulaklarını dünyanın ilk iletişim cihazlarına ve havayı da ilk iletişim medium’una dönüştürerek dil teknolojisini keşfettiler. Birbirimizle konuştuğumuzda bu cihazları kullanıyoruz. Şöyle hareket eder:

Ardından bunu başka bir adımla kendi aracımızla ikinci bir cihaz katmanı icat ederek uzun mesafe konuşmamıza izin verecek şekilde inşa ettik:

veya belki:

Bu anlamda, telefonunuz ses telleriniz, kulaklarınız veya gözleriniz kadar “siz” dir. Bütün bunlar, düşünceleri beyinden beyne taşımak için kullanılan basit araçlardır; bu nedenle aletin elinizde, boğazınızda veya göz yuvalarınızda olmasıyla kim ilgilenir? Dijital çağ, bizi biyolojik kısımlarını kullanarak fiziksel çevreyle etkileşime giren fiziksel bir varlık ve dijital parçalar (dijital parçalarla dijital dünyayla etkileşime girmesine izin veren dijital bir yaratık) haline getirdi.

Fakat bunu böyle düşünmüyoruz, kafasında veya boynunda telefon veya kablolar bulunan birini cyborg olarak görüyoruz fakat elinde telefon tutan birini cyborg olarak görmüyoruz. Elon’un belirttiğine göre, bir cyborg’u cyborg yapan şey yetenekleridir – bu yeteneklerin kafatasının neresinden üretildiği değil.

Zaten bir cyborg’uz, zaten süper güçlerimiz var ve zaten hayatımızın büyük bir bölümünü dijital dünyada geçiriyoruz. Ve bunu böyle düşündüğümüz zaman, bizi o dünyaya bağlayan medium’u yükseltmenin ve geliştirmenin ne kadar açık bir ihtiyaç olduğunu anlarız. Elon’un beynimize girdiğinde gerçekleşeceğine inandığı sihir budur:

Zaten dijital olarak süper insansın. Değişecek şey sadece arayüz olacaktır: dijital geliştirmelerinize yüksek bant genişliği sağlayan bir arayüz. Mesele şu: Bugünün arayüzü, özellikle de çıktı açısından aslında geriye gitti. Eskiden, en sık rastlanan formda, çıktı on parmakla yazılırdı. Şimdi, sanki sadece iki-başparmak yazıyor. Bu çılgınca bir yavaş iletişim. Doğrudan sinirsel bir arayüzle onu birçok düzende büyütebilmeliyiz.

Başka bir deyişle, teknolojimizi beynimize yerleştirmek, cyborg olmanın iyi olup olmadığı konusu değil. Bizler zaten cyborg’uz ve cyborg olmaya devam edeceğiz – bu yüzden, ilkel, düşük bant genişliği olan cyborg’lardan modern, yüksek bant genişliğine sahip cyborg’lara yükselmek mantıklı olacaktır.

Bütün beyin arayüzü bu güncellemedir. Birincil ve ikincil katmanları kafaları içinde yaşayan ve üçüncü katmanları cebinde, elinde veya masalarında olan canlılardan; bizi üç katmanı bir arada yaşayan canlılara değiştirecek.

Hayatınız, şu anda okumak için kullandığınız cihaz da dahil olmak üzere cihazlarla doludur. Sihirbaz şapkası beyninizi cihaza sokar ve düşüncelerinizin başınızdan dijital dünyaya doğru gitmesini sağlar.

Bu sadece insan-bilgisayar iletişiminde devrim yaratmaz.

Şu anda insanlar birbirleriyle şu şekilde iletişim kuruyorlar:

Ve iletişim kurmayı öğrendimizden beri böyle devam ediyor. Fakat sihirbaz şapka dünyasında, bu iletişim daha çok şu şekilde olur:

Elion, Neuralink’in sihirbaz şapkası hedefleri hakkında konuşurken bant genişliğini her zaman vurgular. Arayüz bant genişliği, gelen görüntülerin HD olmasını, gelen sesin hi-fi olmasını ve motor hareketi komutlarının sıkı bir şekilde kontrol edilmesini sağlar; ancak iletişimde de büyük bir faktördür. Bilgi milkshake olsaydı, bant genişliği pipet genişliği olurdu. Günümüzde, iletişim-bant genişliği grafiği şuna benziyor:

Bu nedenle bilgisayarlar milkshake’i dev bir boru ile emebilir, insan düşüncesi geniş, kullanışlı bir pipet kullanırdı, dil ise sinir bozucu küçük bir kahve karıştırıcı pipet olurdu ve yazmak, bir şırınga iğnesi aracılığıyla bir milkshake içmeye çalışmak gibi olurdu.

Moran Cerf, sinir sisteminin farklı bölümlerinin gerçek bant genişliği hakkında veri topladı ve bu grafikte onları bilgisayar dünyasındaki eşdeğer bant genişlikleri ile karşılaştırdı:

Burada iletişim kurduğumuz yollarla düşüncelerimiz arasındaki bant genişliğindeki farklılığın (bu grafikte 30 bit/saniyede olduğu) yukarıdaki grafikten bile daha belirgin olduğunu görebilirsiniz.

Ancak beynimizi cihaz haline getirmek, şu minik pipetleri kesip:

hepsini buna dönüştürür:

Ve grafiği buna dönüştürüyor:

Hâlâ pipet kullanıyor olacağız, ancak çok daha büyük, daha etkili olanları kullanacağız.

Ancak bu sadece iletişim hızıyla ilgili değil. Elon’un da belirttiği gibi, iletişimin nüans ve doğruluğu ile de ilgili:

Beyninizin konuşma veya yazma denilen bu son derece düşük veri hızına sıkıştırmaya çalıştığı, kafanızda bir takım kavramlar var. Bu aslında dildir, beyniniz kavram aktarımında düşünce üzerine bir sıkıştırma algoritması uygular. Ve sonra da dinler ve geleni sıkıştırır. Ve bu da çok kayıplı bir süreçtir. Bunları anlamaya çalışırken, çözmek için uğraşırken, başkasının zihin durumunu, ne demek istediklerini anlamaya çalışırken eşzamanlı olarak diğer kişinin zihnini simültane etmeye çalışıyorsun. İki beyin arabiriminiz olsaydı, aslında başka biriyle sıkıştırılmamış doğrudan bir kavramsal iletişim kurabilirdiniz.

Bu mantıklı-nüans yüksek çözünürlüklü bir düşünceye benzer; bu da dosyayı sadece bir kahve pipetiyle hızlı bir şekilde aktarmak için çok büyük yapar. Kahve pipeti, nüans söz konusu olduğunda size iki kötü seçenek sunuyor: Bana iletmek istediğiniz nüanslı düşünce veya imgelemi gerçekten tasvir etmek için çok fazla kelime söyleyerek çok fazla zaman ayırın veya kısaca dili kullanarak zamandan tasarruf edin – ancak kaçınılmaz olarak başarısız olur. Etkiyi birleştirmek, dilin kendisinin düşük çözünürlüklü bir medium olması gerçeğidir. Bir sözcük basitçe düşüncenin bir yaklaştırmasıdır, ancak benzer ama farklı düşüncelerin bir kategorisinin tamamına itilebilir. Bir korku filmi izlersem ve bunu size kelimelerle anlatmak istersem, “korkunç” ya da “ürkütücü” ya da “ürpertici” ya da “yoğun” gibi birkaç basit düşük çözünürlüklü kelime “kovaları” ile kısıtlanırım. Bu filmle ilgili gerçek izlenimlerim çok spesifik olduğu ve gördüğüm başka bir filme benzemediğidir. Fakat dilin kaba araçları, beynimi “en yakın kovayı bulmaya” zorlar ve benim gerçek izlenimime en çok benzeyen kelimeyi seçer ve benden alacağınız en fazla bilgi budur. Fikrimi almayacaksınız- kovayı alacaksınız – ve şu anda o kovanın yaklaşık olarak nüanslı gösterimden hangisinin filmle ilgili izlenimime en çok benzediğini tahmin etmeniz gerekecek. Film hakkındaki “Korkunç” tanımımı, “korkunç” ile ilişkilendirdiğiniz, diğer korku filmlerini izlerken yaşadığınız kendi deneyiminize ve kendi kişilikinize dayanan yüksek çözünürlüklü, nüanssız bir düşünceye dek sıkıştıracaksınız. Sonuca göre, çeviri sırasında bir çok şey kaybolmuş olur – bu, düşük çözünürlüklü araçları kullanarak yüksek çözünürlüklü bir dosyayı hızlı bir şekilde düşük çözünürlüklü bir ortama aktarmaya çalıştığınızda tam olarak bekleyebileceğiniz şey. Bu nedenle Elon, dil veri aktarımını “kayıplı” olarak nitelendiriyor.

Bu kısıtlamalarla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz ve nüanslı görüntüyü daha iyi aktarmak veya nüanslı duyguyu daha iyi iletmek için müzik gibi daha kaliteli videoları biraz daha yüksek çözünürlüklü biçimlerle zamanla birlikte ekledik. Ancak kafalarımızdaki fikirlerin zenginliği ve benzersizliği ile iç düşüncelerimizin geniş bant genişliğine sahip pipetleri ile karşılaştırıldığında, insan-insan arasındaki tüm iletişim çok kayba uğradı.

İletişim olgusunu ne olduğu gibi düşününce – birbirleriyle bir şeyler paylaşmaya çalışan beyinler – iletişim tarihini şu şekilde görmezsiniz:

Bunun gibi görürsünüz:

Veya bu şekilde:

Gerçekten de, iletişimin ikinci büyük çağı olabilir. 100.000 yıllık Dolaylı İletişim Dönemi son anlarını yaşıyor olabilir. Zaman çizelgesini küçültürsek, son 150 yılda hızlı geliştirdiğimiz iletişim ortamımızın tamamı gelecekteki insanlara tek bir konsept gibi gözükecektir: 2. Çağ’dan 3. Çağ’a geçiş. Aşağıdaki zaman çizelgesini bölen çizgi üzerinde yaşıyor olabiliriz şu an.

Ve dolaylı iletişim, üçüncü parti gövde parçaları veya dijital parçalar gerektirdiğinden, İkinci Çağın sonu, fiziksel aygıtlar dönemi olarak tekrar gözden geçirilebilir. Beyninizin cihaz olduğu bir dönemde, etrafında bir şey taşımaya hiç gerek kalmayacaktır. Sadece vücudunuz ve isterseniz kıyafetleriniz olacak, hepsi bu.

Elon sihirbaz şapkalarını düşünürken, genellikle şunları düşünür: iletişim bant genişliği ve çözünürlük. Ve bir sonraki bölümde nedenini keşfedeceğiz.

Öncelikle, beyninizin bir cihaz olduğuna dair akıllara durgunluk veren konsepti inceleyelim ve bir sihirbaz şapka dünyasının nasıl olabileceği hakkında konuşalım.


Bunların hepsini düşündüğümüzde unutmamamız gereken bir şey var, bunlar muhtemelen sizi hiç şaşırtmayacak. Tıpkı insanların bir gecede Apple IIGS’den Tinder kullanmaya başlamadığı gibi beyninizde bir şeyler olmadan, kafanızdaki dijital üçüncül bir katmana giremeyeceksiniz. Sihirbaz Dönemi yavaş yavaş gelecek ve geçişin gerçekleşmesi zamanla olacak ve hepimiz teknolojiye alışacağız ve bize normal görünecek.

Bu noktayı destekleyen en büyük argüman, Sihirbaz Dönemi’nin çoktan başlamış olması ve sizin bunu henüz farketmediğiniz gerçeğidir. Kafatasında elektrotlarla dolaşan binlerce kişi var, bunlar koklear implantlar, retinal implantlar ve derin beyin implantları gibi erken BMI’lardan istifade ediyor.

Merdiven üzerindeyken önümüzdeki birkaç adımda, vücudun farklı bölümlerinde kayıp fonksiyonları düzeltmeye odaklanmaya devam edeceğiz – hayatlarını dijital beyin teknolojisi ile dönüştüren ilk insanlar engelli insanlar olacaktır. Özelleştirilmiş BMI’ler giderek daha fazla sakatlık şekline hizmet ettiğinden, beyin implantları konsepti saçaklardan çıkıp kendisi için alıştığımız bir şey haline gelecektir – aynen arkadaşınızın Lasik ameliyatı olduğunu söylediğinde çok olağan karşılamanız gibi.

Elon, ilk BMİ’lerin yardımcı olabileceği bazı insan türlerinden bahsediyor:

Teknolojinin ilk kullanımı inme sonucu oluşan beyin hasarlarını onarmak ya da bir kanser lezyonunu kesmek olacak. Motor korteksden kasların aktive edildiği yere kadar sinirsel bir yan yol sağlayarak, felç veya paraplejik insanlara yardımcı olabilir. Yaşlandıkça bellek problemleri yaşayan ve hafıza geliştirme yoluyla çocuklarının adlarını hatırlayamayan, yaşamın daha sonraki bir döneminde iyi işlev görmelerini sağlayacak insanlara yardımcı olabilir.

Dedesi ölümünden 5 yıl önce bunamaya yakalanmış biri olarak, bunu duymaktan heyecan duyuyorum.

Arayüz bant genişliği arttıkça günümüzde milyonlarca insanı engelli bırakan engeller tek tek sinek gibi düşmeye başlayacaktır. Tam körlük ve tam sağırlık kavramları – ister duyusal organlarda isterse de beyinde olsun – çoktan yola çıktı. Ve yeterli zamanla birlikte, mükemmel görüş veya işitme onarılabilir olacaktır. Daha önce bahsettiğimiz retinal implantlar, gözleri hasar görmüş insanlar içindir. Ancak körlük birçok insanın beyninde gerçekleşebilir. Bu alanda yapılan ilk çalışmalar, bir hastanın görsel korteksiyle doğrudan çalışmayı içeren bu körlük türü için yapılmakta.

Protez kollar, giden motor fonksiyonları ve gelen bir dokunuş hissi sağlayarak o kadar iyi çalışacaklar ki, felç ya da amputasyonların insanların yaşamları üzerinde küçük uzun süreli bir etkisi olacaktır.

Alzheimer hastalarında anılar genellikle kendileri kaybolmaz – sadece o anıların köprüsü kaybolur. Gelişmiş BMI’ler bu köprüyü geri yüklemeye ya da yeni bir köprü kurma görevine yardımcı olabilir.

Bu gerçekleşirken, BMI’ler özürlü olmayan kişilerin de istediği bir şey olarak ortaya çıkmaya başlayacak. İlk kullanıcılar muhtemelen çok zengin olacak. İlk cep telefonu kullanıcılarında olduğu gibi.

Gordon Gekko ve 1983’teki 2 kiloluk telefonu.

Bu Gordon Gekko, ve 1983’te kullandığı iki kiloluk cep telefonunun bugünkü karşılığı neredeyse 9,000 dolar. Bugün ise yaşayan insanların yarısından çoğu cep telefonuna sahip -ve hepsi Gordon Gekko’nunkinden daha iyi.

Cep telefonları daha ucuz ve daha iyi bir hale geldikten sonra, yeni, süslü ve fütüristik özellikleri gitti, her yerde bulunan yaygın ve sıradan bir cihaz haline geldi. Beyin arayüzleri ile de aynı yola yaklaştığımızda, işler çok daha güzelleşecek.

Elon, Ramez ve bir düzine sinir bilimci ile yaptığım görüşmelerden öğrendiklerime dayanarak, birkaç on yıl içinde dünyanın nasıl görüneceğine bakalım. Aşağıdaki gelişmelerin gerçek haline gelebileceği sırayı da içeren zaman çizelgesi belirsizdir. Ve elbette, aşağıdaki tahminlerin bazıları, bugünün insanları tam anlamıyla onları hayal bile edemeyeceğinden çok uzak gözükür.

Ancak, sayacağımız şeylerin büyük olasılıkla bir çoğu bir noktada gerçekleşecek ve bir çoğu belki de siz yaşarken gerçekleşecek.

Duyduğum tüm tahminlere baktığımızda, iki geniş kategoriye ayrılıyor gibiler: iletişim yetenekleri ve dahili geliştirmeler.

Sihirbazın Dönemi: İletişim

Motor iletişimi

Bu bölümdeki “İletişim”, insandan-insana veya insandan-bilgisayara anlamına gelebilir. Motor iletişimi insandan-bilgisayara-“uzaktan kumanda olarak motor korteks”e şeklinde algılanabilir, fakat inanılmaz derecede radikal versiyonu.

Gelecekteki birçok beyin arayüzü gibi, motorlu iletişim özürlüler için restorasyon uygulamaları ile başlayacak ve bu gelişme çabaları olasılıkları sürekli olarak ilerlettiğinde, teknoloji de engellilere yönelik olarak da genişletme uygulamaları yaratmak için kullanılacaktır. Bir felçlinin düşüncelerini biyonik bir uzuv taşımak için uzaktan kumanda olarak kullanmasına izin verecek teknolojiler herkesin düşüncelerini uzaktan kumanda olarak kullanmasına izin verebilir… herhangi bir şeyi taşımak için mesela. Aslında herhangi bir şey değil (telekinaziden bahsetmiyorum) -bir beyin uzaktan kumandasıyla kullanılacak herhangi bir şey. Ama Sihirbaz Dönemi’nde, buna benzer çok şey yapılacak.

Aracınız (ya da o dönemde ulaşım için insanlar artık ne kullanıyorlarsa) evinize kadar gelecek ve zihniniz araba kapısını açacaktır. Evin önüne gideceksin ve zihnin arabanın kilidini ve ön kapıyı açacak (bu noktadaki tüm kapılar motor korteks komutlarını alacak sensörlerle inşa edilecek). Kahve almayı düşüneceksiniz ve kahve makinesi bunu sizin için yapıyor olacak. Buzdolabına doğru ilerlediğinizde kapı açılacak ve ihtiyacınız olanı aldıktan sonra uzaklaşırken kapanacak. Yatma zamanı gelince, ısınmanın ve ışıkların kapanmasını istediğinize karar vereceksiniz ve bu sistemler bu kararı verdiğinizi hissedecekler ve kendilerini buna göre ayarlayacaklar.

Bu şeylerin hiçbiri için herhangi bir çaba veya düşünce sarf etmeyeceksiniz; hepimiz bunlarda çok uzmanlaşacağız ve bu cümleyi okumak için gözlerinizi hareket ettirdiğiniz gibi otomatik ve bilinçaltı şeklinde olacak her şey.

İnsanlar düşünceleriyle piyano çalacak. Ve bina inşaatı yapacak. Ve araçları yönlendirecek. Aslında, bugün, bir yerden bir yere giderken önünüzdeki yola bir şey atlarsa, nöro-bilimcilerin dediğine göre, bilincinizden önce beyninizin onu gördüğü ve tepki vermeye başlamış olmasıdır. Fakat arabayı kullananan beyniniz olduğunda, daha kaza olmadan siz manevra yapıyor olacaksınız.

Düşünce iletişimi

Yukarıda tartıştığımız şey budur; ancak düşünce görüşmelerini kafanızın içinde birbirinizin seslerini duyduğunuz normal bir dil konuşmasıyla eşleştirmek için doğal içgüdüye direnmelisiniz. Tartıştığımız gibi, sözler sıkıştırılmamış düşüncelerin sıkıştırılmış yaklaşıklarıdır, o halde neden buna mecbur kalasın ki? Bir film izlediğinizde, kafanız düşüncelerle dolar – ancak kafanızda sıkıştırılmış bir konuşma diyalogu oluyor mu? Muhtemelen hayır, sadece düşünüyorsun. Düşünce konuşmaları aynen öyle olacak.

Elon der ki:

Bir konsepti sizinle iletişim kursaydım, esasen uzlaşmacı telepatiye girerdiniz. Konuşmaya bir şeyler katmak istemediğiniz sürece, sözlü ifadeye ihtiyacınız olmaz, ancak konuşma, şu anda aklımızın alması zor bir seviyede kavramsal etkileşim şeklinde olacaktır.

İşte asıl konu bu – biriyle birlikte düşünmek nasıl bir şey gerçekten şu an bunu anlamamız zor. Çünkü denemek mümkün olmadı. Kendimizle ve başkalarıyla düşünce ve sembolik düşünce temsilleri aracılığıyla iletişim kurarız ve hayal edebileceğimiz tek şey budur.

Daha da garip olan, birlikte düşünen bir grup kavramıdır. Sihirbazlar Dönemi’nde beyin fırtınası yapan bir ekip şöyle gözükecektir:

Ve tabii ki, aynı odada olmaları gerekmiyor. Bu gerçekleşirken bu grup, dört farklı ülkede olabilirdi – görünürde hiçbir harici cihaz bulunmamaktadır.

Ramez, grupsal düşünmenin dünya üzerindeki olası etkileri hakkında şunları yazmış:

Bu tür iletişim, bilim adamları ve mühendisler birlikte daha akışkan bir şekilde çalışabildikleri için yeniliklerin gidişatı üzerinde büyük bir etkiye sahip olacaktır. Ayrıca, e-postaların, blogların ve Twitter’ın kamu söylemlerini birbiri ardına değiştirdiği gibi, kamusal alanda da dönüştürücü bir etkiye sahip olma olasılığı yüksektir.

Bugün işbirliği, kendi başına yapamadığı şeyleri yapabilmek için birlikte çalışan iki veya daha fazla beyin anlamına geliyor olması gerekiyordu. Ve çoğu zaman, bu oldukça iyi işliyor ancak dille olan “iletimde kaybolma” olgusunu düşündüğünüzde, grupsal düşünmenin ne kadar etkili olabileceğini göreceksiniz.

Elon’a düşünce iletişimini ilk duyduklarında herkesin aklına gelen ilk soruyu sordum:

“Ee, herkes ne düşündüğümü bilecek mi?”

Bana bunun olmayacağı garantisini verdi. “Siz istemediğiniz sürece, insanlar düşüncelerinizi okuyamayacak. Tıpkı konuşmak için ağzına açmazsan, konuşamayacağın gibi”.

Ayrıca bir bilgisayarla da birlikte düşünebilirsiniz. Sadece bir emir vermek için değil aynı zamanda bir şeyi bilgisayarla beyin fırtınası yapmak için. Sen ve bir bilgisayar birlikte bir şeyler üzerinde strateji geliştirebilirsiniz. Birlikte bir müzik besteleyebilirsiniz. Ramez, bir bilgisayarı bir hayal gücü ortak çalışanı olarak kullanmaktan bahsetti: “Bir şey hayal ediyorsunuz ve fiziksel modelleri daha iyi öne çıkarıp analiz edebilen bilgisayar kısıtlamaları doldurabiliyordu ve bu da geri bildirim almanıza izin veriyor olacak”.

İnsanlar, özellikle düşünce iletişimini duyduğunda ortaya çıkan bir endişe de potansiyel bir bireysellik kaybıdır. Bu bizi her bir bireysel beyinde tek bir arı gibi mükemmel bir kovan zekası yapar mı? Neredeyse genelinde, konuştuğum uzmanlar bunun tam tersi olacağına inanıyor. Bize hizmet ettiğinde bir işbirliği içinde hareket edebilirdik, ancak teknoloji bugüne kadar insan kişiliğini geliştirdi. Bugün insanlar için kişiliğini ifade etmenin, 50 veya 100 ya da 500 yıl öncesinden ne kadar kolay olduğunu düşünün. Bu eğilimin daha fazla ilerleme ile devam etmeyeceğine inanmak için hiçbir neden yok.

Multimedya iletişimi

Düşünce iletişimine benzer, gördüğünüz bir rüyayı veya bir müziği veya başka bir şeyi başkasının kafasına ışınlayarak sanki bir bilgisayar ekranındaymış gibi göstererek açıklamanızın ne kadar kolay olacağını hayal edin. Ya da Elon’un dediği gibi, “Bir çiçek demeti düşünebilir ve bunun ne olduğunu kafamda çok net bir şekilde görebilirim. Bu çiçeklerin buketine benzeyen şeylerin bir miktarına bile sahip olmanız için ise kullanmanız gereken çok fazla kelime var.”

Bir mühendis ya da mimar ya da tasarımcı ekibi, kafalarındaki vizyonu ve fikirleri kağıt üzerinde eskizler çizmek yerine bir ekrana yansıtabilselerdi ve diğerleri de akıllarıyla onu destekleyebilselerdi, yeni bir köprü ya da yeni bir bina ya da yeni bir elbise ne kadar hızlı planlanırdı.

Mozart, kafasındaki müziği kağıda dökebiliyor olsaydı kaç tane senfoni yazabilirdi? Dışarıda yeteneklerini ortaya çıkaracak kadar müzik alet çalmayı hiç öğrenememiş kim bilir kaç tane Mozart var?

Geçen gün bu sevimli kısa filmi izledim ve videonun altında yaratıcısı Felix Colgrave, videonun yapımının iki yıl sürdüğünü söylüyordu. Belki birkaç on yıl içinde, Felix’in kafasından geçenleri canlı akış ile izleyebileceğim.

Duygusal iletişim

Duygular, kelimelerin doğru bir şekilde tanım yapabilmek için yetersiz donanımlı olduğu kavramının tipik bir örneğidir. On kişi “üzgünüm” dese, aslında on farklı şey demektir bu. Sihirbazlar Dönemi’nde, muhtemelen, insanlar tarafından hissedilen belirli duyguların, görünüşleri veya mizah duyguları kadar o insana özgü bir şey olduğunu çok çabuk öğreneceğiz.

Bir kişi diğer kişiye yalnızca hissettiklerini ilettiğinde bu bir iletişim olarak işe yarayabilir, diğer kişi duygusal merkezinde bu duyguya erişebilir. Artan empati geleceği için en belirgin etkidir bu. Ancak duygusal iletişim, eğlence gibi seyler için de kullanılabilir; örneğin bir film, seyircilere, -doğrudan limbik sistemlerine- hissetmeleri istenilen belirli duygularla aktarılabilir.

Duyusal iletişim

Bu çok yoğun bir konu.

Şu anda, kafanızdaki “hoparlör” için (işitsel korteksiniz) girdi olarak işlev görebilen iki mikrofon, iki kulağınızdır. Kafanızdaki projektöre bağlanabilen iki kamera -görsel korteksiniz- iki gözünüzdür. Hissedebildiğiniz tek duyumsal yüzey cildinizdir. Tat deneyimine izin veren tek şey dilinizdir.

Fakat aynı şekilde bir implant’ı, örneğin, birinin kokleasına (aşağı doğru) işitme korteksine farklı bir mikrofon bağlayabiliriz; bu yolla, sihirbazınızın şapkasına duyusal girdi bilgisi akışını kablosuz olarak sağlayabiliriz; her yerden ve neredeyse duyusal kortekslerin içine, vücudun duyusal organlarının yaptığı gibi kanalize edebiliriz. Gelecekte, duyu organları, duyularınıza girdilerin yalnızca bir seti olacak ve duyularımızın erişebileceği şeylerle karşılaştırılacak.

Peki ya çıktı ne olacak?

Şu anda, kulak girişlerinizin oynatabildiği tek hoparlör işitsel korteksinizdir. Yalnızca göz kameralarınızın neler yakaladığını görebilir ve yalnızca cildinize dokunan şeyleri hissedebilirsiniz – çünkü yalnızca bu girdilerin kablolandığı belirli kortekse erişebilirsiniz. Sihirbaz şapkasıyla beyninizin bu giriş sinyallerini kafanızdan dışarıya çıkarması çok kolay olurdu.

Böylece sensör giriş yetenekleri ve duyusal çıkış yeteneklerine sahip olacaksınız. Bu, her türlü inanılmaz ihtimalleri ortaya çıkaracaktır.

Güzel bir yürüyüşe çıkmak ve kocanıza güzel bir manzara göstermek istediğinizi düşünelim. Sorun değil – sadece ona beyin bağlantısını kurma talebinizi gönderin. Kabul ettiğinde, retina beslemesini görme korteksine bağlayın. Şimdi onun vizyonu gözlerinizin gördüğü şeylerle sanki oradaymış gibi doludur. Diğer duyuları tam resmi almasını ister, böylece siz bunları bağlarsınız ve şu anda şelaleyi uzaktan duyuyor ve esintiyi hissediyor ve bir böcek kolunuza düştüğünde ağaçları kokluyor ve atlıyor. Siz ikiniz, manzara hakkında beş dakikalık bir diyalogu paylaşıyorsunuz – en sevdiğiniz parçaları, size hatırlattıkları vs. Bütün bunları 30 saniyelik bir düşünce oturumunda yapıyorsunuz. Üzerinde çalıştığı işe geri dönmesi gerektiğini söylüyor; görüş alanının dışındaki duyu bağlantılarını kesiyor; görüş alanının yanında küçük bir resimli bir ekrana indirerek daha fazla bilgi edinebiliyor. Zaman zaman ekranı izliyor.

Bir cerrah elinde tutmak yerine motor korteks sayesinde bir makine neşterini kontrol edebilir ve bu neşterden duyu girdisi alabilir, böylece onu onbirinci parmak gibi hisseder. Sanki parmaklarından birisi bir neştermiş gibi olurdu ve herhangi bir alet tutmadan ameliyatı çok daha ince kontrol ile yapabilirdi. Zorlu bir operasyon gerçekleştiren tecrübesiz bir cerrah, çalışmalarını gözlerinden izlemeleri ve ona talimat veya tavsiyelerini iletmeleri için birkaç mentorunu sahneye getirebilir. Ve eğer bir şeyler gerçekten ters giderse, biri “direksiyonu alabilir” ve ellerini kontrol altına alabilmek için motor korteksini onun çıkışlarına bağlayabilir.

Elbette ekranlara artık ihtiyacınız kalmaz-çünkü sadece görsel korteksinizde sanal bir ekran oluşturabilirsiniz. Veya tüm duyularınızla bir VR (sanal gerçeklik) filmine atlayabilirsiniz. VR hakkında konuşmuşken, Oculus Rift’in yapımcısı olan Facebook da buna dalıyor. Mark Zuckerberg’le VR hakkında yapılan bir röportajda, bir noktada konuşma BMI’lara döndü. Dedi ki: “Dokunma size bilgi verir ve bu biraz dokunsal geribildirimdir. Uzun vadede elimizde hiçbir denetleyiciye sahip olmaktan hoşlanmayacağımız belli değil ve belki düğmelere basmak yerine sadece bir şeyler düşünüyor olacağız”

Duyusal girdi kaydetme özelliği, anılarınızı kaydedebilmeniz ya da paylaşabilmeniz anlamına gelmektedir. Veya onları canlı deneyimler olarak oynatabilirsiniz. Başka bir deyişle, bu Black Mirror bölümü muhtemelen gerçekleşecektir.

Bir NBA oyuncusu, oyundan önce hayranlarına bir canlı yayın davetiyesi yollayabilir; bu da oyun oynarken gözleri ve kulaklarıyla görüp duymasını sağlar. Kaçıranlar daha sonra kaydına bakabilirler.

Daha sonra tekrar zevk almak için harika bir cinsel deneyiminizi buluta kaydedebilir veya çok gizliniz saklınız yoksa, deneyim kazanmak için bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. (Söylemeye gerek yok, porno endüstrisi dijital beyin dünyasında adeta patlayacaktır.)

Günümüzde, YouTube’a girebilir ve hemen hemen her şeyi birinci elden ücretsiz olarak izleyebilirsiniz. Böyle bir şey, George Washington’ın aklını alırdı- ancak Sihirbazlar Dönemi’nde neredeyse her şeyi özgürce yaşayabileceksin. Fantezi deneyimlerin sadece zengin insanlara sınırlı olduğu günler sona erecek.

Belki oyuncu beyin hasarları gibi sakatlıkların önüne geçmek için NFL oyunun kurallarını değiştirir; örneğin oyuncuların biyolojik bedenleri kenarda dururken; motor kortek kontrolü altında olan ve gözleri ve kulakları görüp duyan yapay bir vücutla oynarlar. Bu fikri sevdim açıkcası. Bir bakıma, oynamak için hala harika bir atlet olmanız gerekir, çünkü büyük bir sporcuyu büyük yapan şeylerin çoğu motor korteks, kas hafızası ve karar verme yöntemidir. Fakat büyük bir atlet olmanın diğer bileşeni – fiziksel bedenin kendisi – şimdi yapay olacak.

Devam edebilirim. Sihirbaz şapka dünyasındaki iletişim olanakları, özellikle onları birbirinizle birleştirdiğinizde, sonsuz ve akıl almaz bir eğlencedir.

Sihirbazın Dönemi: İç Kontrol

İletişim -beyninize giren ve çıkan bilginin akışı- büyücünüzün şapkasının size hizmet edebileceği tek yol budur.

Bütün beyin arayüzü beyninizin herhangi bir bölümünü herhangi bir şekilde uyarabilir; bu, yukarıdaki tüm iletişim örneklerinin yarısı için bu yeteneğe sahip olması demektir. Ancak bu yetenek beyniniz üzerinde yepyeni bir kontrol seviyesi de verir. Geleceğin insanlarının yararlanabilecekleri bazı yollar şunlardır:

Kafanındaki savaşı her iki taraf için de kazan

Çoğu zaman, kafamızın içindeki prefrontal korteks ve limbik sistemimiz arasındaki savaş, her iki tarafın da bizim için en iyisini yapmaya çalıştıkları gerçeğine geliyor – sadece limbik sistemimiz bizim için en iyi olan konusunda yanlıştır çünkü halen 50.000 yıl önceki bir kabilede yaşadığımızı düşünüyor.

Dokuzuncu Starburst şekerlemenizi üst üste yemenizi sağlayan limbik sisteminiz bunu sırf size gıcık olduğu için yapıyor değil aslında, bunu yapıyor çünkü; A) tatlı ve yoğun çiğnenmiş herhangi bir meyve kaloride çok zengin olmalı diye düşünüyor ve B) önümüzdeki dört gün boyunca bir daha yemek bulma imkanı olmayabilir, bu nedenle fırsat varken yüksek kalorili yiyecekler depolamak iyi bir fikirdir.

Bu arada, prefrontal korteksiniz “NEDEN BUNU YAPIYORUZ” diyip korku içinde izlemekte.

Ancak Moran, iyi bir beyin arayüzünün bu sorunu çözebileceğine inanıyor:

Bir çikolatalı kek yediğimizi düşünelim. Yeme sırasında veriyi bilişsel araçlarımıza göndeririz. Bu veriler, pastanın keyfini çıkarır. Keyif, kekte değil, kendi içinde sinirsel deneyimlerimizde. Duyusal arzumuzun (kek tecrübesinin) altında yatan hayatta kalma amacından (beslenme) ayrıştırılması yakında bizim elimizde olacak.

“Duyusal ayrıştırma” kavramı, içinden çıkabilseydik çok mantıklı olurdu. Sağlıksız yemek yemenin keyfini vücuduna sağlıksız yemek sokmadan alabilirsin. Bunun yerine, Moran şöyle diyor; vücudunuza “genomlara, mikrobiyal maddelere veya diğer faktörlere dayalı olarak her kişi için özelleştirilmiş beslenme girdileri” girebilir.

Aynı prensip, cinsel ilişki, uyuşturucu, alkol ve insanları belaya sokan ya da başka türlü sorunlar yaşayan diğer şeylere de uygulanabilir.

Ramez Naam zamanla ilgili olarak bir beyin arayüzünün disiplin savaşımızı kazanmamıza nasıl yardımcı olabileceği hakkında konuşur:

Beyindeki doğru merkezleri uyarmanın uykuya veya uyanıklığa, açlığa veya doymaya, kolaylığa veya uyarıya neden olabileceğini, bir düğmenin açılıp kapanışı kadar hızlı olacağını biliyoruz. Siri: Beni 7: 30’a kadar uyut, sadece yüksek öncelikli bir şey olursa uyandır ve öğle vakti yemek için acıktır beni. Vücudun şeker isteğini geri çevir.

Duygudurum bozukluklarını kontrol altına al

Ramez, bilimsel kanıtların büyük kısmının, ruh hallerinin ve rahatsızlıkların beyindeki kimyasalların yaptıklarına bağlı olduğunu da vurguladı. Şu anda, biz bu kimyasalları değiştirmek için ilaçlar kullanıyoruz ve Ramez, direkt sinir uyarısının neden daha iyi bir seçenek olduğunu açıklıyor:

İlaç beynin içine girer ve sonra rasgele yayılır ve beynin her yerinde çalışan her reseptöre çarparak yayılır. Buna karşın sinirsel arayüzler, aynı anda sadece bir alanı uyarabilir, gerçek zamanlı olarak ayarlanabilir ve olanlarla ilgili bilgi taşıyabilir.

Beynimizde neler olup bittiğini daha iyi kontrol altına alabildiğimizde depresyon, anksiyete, OKB ve diğer bozuklukları ortadan kaldırmak kolay olabilir.

Duyularınla ​​oyna

Bir köpeğin duyduklarını duymak ister misin? Bu kolay. Duyabildiğimiz ses aralığı, kokleanın boyutlarıyla sınırlıdır; ancak, kulak aralığının dışındaki sahalar doğrudan işitsel sinirize gönderilebilir.

Ya da belki de yeni bir his istiyorsun. Kuş gözlemciliğine bayılıyorsun ve yakınında bir kuş olduğunda onu hissettmek istiyorsun. Böylece, ısı sinyalleri ile kuş yerlerini tespit edebilen bir kızılötesi kamera satın alıyorsun ve beyin arabirimine bağlıyorsun; beyin arayüzün belirli bir yolla nöronları uyararak seni kuşun varlığıyla uyarır ve yerini bildirir. Seni uyarırken ne yaşayacağını tarif edemiyorum, bu yüzden yalnızca “hissetmek” veya “görme” gibi kelimeleri kullanıyorum çünkü yalnızca sahip olduğumuz beş duyguyu hayal edebiliyorum. Fakat gelecekte, yeni ve kullanışlı duyular için daha fazla kelime olacaktır.

Belki de ağrı gibi bazı hisleri kapatabilirsiniz. Ağrı, bir şeyler yapmamız gerektiğini söyleyen bir beden dilidir, ancak gelecekte bu bilgiyi daha az tatsız biçimde almaya başlayabiliriz.

Bilgilerinizi arttırın

Fareler üzerindeki deneylerden elde edilen kanıtlar, bazı nöronları uzun vadeli bir bağlantı kurmaya hazırlamak suretiyle sadece bir beynin ne kadar hızlı öğrenebildiğini (bazen 2x veya 3x) gösteriyor.

Beyniniz aynı zamanda dünyadaki tüm bilgilere her zaman erişebilir. Ramez’le bulutta bilgiye erişmenin nasıl işleyeceği hakkında konuştum. Bunu dört katmana ayırdık; her biri sonuncudan daha gelişmiş bir beyin arabirimi gerektiriyor:

Seviye 1: Bir gerçeği bilmek istiyorum. Bulut üzerinde bu bilgiyi çağırıyorum-beynimle bir şeyler taramak gibi bir şey ve metnin cevabı aklımın gözünde görünüyor. Temelde yaptıklarımın hepsi kafamda oluyor.

Seviye 2: Bir gerçeği bilmek istiyorum. Bulutta bulmaya çalışıyorum, bir saniye sonra birden biliyorum. Hiçbir okuma söz konusu değil -belki de hafızamdan çağırdığım bir şeydi.

Seviye 3: İstediğim gerçeği yalnızca istediğim anda bilmek istiyorum. Buluttan mı yoksa beynimde mi depolandığından bile emin değilim. Temel olarak tüm bulutu beynim gibi görebilirim. Tüm bilgiyi bilmiyorum ama bir şeyi bilmek istediğim an sanki hep oradaymış gibi sorunsuz ve hızlı bir şekilde bilincime indiriyorum.

Seviye 4: Sadece gerçekleri bilmenin ötesinde, istediğim her şeyi karmaşık bir şekilde anlayabilirim. Moby Dick örneği mesela. Moby Dick’i buluttan hafızamın içine indirebilir miyim, sonra birdenbire bütün kitabı okumuş gibi olur muyum?

Ramez, bunların dördünün yeterli zamanla mümkün olacağını düşünüyor, ancak dördüncü bölümün, olsa bile, çok çok uzun zaman alacağını düşünüyor.

Dolayısıyla beyninize sihirbaz şapka takmakla ilgili yaklaşık 50 tane keyifli şey var. Şimdi de can sıkıcı noktalara bakalım.

Sihirbaz şapkaları hakkındaki korkunç şey

Her zaman olduğu gibi, Sihirbaz Dönemi dünyayı dolaşırken, dünyanın kötüleri her şeyi mahvetmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır.

İşte berbat olabilecek bazı şeyler:

Troller, daha iyi bir manevra gücüne sahip olabilirler. Dünyanın troll tipi kişilikleri, internet çıktığından beri bir manevra gücüne sahipler. Gerçekten ne kadar şanslı olduklarına kendileri de inanamıyorlar. Fakat beyin arayüzleri ile, daha da manevra gücüne sahip olacaklar. Birbirinize daha fazla bağlı olmak iyi bir şeydir, fakat her türlü insana daha fazla maruz kalmanın sonucu olarak empatiyi artıracaği gibi çok kötü şeyler de olabilir. Tıpkı internet gibi. Kötü adamların nefret yaymak veya nefret dolu koalisyonlar kurmak için daha fazla şansı olacak. İnternet, ISIS için bir devlet kuşuydu ve beyin bağlantılı bir dünya daha da yararlı bir işe alım aracı olacaktır.

Bilgisayarlar çökebilir. Bug’lar, virüsler var. Ve normalde bu dünyanın sonu değil, çünkü yeniden başlatmayı deneyebilir ve eğer gerçekten çok bozulduysa, yeni bir tane alabilirsiniz. Ama yeni bir kafa alamazsınız. Burada çok çok fazla önlemlerin alınması gerekecek.

Bilgisayarlar saldırıya uğrayabilir. Düşüncelerinize, duyusal girdilerinize ve anılarınıza erişebiliyorlar. Zor zamanlar.

Bilgisayarlar hacklenebilir. Son bölümde, beynimden bilgi çalmak için korsanlıkla çalışan kötü adamları düşünüyordum. Ancak beyin arayüzleri de bilgi yerleştirebilir. Zeki bir bilgisayar korsanı, düşüncelerinizi veya oylarınızı veya kimliğinizi değiştirebilir veya normalde hiç düşünmeyeceğiniz korkunç bir şey yapmak isteyebilir. Ve bundan haberdar bile olmazsın. Olası en karanlık senaryo, aslında düşüncelerini değiştirerek milyonlarca insanı davalarına katılmaya teşvik eden bir ISIS tipi organizasyon olacaktır. Bu kesinlikle bu yazıdaki en korkunç paragraf. Hadi buradan gidelim.

Neden Sihirbaz Dönemi bir sürü pislik olsa bile iyi bir şey olacak

Fizik gelişmeleri kötü adamların nükleer bomba yapmalarına izin verir. Biyolojik gelişmeler kötü adamların biyolojik silahlar yapmalarına izin verir. Otomobil ve uçakların icadı, yılda bir milyondan fazla kişiyi öldüren kazalara yol açtı. İnternet, sahte haberlerin yayılmasını sağladı, bizi siber saldırılara karşı savunmasız yaptı, teröristlerin işe alım süreçlerini kolaylaştırdı ve yırtıcıların gelişmesine izin verdi.

ve-

İnsanlar bilim anlayışımızı tersine çevirmeyi, okyanuslarda gemiler ve karada at sürme günlerine geri dönmeyi mi yoksa internetten kurtulmayı mı tercih edecek?

Muhtemelen değil.

Tamam, bazı insanlar internetten kurtulurlardı.

Yeni teknoloji her zaman gerçek tehlikelerle birlikte gelir ve her zaman birçok insana zarar verir. Ama aynı zamanda her zaman zarar görenden daha çok insanlara yardım ettiği görülüyor. Gelişen teknoloji hemen hemen her zaman net bir pozitiflik gösterir.

İnsanlar ayrıca yeni teknoloji kavramından da nefret etmeyi seviyorlar – çünkü sağlıksız olduklarını ve bizi daha az insan yaptığını düşünüyorlar. Ancak, aynı kişilere, eğer seçenek verilirse, George Washington’un zamanına ya da kadınların ve etnik azınlıkların bugünkü dünyadan çok daha az haklara sahip olduğu, bugüne oranla çok daha fazla insan okuryazar olmadığı ve yoksulluk sınırının altında bugünkünden çok daha fazla insanın yaşadığı, çok sayıda insanî acımasızlık işlendiği zamanlara geri dönmeyi düşünmezlerdi. Teknoloji için çok minnettar insanlara benziyorlar aslında. Ve yine de görüşleri devam ediyor – teknoloji hayatlarımızı mahvediyor, eski insanlar daha bilgeydi, dünyamız boka batıyor vs.. Bu konuda yeterince düşündüklerini sanmıyorum.

Sihirbazın Devri’nin tehlikelerinin uzun bir listesi ne olacağı konusunda konuşurken; onların berbat olacağını ve acımasız zulüm ve felakete dönüşürken berbatlıklarını sürdüreceklerini söyleyebiliriz. Ancak, daha iyi bir grup savaşı kazanacak ve dev bir “beyin güvenliği” endüstrisi doğacak. Bahse girerim, eğer seçenek verilirse, Sihirbazlar Dönemi’ndeki insanlar bir saniye için bile 2017’ye geri dönmeyi düşünmeyeceklerdir.


Zaman Çizelgesi

Bütün uzmanlar bir konuda birbiriyle çelişkide olunca insanlığın neler olup bittiğine dair fikri olmadığına emin oluyorum. Bakınız: Fermi Paradoksu.

Sihirbaz Çağına giden yolun zaman çizelgesi işte yukarıdaki o zamanlardan biridir.

Konuşmalarımızda zaman çizelgesi üzerinde geniş bir görüş yelpazesi oluştu. Bir sinirbilimci, ölmeden bütün beyin arayüzüne sahip olacağını öngördü. Mark Zuckerberg şunları söyledi: “25 yılda bilgisayarlara düşünme yönünde ilerleme kaydedemediysem oldukça hayal kırıklığına uğrayacağım”. Uzun vadeli bir tahmin, rahatsızlıktan başka nedenlerle BMI yüklemeye başlayan insanların 50 yıl boyunca gelmeyeceğini ve kitlesel kabulün daha da uzun süreceğini düşünen Ramez Naam’dan geldi.

“Umarım yanılıyorum” dedi. “Umarım Elon bu eğriyi büker”

Elon’a zaman çizelgesini sorduğumda şöyle dedi:

Bence bu, engelli olmayanlar tarafından kullanılabilir olmaktan yaklaşık 8 ila 10 yıl uzakta … Bunun, düzenleyici onay zamanlamasına ve cihazlarımızın özürlü insanlar için ne kadar iyi çalıştığına bağlı olduğuna dikkat etmek önemlidir.

Başka bir tartışma esnasında ona neden biyoteknolojinin bu dalına girdiğini ve genetiğe girmediğini sorduğumda, şöyle cevap verdi:

Genetik çok yavaş, sorun bu. Bir insanın yetişkin olması için yirmi yıl gerekiyor. O kadar zamanımız yok.

Bu meydan okuma üzerinde çalışan birçok insan bunu yapmak için çok farklı motivasyona sahiptir ancak nadiren aciliyet tarafından motive olmuş insanlarla konuştum.

Elon’un Sihirbaz Dönemine girme aciliyeti Neuralink bulmacasının son parçasıdır. Doldurmamız gereken son kutu:

Elon’un şirketlerinde “hedefin sonucu” vizyonuyla yola çıktığı daima belli oluyor: şirketin hedefini insanlığın daha iyi geleceği ile ilişkilendiren parça. Neuralink durumunda ise, anlamak için çok fazla ağaç tırmanışı gerektiren bir parça. Ancak, buradan bakınca, yolun sonuna varmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz.

Bölüm 6: Büyük Birleşme

Uzaylı bir gezginin yeni bir yıldızı ziyaret ettiğini ve bu gezegeni çevreleyen üç gezegen bulduğunu, bunların hepsinde hayat olduğunu hayal edin. İlki, Dünya’nın M.Ö. 10 milyonda olduğu dönem. İkincisi, M.Ö. 50.000’deki Dünya ile aynı. Üçüncüsü ise, MS 2017’deki Dünya ile aynıdır.

Uzaylı, ilkel biyolojik yaşam konusunda uzman değil, birbirine bakan üç gezegenin etrafında teleskopla dönüyor. Birincisinde, çok sayıda su, ağaç ve dağ ve hayvan hayatının bazı küçük işaretlerini görüyor. Afrika ovası üzerinde bir sürü fil ve okyanus yüzeyinde atlayan bir grup yunus görüyor.

İkinci gezegene doğru ilerliyor ve etrafına bakıyor. Daha fazla yaratık, çok fazla farklı değil. Yeni bir şey fark ediyor – ara sıra hafifçe titrek ışık noktaları geliyor.

Sıkılmış halde, üçüncü gezegene doğru ilerliyor. Vay. Toprakların üstünde dolaşan uçakları, üzerlerinde yükselen binalardan oluşan geniş arazileri, denizlere serpilmiş çeşitli gemileri, kıtalara yayılan uzun demiryollarını ve uzay gemisinin hemen önünde uyduları görüyor.

Eve dönünce bulduğu şey hakkında bir rapor hazırlıyor. “İlkel yaşamı olan iki gezegen ve akıllı yaşamı olan bir gezegen.”

Bunun neden onun raporunun sonucu olduğunu anlayabiliyoruz, ama aslında yanlış yaptı.

Aslında, garip olan ilk gezegendi. Hem ikinci hem de üçüncü gezegenlerde akıllı bir hayat var. Planet 2’den yeni doğmuş bir bebeği kaçırıp Planet 3’te bir yenidoğanla takas edebilecek kadar eşit ve her ikisi de diğerinin gezegeninde normal insan olarak sorunsuz bir şekilde büyüyecekti. Aynı insanlar.

Peki bu nasıl olabilir ki?

İnsan Devi. Başka nasıl olacak.

Neden insanlardan çok etkilenmediğinizi ama yine de insanlığın başarılarıyla uçtuğunuzu merak ettiniz mi?

Çünkü insanlar hala derinliklerinde Gezegen 2’deki insanlardırlar.

Bir bebeği bir grup şempanzeye götürüp onlardan büyütmelerini isteyin, Tarzan gibi, ormanda nasıl gezileceğini, ağaçlara tırmanıp yemek yiyip mastürbasyon yapacağını bilecektir. Her birimiz böyleyiz aslında.

İnsanlık ise, bereketli, muazzam bilgili binyıllar boyundaki 7.5 milyar nöronlu Dev’dir. Ve Gezegen 3’ü kurandır.

Dilin keşfi her bir insanın beynini ölümünden önce bilgi yığınına dökmesine izin verdi ve kazık bir kule haline geldi ve bir güne dek büyüdü ve büyüdü, bize bir medeniyet inşa eden büyük bir Dev’in beyni oldu. İnsan Devi her zamankinden daha çok şeyler icat ediyor, zamanla onunla daha da iyileşiyor. Sadece değer yaratma arzusu ile hareket ederek, Dev şimdi eşi benzeri görülmeyen bir hızda ilerliyor – bu yüzden tarihte benzeri görülmemiş ve tamamen anormal bir zamanda yaşıyoruz.

Tam anlamıyla iki geniş iletişim çağı dönemi arasında yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Gerçek şu ki, çok fazla tarihi zaman çizelgesi sınırları üzerinde göründük. 1000 yüzyıllık insan yaşamının ardından 3.8 milyar yıllık Dünya yaşamının ardından, bu yüzyılda, Dünya hayatı Tek Gezegensel Dönem’den Çok Gezegensel Döneme sıçrayacak gibi gözüküyor. Bu yüzyıl, Dünya’da yaşayan bir türün sonunda genetik şifreyi evrim güçlerinden koparıp kendini yeniden programlamayı öğreneceği yüzyıl olabilir. Günümüzde yaşayan insanlar, biyoteknolojinin nihayetinde insanın ömrünü doğanın iradesinden alıp, her bireyin iradesine teslim ettiği ana tanık olabilir.

Dev İnsan, tamamen yeni bir seviyeye ulaştı – 3,8 milyar yıllık dönemi deviren türden bir güç – bizi hayal edilemeyecek değişikliğe yol açacak çok devrilme noktalarının eşiğinde konumlandırıyor. Ve uzaylı arkadaşımız, günün birinde 2100 yılındaki dünyamıza benzeyen dördüncü bir gezegen bulursa.. bu gezegenin Gezegen 3’e hiç benzemeyeceğine emin olabilirsin.

Umarım gezegen 3’ü sevdiniz, çünkü onu terkediyoruz. Gezegen 4, sevsek de sevmesek de şu an gittiğimiz yerdir.


Elon Musk’un yaptığı her şeyin arkasındaki ana motivasyonu özetlemek istersek, oldukça basit olurdu:

Bizi Gezegen 4’e hazırlamak istiyor.

Büyük resmin içinde yaşıyor. Bu yüzden olağandışı bir hayalperest. Ayrıca endişeli.

Bu, Gezegen 4’ün kesinlikle kötü bir yer olduğunu düşündüğünden değil; kötü bir yer olabileceğini ve bugün yaşayan neslin, tarihteki ilk gerçek ve ekstrem varoluş riski ile yüzyüze kalacağını düşünüyor.

Aynı zamanda, günümüzde yaşayan insanlar, ölüm ve vergilere bile meydan okuyan gerçek bir ütopik gelecek için gerçekçi umuduyla yaşayabilen ilk kişilerdir. Gezegen 4 vaat edilen topraklar olabilir.

Resme geri çekilip yukarıdan baktığınızda, bahis miktarının ne kadar yüksek olduğunun farkına varırsınız.

Ve sonuç şansın elinde değildir – Dev İnsan’ın kaprisindedir. Gezegen 4 sadece Dev İnsan onu inşa ettiği için geliyor. Ve geleceğin cennet ya da cehennem gibi bir şey olması tamamen Dev’in yaptığı şeylere bağlı – belki önümüzdeki 50 yıl içinde belki sadece önümüzdeki 50 yıl içinde, ya da 25 yıl içinde..

Ve asıl talihsizlik de şu; Dev İnsan Gezegen 4’e mümkün olan en güvenli geçiş olasılığını en üst düzeye çıkarmak için optimize edilmemiştir – Gezegen 4’ü olabildiğince çabuk, ve her ne şekilde olursa olsun inşaa etmek için optimize edilmiştir.

Bütün bunları anlayan Elon, Dev İnsan’ın motivasyonunu insanların uzun vadeli çıkarlarına çalışacak hale getirmek için etkilemeye adadı. Varoluşçu risk birdenbire doğrudan her insanın gözünün önünde gerçekleşmediği sürece, Dev İnsan’ı motive etmenin mümkün olmadığını bilir; bu yüzden Dev İnsan’a evcil bir hayvan gibi davranır.

Köpeğinizin oturmasını isterseniz, oturma komutuyla ödül kazanmayı ilişkilendirilirsiniz. Dev İnsan için ödül: hem arz hem de talebi aynı anda patlayan olgun yeni bir endüstri.

Elon, Dev İnsan köpeğinin karbon döngüsüne sürekli olarak eski, derin gömülü karbon ekleyerek zemine işediğini gördü ve Dev’i zemine işemekten vazgeçirmek yerine (birçok insan nefesini boşa harcamıştı) ya da Dev’i iyi davranması için tehdit etmeye çalışmak yerine (hükümetler sınırlı başarı ile yapmaya çalışırlar), herkesin isteyeceği bir elektrikli otomobil yarattı. Otomobil endüstrisi, tüketici tercihlerinde yaşanan değişimi görüyor ve Tesla’nın ilk otomobilini piyasaya sunduktan dokuz yıl sonra, kendi elektrikli otomobilleri bulunan büyük otomobil şirketlerinin sayısı sıfırdan çok yüksek rakamlara ulaşıyor. Dev ödülü alıyor gibi görünüyor ve davranışında bir değişiklik yapıyor.

Elon, ufuktaki tüm bu devrilme işaretlerine rağmen, Dev İnsan köpeklerinin sadece bir gezegende yumurtalarını tuttuğunu gördü; bu nedenle, bir roket indirmeyi ve kaldırmayı öğrenmek için SpaceX’i kurdu. Böylece uzay yolculuğu maliyetini yaklaşık %99 oranında azaltmış olacak. Mars planı, insanlığa, hayat sigortası yaptırmak için orada bir uygarlık inşa etmenin iyi bir fikir olduğunu ikna etmeye çalışmak değil – bu, Mars’a uygun bir normal yük ve insan geçiş rotası oluşturmaktır; Mars’ın gelişmesinde Dev’in bunu gerçekleştireceğine karar vermesi için yeterli değer yaratma fırsatı olacaktır.

Fakat Elon’a göre, Dev İnsan’ın yapmış olduğu en korkunç şey Dev Bilgisayar’a düşünmeyi öğretmek. Elon ve diğerleri için süper akıllı AI’nın geliştirilmesi, insanlığa karşı olan en büyük varoluşçu tehdidi ortaya çıkarmaktadır. Neden böyle olduğunu görmek o kadar zor değil. Akıl, insanlara dünyadaki tüm diğer yaratıklar üzerinde tanrı gibi bir güç verir; ve bu, diğer yaratıklar için hiç eğlenceli olmamıştır. Vücut bölümlerinden herhangi biri değer yaratıcı olabiliyorsa, bu vücut parçalarını işleyen ve satan önemli endüstrilere sahibiz. Bazen onları spor yapmak için öldürürüz. İnsanlar bununla ilgili olarak insanlığa hep kahreder, ama gerçekten, bizler sadece türlerin yaptıklarını yapıyoruz: bencil olmak.

Diğer canlıların meselesi bencillik değil, onlara karşı muazzam bir güç sahibi olduğumuz gerçeğidir. Akıl avantajımızdan gelen güç.

Dolayısıyla, bilerek, belki de çok daha fazla zekaya sahip olacak bir şey yaratma ihtimaliyle ilgili endişeli olmak mantıklıdır – özellikle gezegendeki her insan böyle bir şey yaratmada amatördür, çünkü hiç kimse daha önce bunu yapmamıştır.

Ve işler hızla ilerliyor. Elon, Google’ın oyun oynayan yapay zekası hakkında şunları söylüyor:

AlphaGo‘ya baksanıza. Lee Sedol’u 5 maçın 4’ünde yendi ve şu an her oynadığı insanı eziyor. En iyi 50 oyuncuyla aynı anda oynayabiliyor ve onları hezimeye uğratıyor.

Ve şu an AlphaGo zararsız bir yapay zeka. Fakat yapay zekaların kazanabileceği özgürlük dereceleri artıyor. Dolayısıyla, Go’un satrançtan çok daha fazla serbestlik derecesi vardır, ancak Legend of League veya Dota 2 gibi gerçek zamanlı strateji rekabet oyunlarını alırsanız, bunlar Go’dan çok daha fazla özgürlük derecesine sahiptir, bu nedenle bunlarda henüz kazanması mümkün değil. Ancak mümkün olacak. Ve sonra nihai serbestlik derecesine sahip gerçekliğe sıra gelecek.

Ve yukarıda tartışılan nedenlerle, bu tür bir şey onu endişelendiriyor:

Son yıllarda – son birkaç yılda – farkına varmaya başladım ki, AI insan zekasını çok aşacak. O noktadan sonra kötü şeylerin yaşanma riski var, o noktadan sonra kontrol edemeyeceğimiz birşeylerin olma riski var.. Ya çok küçük bir grup insan AI gücünü tekeli altına alacak ya da AI yoldan çıkacak veya onun gibi bir şey olacak. Olmayabilir ama olabilir de.

Fakat tipik Dev İnsan formunda, “kolektif irade AI’nın tehlikesine uymaz”.

2015’te Elon ile röportaj yaparken, ona süper akıllı bir AI kurma çabasına katılıp katılmayacağını sordum. “Dürüst görüşüm, böyle bir şey inşa etmememiz gerektiği” diyordu. Daha sonra kendinizden daha akıllı bir şey inşa etmenin temel bir Darwinci hata (Nick Bostrom’dan çaldığım bir cümle) gibi göründüğünü yorumlayan Elon, “Biz Darwin Ödülünü topluca kazanacağız “demişti.

Şimdi, iki yıl sonra, diyor ki:

AI cephesindeki alarmı uzunca bir süre dinlemeye çalışıyordum, fakat açıkça hiç bir etkisi yoktu (gülüyor), bu yüzden “E, tamam, o halde bunu geliştirmeye çalışmak zorundayız. Bu iyi bir yol.” dedim.

Gerçeği kabul ediyor -Dev İnsan, bir gün Dev Bilgisayara bir gün uyanıncaya kadar durmayacak. Olan bu:

Kim ne derse desin, Dev Bilgisayar düşünmeyi öğrendiğinde ne olacağını kimse bilmiyor. Uzun süren AI yazımda, süper akıllı AI’ye sahip olduğumuzda her sorunun çözüleceğine ikna olanların ve insanlığı bir anlam ifade etmeyen bir bombayla oynayan bir grup çocuk gibi görenlerin sebeplerini keşfettim. Şahsen hala hangi kampı ikna edici bulduğum konusunda soru işaretlerim var, ancak en kötü ihtimale hazırlanmak ve şansımızı artırmak için elinden gelen her şeyi yapmak oldukça mantıklı görünüyor. Birçok uzman bu mantığı kabul eder, ancak süper akıllı AI’yı güvenli bir şekilde yaratmak için en iyi strateji üzerinde bir fikir birliği yoktur. Bilmedikleri bir gelecek dünyası için nasıl önlem alabilirler ki?

Elon, cevabı bilmediğini de kabul ediyor -ama bize en iyi şansı vereceğini düşündüğü bir plan üzerinde çalışıyor.

Elon’un Planı

Abraham Lincoln’ün şöyle bir sözü var:

-İnsanlar tarafından, insanlar için, insan hükümeti, yeryüzünden yok olamaz.

Gerçekten güzel bir söz.

“Halk tarafından, halk için, halk” fikri demokrasinin merkezidir.

Ne yazık ki, “insanlar” biraz nahoştur. Dolayısıyla demokrasi nahoşlaşıyor. Ancak nahoşlar alternatifler ile karşılaştırıldığında bir rüyaya dönüşür. Elon bundan şöyle bahsediyor:

Kolektif korumanın önemli olduğunu düşünüyorum. Sanırım Churchill, “Demokrasi, diğer tüm hükümetler dışında, tüm hükümet sistemlerinin en kötüsüdür” diyor. Plato’nun inanılmaz filozof kralını kral olarak seçerseniz sorun yok. Çok iyi olur. Şimdi, çoğu diktatör bu şekilde çıkmıyor. Onlar oldukça korkunç olma eğilimindedirler.

Başka bir deyişle, demokrasi, bir canavardan bir kanalizasyona saklanarak kaçmak gibidir.

Hayatta, kendinize mümkün olan en iyi sonuç için bir şans vermek yerine risk almanın daha iyi bir strateji olduğunu zamanlar çok sayıdadır, ancak bahisler en yüksek seviyedeyken doğru hareket genellikle güvenli oynamaktır. Güç o zamanlardan biridir. Bu nedenle demokrasi esasen belirli bir düzeyde vasatlık garantisi altında olmasına rağmen, Elon, “Birleşik Devletler’de, diktatörlük savunucusu çok fazla sayıda insan bulmakta zorlanırsınız.” diyor.

Ve Elon, AI’yı nihai güç olarak gördüğünden, AI gelişimini nihai “güvenli oyun” durumu olarak görüyor. Bu sebeple varoluşsal AI riskini en aza indirgemek için yaptığı strateji, aslında AI gücünün, insanlar tarafından, insanlar için, halk için olması gerektiği gibi görünüyor.

Bu konsepti AI alanına uygulamak için Elon, duruma çok açılı yaklaşıyor.

O ve Sam Altman, güvenli yapay genel zekaya giden yol için kar amacı gütmeyen bir AI araştırması şirketi olan OpenAI‘yi kurdular.

Normalde, insanlık yeni bir şey üzerinde çalıştığında, birkaç yenilikçi öncünün çalışmaları ile başlar. Başardıklarında, bir sanayi doğar ve Dev İnsan, topluca gemiye atlar.

Peki ya öncülerin üzerinde çalıştıkları şey, sahip olduğu herkese muazzam, kırılmaz güç verebilen bir sihirli değnekse? Başkalarının sihirli değnek yapmasını önleme gücüyse? Bu biraz stresli olurdu değil mi?

İşte Elon bugünün erken AI gelişim çabalarını böyle görüyor. Ve insanları sihirli değnek yapmaya çalışmaktan alıkoyamadığı için, çözümü, açık, işbirlikçi, şeffaf bir sihirli değnek geliştirme laboratuarı oluşturmaktır. Laboratuarda, sihirli değnek şirketleri gibi sıkı sıkıya korunan bir sır olmak yerine, yeni bir buluş yeniliği keşfedildiğinde, laboratuvar, herkesin kendi sihirli değnekli çabalarını görmek ya da ödünç alması için yeniliği yayınlar.

Bir taraftan bunun sakıncaları olabilir. Kötü adamlar da dışarıda sihirli değnek yapmaya çalışıyor olabilirler ve gerçekten ilk sihirli değneğin kötü bir adamın eline geçmesini istemiyorsunuz. Ve şimdi kötü adamlar laboratuvar tarafından yayınlanan tüm yeniliklerden yararlanabilir. Bu da ciddi bir endişe kaynağıdır.

Ancak laboratuvar, milyonlarca insanın sihirli değnekleri yaratmaya çalışan çabalarını da artırıyor. Bu, gizli öncüler için bir ton rekabet yaratır ve herhangi bir mucitin başkaları da görmeden çok daha önce bir sihirbaz kurması muhtemel hale gelir. Elon, “dünyada sihirli kollara sahip olmamız gerekirse, en azından hepsinin güçlü bir büyücüde değil, dünyanın dört bir yanından çok sayıda insanın elinde olduğundan emin olmalıyız.” diyor ve şöyle devam ediyor:

Aslında, eğer herkes Kripton gezegenden gelmişse, bu harika. Ancak onlardan sadece bir tanesi Süpermen ve Süpermen de Hitler’in kişiliğine sahipse, bir sorunumuz var demektir.

Daha geniş anlamıyla, tek bir öncü sihirli değnek muhtemelen bu mucidin kendi ihtiyaç ve amaçlarına hizmet etmek için inşa edilmiş olacak. Fakat gelecekteki sihirli değnek endüstrisini kolektif bir çabaya dönüştürerek, geniş bir yelpazede ihtiyaç ve amaçlar için onlar için yapılmış bir değneğe ihtiyaç duyulur; bu da, sihirli değnek kitlesinin dünya çapındaki topluluğunun yeteneklerinin toplulaştırır.

Bilirsin, demokrasi gibi.

Nikola Tesla ve Henry Ford ile Wright Brothers ve Alan Turing, sürünün önüne atlayarak devrimleri hızlandırdılar. Ancak hayal bile edilemez bir gücün icadıyla uğraşırken, arkanıza yaslanıp herşeyi öncülere bırakamazsınız.

OpenAI, yapay zekanın yaratılışını demokratikleştirmek, ve tüm Dev İnsan’ın öncül aşamasında üzerinde çalışmasını sağlamak için bir çaba. Elon şöyle özetliyor:

Yapay zeka kesinlikle insan yeteneklerini aşacak. İnsan iradesine, özellikle çok sayıda insanın toplamına bağlı olduğu ölçüde, çok sayıda insanın arzuladığı bir sonuç olacak; çünkü onların iradesinin bir fonksiyonu olmuş olacak.

Unutmayın, Dev İnsan, arabayı, fabrika makinesini ve bilgisayarı yaratan aynı nedenle, süper akıllı yapay zekayı oluşturuyor. Otomobiller yürüme işimizi yapıyor, fabrika makineleri imalatımızı yapıyor ve bilgisayarlar bilgi depolama, organizasyon ve hesaplama ile ilgileniyor.

Düşünebilecek bilgisayarlar yaratmak en büyük buluşumuz olacak – bizim en önemli ve etkili çalışmamızdan dış kaynak sağlamamıza izin vereceğiz. Düşünmek elimizdeki her şeyi inşaa eden şeydir.

Sadece bir şey var–

Yüksek kalibreli yapay zeka diğer icatlar gibi değildir. Teknolojimizin geri kalan kısmı yapıldığı şeyden büyük, ama sonunda dar kafalı bir makine. İnşa etmeye çalıştığımız yapay zeka, zeki bir insan gibi, gerçek bir deli gibi akıllı olacak. Bu, şimdiye kadar yaptığımızdan çok daha farklı bir şey; öyleyse neden normal kuralların uygulanmasını bekleyelim?

Yaptığımız teknolojinin doğal olarak bize ait olduğu gelenek gibi bir şey olmuştur. Ancak, bir insandan daha akıllı bir şey yaparsak, kontrol edilmesi o kadar kolay olmayabilir mi?

Düşünme konusunda dünyadaki herhangi bir insandan daha iyi olan bir yaratığın, tamamen bir insan uzantısı olarak hizmet etmek yerine başka şeyler yapabilir mi?

Sorunların gerçekten nasıl ortaya çıkacağını bilmiyoruz – fakat evet, bu olasılıklar olabilir.

Ve aslında ne olması gerekiyorsa, elimizde ciddi bir sorun olabilir.

Çünkü insanlık tarihinin örnek olay incelemesinin de belirttiği gibi, gezegende herkesden daha akıllı olan bir şey olduğunda, herkes için gerçekten kötü bir şey olabilir. Ve yapay zeka, gezegendeki yeni şey olur ve bu, herkesten daha akıllı olur ve açıkça bize ait değil demektir – kendi şeyi olduğu anlamına gelir. Bu da bizi “diğer herkes” kategorisine düşürür.

Yani yapay zekanın tekelci kontrolünü elinde tutan insanların varlığı bir problemdir – ve OpenAI’ın çözmeyi umduğu kişiler bunlardır. Ancak bu, AI’nın kontrol edilememe ihtimaline kıyasla solgunlaşabilen bir problemdir.

Elon’u geceleri uykusuz tutan şey budur. Üst akıllı yapay zekanın bu gezegende yükselmesini an meselesi olarak görüyor – ve bu olduğunda, “diğer herkes”in bir parçası olmamamızın kritik olduğuna inanıyor.

Bu nedenle, yapay zekanın ve herkesin oluşturduğu gelecek bir dünyada, tek bir iyi seçeneğimiz olduğunu düşünüyor:

Yapay zeka olmak.


Sihirbaz şapkaları hakkında kafamıza sarmamız gereken iki şey olduğunu söylemiştik, hatırla:

1) Güçlü zihin büken fikir

2) Süper gülünç güçlü zihin büken fikir

İşte 2’nin geldiği yer burası.

Bu iki düşünce Elon’un beyin kafatasında üç boyutlu bir üçüncül katman olarak sihirbaz şapkasına atıfta bulunması anlamında iki şeydir. Birincisi, tartıştığımız gibi, bütün beyin arayüzünün cihazları başımıza koymasıyla aynı şeydir -beyininizi etkili bir şekilde cihaz yapan kavramdır. Bunun gibi:

Cihazlarınız size cyborg’un süper güçlerini ve dijital dünyanın içine bir pencere verir. Beyninizin sihirbaz şapka elektrot dizisi, limbik sisteminizi ve korteksi birleştiren yeni bir beyin yapısıdır.

Ancak limbik sisteminiz, korteksiniz ve sihirbaz şapkanız sadece donanım sistemidir. Limbik sisteminizi deneyimlediğinizde, bu, etkileşime girmekte olduğunuz fiziksel sistem değildir – içindeki bilgi akışıdır. Bilincinizde kabarcıklar yaratan, kızgın, korkmuş, azgın veya aç hissettien fiziksel sistemin etkinliğidir.

Korteks için de aynı şey. Beyninizin çevresine sarılan peçete bilgi depolar ve düzenler, ancak bir şeyler düşündüğünüzde, bir şeyler gördüğünüzde, bir şeyler duyduğunuzda veya bir şeyler hissettiğinizde yaşadığınız bilginin kendisidir. Görsel korteksin kendisi sizin için hiçbir şey yapmaz; bu, içinde görsel bir korteks deneyimi olan foton bilgi akışıdır. Bir şey bulmak için hafızanızı kazırken, nöronları aramazsınız, nöronlarda depolanan bilgiyi ararsınız.

Limbik sistem ve korteks kendileri sadece gri maddelerdir. Gri madde içindeki etkinlik akışı, tanıdık iç karakterlerinizi, maymun beyinini ve rasyonel insan beynini oluşturan şeydir.

Peki dijital üçüncül katmanınız ne anlama geliyor?

Bunun anlamı, beyninizde gerçekte olan şey, fiziksel aygıttır – elektrot dizininin kendisi – deneyimleyeceğiniz ve karakter olarak tanımlanan üçüncül katmanın bileşeni boyunca akan bilgidir.

Tıpkı limbik sistemin duygu ve istekleri ve korteksin düşünceleri ve gürültülü sesi gibi, hepinizin parçaları gibi – iç özünüz gibi – sihirbazınızın şapkasından geçen etkinlik sizin bir parçanız ve özünüz gibi hissedecek.

Elon’un Sihirbaz Çağına ilişkin vizyonu, sihirbaz şapkasının birçok kullanımının arasında temel amaçlarından birinin beyninizle bulut tabanlı kişiselleştirilmiş yapay zeka sistemi arasındaki ara yüz olarak hizmet etmesi olacaktır. O yapay zeka sistemi, zihninde maymun ve insan karakterleriniz gibi bir karakter olacak – ve tamamen sizin gibi hissedecek. Elon şöyle diyor:

Sanırım, bir parçamız gibi hissettiren üçüncü dereceden bir katmanın olması için bir yol var. Ve bu sensin.

Bu kağıt üzerinde mantıklı. Düşünme işinin çoğunu korteksle yaparsınız. Ama acıktığınızda “limbik sistemim acıktı” demezsiniz, “ben acıktım” dersiniz. Benzer şekilde aynı şeyin yapay zeka ile de olacağını öngörüyor Elon. Bir şeyi çözmeye çalıştığınızda ve çözdüğünüzde “yapay zekam bunu çözdü” demeyeceksiniz, “ben bunu çözdüm” diyeceksiniz.

Not: Bu yazı Tim Robin’in muhteşem Neuralink yazısının çevirisidir.

Facebook Yorumları

CEVAP VER