Ahmet Rıza: Modern Türkiye’nin Fikir Babası

Ahmet Rıza

Pek çok insan tanımaz onu. Halbuki Ahmet Rıza modern ve seküler Türkiye’nin kurucu fikir babalarındandır. Ama nasıl olur demeyin. Gelin önce Ahmet Rıza kimdir tanıyalım. Sonra neden seküler Türkiye’nin fikir babası olduğu açıklığa kavuşmuş olacaktır.

Ahmet Rıza
Ahmet Rıza

Ahmet Rıza Bey 1859 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi‘nden mezun olduktan sonra tarım eğitimi almak üzere Fransa’ya gitti. Jöntürkler’in ve dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fikir babasıydı. Aktivist ve İkinci Meşrutiyet döneminin devlet adamıydı. Meclis-i Umumî ve Meclis-i Mebusan’a 1908 yılında başkanlık yaptı ve 1912 yılında Meclis-i Âyan başkanlığına seçildi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na bağlı olarak eğitim bakanlığı da yaptı. 1908 yılında ismi sadrazam adayları arasında gösterildi. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve Büyük Britanya arasında başarısızlıkla sonuçlanan koalisyon anlaşmasının başrolündeydi.

Ahmet Rıza pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olduğundan polimat (Hezârfen) bir kişilik olarak tanımlanır. Ermenilerin tehcirini şiddetli bir şekilde eleştirmiştir. Ermenilerin mallarına zorla el koymanın illegal ve ahlaksızca olduğunu söylemiştir.

Osmanlı’da köylü ve çiftçinin durumunu iyileştirmek için araştırmalar yaptı. Çiftçilerin durumundan memnun değildi ve Avrupa’da eğitimini almış olduğu tarım metotlarını Osmanlı’da uygulamak istiyordu. Fransa’da bulunduğu süre içinde Fransız sosyolog Auguste Comte‘den ve fikirlerinden çok etkilenmişti. Diğer pek çok Avrupalı ilerlemecilerin aksine Ahmet Rıza sömürgeciliğe ve sınıf ayrıcalığına karşı idi. 1894 yılında Osmanlı ve İslam’ın istişare geleneğinin birleştiriciliği ile ilgili eserler yayınladı. 1895 yılında Meşveret adında Fransızca ve Türkçe bir gazete çıkardı. Bu gazete Avrupa’ya sürgün edilmiş pek çok Jöntürk’ün fikirlerini yazdığı bir yayın haline geldi. Osmanlı muhaliflerinin 1902 yılında Paris’te gerçekleştirdiği kongrede Ahmet Rıza, Prens Sabahattin‘in içi boş devrim çağrısına ve Avrupa’nın Osmanlı’ya müdahil olmasına karşı geldi. 1907 yılında yapılan ikinci kongrede ise Ahmet Rıza sultanın şiddet kullanılarak tahttan indirilmesini önerdi ve fakat daha sonra bu görüşünden vazgeçtiğini bildirdi.

Türkiye tarihindeki ikinci kız lisesi olan Kandilli Kız Anadolu Lisesi‘nin 1916 yılında açılışında büyük emek sarfetmiştir. Aslında bu lise ilk olacaktı fakat araya dünya savaşı girdi.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra emekliye ayrılmış ve hatıralarını yazmıştır. Bu hatıralar ölümünden 50 yıl sonra “Meclis-i Mebusan ve Ayan Reisi Ahmet Rıza Bey’in Anıları” adıyla yayınlandı. 1930 yılında İstanbul’da öldü.

Paris’te iken kızkardeşi Fahire’ye şöyle bir mektup yazmıştı;

kadın olsaydım, dinsizliği kucaklar ve asla müslüman olmazdım. erkeğe üç eş ve pek çok cariye edinme izni veren, cennette bekleyen hurileri müjdeleyen, kadına ise değirmen atı gibi yüzünü ve kafasını kapatmasını emreden ve böylece hep erkeklerin faydasına ve hep kadınların zararına kanunlar buyuran bir din düşün. bunların yanında beni her türlü eğlenceden men eden bir erkeği boşamama izin vermeyen ve ona koşulsuz itaat etmemi emreden bir din. bu dini benden uzak tut.

ne kadar ilginç, ne zaman din tartışması açılsa kendimi kaybediyorum.

sevgili fahire’m, zaman değişecek. fakat, ya biz çok erken doğduk ya da çok şanssız bir ülkede doğduk.

Ahmet Rıza büyük bir insandı. Osmanlı’nın münevver aydınlarından biriydi. Avrupa’da edindiği pozitivist görüşleri ile İttihat ve Terakki’ye yön verdi. Ordudaki pek çok subayı, jöntürkleri ve dolayısıyla Atatürk’ü de fikirleriyle etkiledi. Seküler ve modern Türkiye’nin kurucu fikir babalarından oldu.

Kendisi belli ki çok erken bir zamanda doğduğunu düşünüyordu. Fakat şimdi buradan bakınca iyi ki o dönemde doğmuş ve Atatürk gibi bir insana ilham kaynağı olmuş diyoruz.

İsmin her ne kadar unutulmuş olsa bile seni unutmuyoruz ey Hezarfen!

Türk Ordusunun Sekülerliğinin Kısa Bir Özeti

Türk ordusunun sekülerliği ile ilgili konuşacağız. Toplanın, uzun bir yazı olacak.

Osmanlı İmparatorluğu uzun yüzyıllar boyunca bölgesinde inanılmaz güçlü idi ve bir zaman geldi gücü tükendi. İmparatorluk zamanla Avrupalılara karşı savaşlar kaybetmeye başladı ve kısa bir süre sonra da toprak kaybetmeye. O zaman pek çok insan bu gerilemenin neden yaşandığını anlamaya ve imparatorluğun nasıl düzlüğe çıkacağını çözmeye çalıştı. 18. yüzyılda Osmanlı diplomatları ve aristokrat sınıfı aydınlanmanın ve bilimsel devrimin sonuçlarını incelemeye başladı. Özellikle yazılı basın ve iyi eğitimli yüksek sınıfın faydaları incelendi.

Fakat herhangi bir aksiyon alınmadı. 19. yüzyılda imparatorluk daha fazla toprak kaybetmeye başladı. Durum artık utanç verici bir hal almıştı. Genç sultan II. Mahmud bu duruma “artık yeter” dedi. Sanayileşme Avrupa’yı çok ileriye götürmüştü. Osmanlı ise çok geri kalmıştı. Hatta Osmanlı içinde modernizmi ve sanayileşmeyi isteyenler gericiler ve din adamları tarafından susturuluyordu. Sultan II. Mahmud bu gidişatı değiştirmeye karar verdi. Birşeyler yapılmalıydı.

Sultan II. Mahmud

Sultan II. Mahmud önce yeniçerileri ortadan kaldırdı. Yeniçeriler islama devşirilmiş hıristiyan çocuklardı ve sultana hizmet etmek için Jedi-Ninja tarzı savaşçılar olmak üzere eğitilmişlerdi fakat zamanla başına buyruk bir topluluk haline gelmişlerdi. Daha da ileriye giderek “sultan getiren ve sultan götüren” bir grup haline gelmişlerdi. Beğenmedikleri sultanı öldürebiliyorlardı. Sultan Mahmud’un babası ve amcası reform yapmaya kalkıştıkları için yeniçeriler tarafından görevden alınıp öldürülmüşlerdi. Sultan Sipahiler diye bilinen elit süvari birliğine yeniçeri kışlalarına saldırma emri verdi. Sipahiler yeniçerileri yok ettikten sonra sultan kurduğu modern ordu ile de Sipahileri yok etti. İngiliz tarihçiler bu olaya “The Auspicious Incident” adını verdiler yani tarihte bilinen adıyla Vaka-i Hayriye.

Aşağıda II. Mahmud’un tanzimattan önce Osmanlı kıyafetleriyle ve tanzimattan sonra Batı kıyafetleriyle olan fotoğrafları İmparatorluktaki değişimi gösterir.

II. Mahmut - Tanzimattan önce ve sonra
II. Mahmut – Tanzimattan önce ve sonra

Tanzimat Fermanı

Çok fazla muhafazakar karşı duruşlar olmasına rağmen Sultan bu köklü ve radikal değişiklikleri hayata geçirdi ve 1839 yılında Tanzimat Fermanı‘nı ilan etti. Bu kısım çok önemli. Tanzimat kelime anlamı itibariyle “yeniden düzenlemek” demektir. Yeniden organize olmak demektir. Bu fermanla erkeklerin giydiği türban kaldırıldı yerine fes getirildi. Askerler, bürokratlar, varlıklı ve önemli insanlar batı kıyafetleri giymeye başladı. Sultan tüm dinlerin ve etnisitelerin kanunlar önünde eşit olduğunu duyurdu. İmparatorluk modernize olmak için hızlı ve yoğun bir tempoya girdi. Ordu Almanya modelini örnek alarak profesyonel bir şekil almaya başladı. Yüzlerce memur ve bürokrat Avrupa’ya eğitime gönderildi. Kitaplar tercüme edilmeye başlandı. Eğitim zorunlu hale getirildi. Hatta ulusal marş bile Batılı bir tarzda yeniden bestelendi. Callisto Guatelli tarafından bestelenen Osmaniye Marşı imparatorluğun yeni ulusal marşı oldu. Bu enfes marşı aşağıda dinleyebilirsiniz.

Mehter marşı yerine yine batılı tarzda bestelenen Mecidiye Marşı getirildi. Şunun güzelliğine bakar mısınız;

Pek çok insan bu değişimden hiç ama hiç hoşlanmadı. İmparatorluğun dini halen resmi olarak İslam olsa da, pek çok kişi önceki döneme ait önceliklerini kaybetti. Tanzimat’tan önce bir hıristiyan sadece bir müslümanın yapacağı şahitlik ile bir suçtan dolayı tutuklanabilirken bir müslüman ancak 3 hıristiyanın yapacağı şahitlikle tutuklanabilirdi. Bu ve bunun gibi pek çok küçük şey değişti. Ayrıca şimdi sadece müslümanlar değil tüm diğer din mensupları da orduda görev alabilir hale geldi. Gayrı-müslimlerden alınan vergiler kaldırıldı.

Aşağıda Tanzimat Fermanı’nı ve onunla birlikte gelen değişimi kutlayan bir kartpostal var.

Istiklal-1895

Tanzimat devam etti. Değişim ve yenilikler devam etti. Fakat II. Abdülhamit döneminde hem Abdülhamit hem de diğerleri imparatorluğun seçici modernizme tabi tutulması gerektiğine inandı. Bu şu demekti; batının bilimi alınırken otoriter sultan/halife yapısı devam edecekti. Bu dönemde pek çok şey olduğu gibi tutuldu ve değiştirilmedi.

Yine de, ordu savaşlar kaybetmeye devam etti. Özellikle Rusya’ya karşı. Genç subaylar artık bu gidişe bir dur demenin vakti geldiğini düşündü ve bir devrim planladılar. 1876 yılında genç subaylar, pek çok liberal politikacı ve vezir tüm dinlere ve etnik kökenlere eşit davranan ve Orta Doğu’da sekülerizmin ilk adımı olarak görülen yeni bir anayasa yazdı. Bu aynı zamanda Orta Doğu’daki ilk anayasa idi. Balkanlar kaynıyordu ve genç reformistler çok kültürlü ve toleranslı yeni bir Osmanlı kimliği yaratmaya çalıştı. Bu anayasaya Kanun-i Esasi adı verildi.

Kanun-i Esasi

Bu kanunun hürriyetleri genişleten bazı önemli maddelerini ve tamamı için bu linke bakabilirsiniz.

Sultan Abdülhamit

Amma velakin işler yolunda gitmedi. Çünkü hem yeni anayasa tam mükemmel değildi hem de gericiler ve değişim karşıtları karşı bir darbe ile II. Abdülhamit’i tekrar tahta çıkardılar. Sultan intikam hırsı ile geri döndü. Herhangi bir yenilik ya da değişim talebinde bulunanlar güvensiz addedildi ve hapse atıldı ya da sürgüne gönderildi. Sultan Abdülhamit çok iyi işleyen bir gizli istihbarat servisi kurdu. Parlamenter monarşi kaldırıldı yerine seçilmiş birkaç vezir ve sultan tarafından yönetilen mutlak monarşi getirildi. Entelektüeller sürgüne gönderildi ya da öldürüldü. Bu entelektüellerin kitaplarını okuyarak yetişen yeni nesil sultanın aslında pek akıl ve mantıkla hareket etmediğini kavradı.

İmparatorluk bir kazan gibi kaynıyordu ve gerilim bir türlü azalmıyordu.

1876 ile 1908 yılları arasında imparatorluk daha fazla toprak ve güç kaybetti. Balkanlar hala kaynıyordu ve Avrupalılar Mısır da dahil olmak üzere Kuzey Afrika’yı ele geçirmişti. İmparatorluk halen çok gerideydi ve endüstriyelleşmemişti.

Jön Türkler

1908 yılında, ordudaki genç subaylar bir darbe gerçekleştirdi. Bunlara Jön Türkler (Genç Türkler) adı verildi. Sultan hepsini öldürmek istedi fakat halk İstanbul sokaklarını doldurunca sultan fazla direnemedi. Jön Türkler yönetimi ele geçirdi. İmparatorluğun hızlı ve büyük bir modernizasyona ihtiyacı olduğunun farkına vardılar. Modernizasyon sürecinde imparatorluğu koruyacak ve destek olacak Avrupalı güçlü bir ülke arayışına girdiler. Herkesin kapısını çaldılar. Rusya, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık. Almanya dışında hepsi “hayır” dedi. Almanya da aslında tam evet dememişti, “belki” demişti. Böylece imparatorluk Almanya’nın yardımıyla modernize olmaya başladı. Bağdat ile Berlin arasında bir demiryolu inşaa edildi. Alman mühendisler İstanbul’daki ilk modern köprüleri inşaa ettiler. 2 yıl içinde kurdukları telgraf ağıyla Fransa ile rekabet edecek düzeye gelindi. Herşey çok güzel gözüküyordu. Hatta Rusya bile Osmanlı’ya saldırmayı bırakmıştı.

Ta ki 1. Dünya Savaşı’na kadar.. Savaştan bir ay öce Osmanlı Almanya’ya 2 gelişmiş savaş gemisi yapımı için para öder ve bir anlaşma imzalar. Bu gemiler İngiltere’de yapılacaktır. Bu konuya birazdan geleceğiz.

Jön Türkler pek çok farklı gruptan oluşan bir koalisyon idi. Cemal, Enver ve Talat Paşa (ki üçü de birbirinden nefret ederdi) yönetiminde, liberaller ve etnik azınlıklar tarafından desteklenen bir gruptu. Gruun fikir babası ve arka plandaki organizatörü Selanikli yahudi işadamı Emmanuel Carasso (Karasu diye de bilinir) idi. 1908’de Osmanlı anayasasının restorasyonundan sonra oluşan parlamento yahudiler, yunanlılar ve ermenilerle doluydu.

1. Dünya Savaşı

Birinci Dünya Savaşı’ndan bir ay önce Almanya ile savaş gemisi anlaşması imzaladıklarında Osmanlı yönetimi çok mutluydu. Almanya’dan kendilerini diğer Avrupalı güçlerden koruyacaklarına dair güçlü bir garanti aldıklarına inanıyorlardı. Fakat 1. Dünya Savaşı başladığında…Anlaşmaya göre Osmanlı, Almanlar Ruslara saldırmak zorunda kalmadığı sürece savaşa girmek zorunda değildi. Fakat Rusya daha Avusturya’ya saldırmadan Almanlar Ruslara saldırdı. Almanların anlaşma umrunda değildi zaten ve Ruslara Osmanlı bayrağı taşıyan gemilerle saldırarak Osmanlıyı savaşa girme mecburiyetinde bıraktı.

Birinci Dünya Savaşı’nın da hikayesi uzundur. Kısaca özetlemek gerekirse; Osmanlı savaşa hiç hazır değildi. Her ne kadar Irak ve Gelibolu’da iyi bir mücadele ortaya koysa da salgınlar, kendi tebası azınlıkların (yunan, yahudi, ermeni vb..) taraf değiştirmesi, savaş suçları ve malzeme eksikliği nedeniyle çok zor bir durumdaydı.

Osmanlı savaşı kaybetti. İtilaf devletleri bütün bir imparatorluğu bölüştü. Sevr Antlaşması Türk ulusunu resmen yok etti.

sevr antlaşması

Eğitimli ve motivasyonu yüksek bir grup subay bağımsızlık savaşı için mücadeleye girişti. İstanbul’daki dindar elit zümre ingilizlere kendilerini çoktan teslim etmişlerdi bile. Şeyhülislam bu subayları ingilizlere karşı geldikleri için “şeytanın uşakları” diye niteliyordu. Halk ve ordu bu durumdan hoşnut değildi. İngilizlere hemen teslim olan aristokratları ve dini zümreyi karşılarına aldılar.

Mustafa Kemal Atatürk

Tanzimat’ın ve liberal anayasal reformların entelektüel neslinden gelen Mustafa Kemal Atatürk ordunun başına geçti ve Anadolu halkını Yunan, Fransız, Ermeni ve İtalyan’lara karşı örgütleyerek Kurtuluş Savaşı‘nı başlattı ve mucizevi bir şekilde bütün bu savaşları da kazandı.

Atatürk galibiyetlerden sonra imparatorluğun doğru yola girdiğini fakat halen içerideki bir kısım muhafazakar elementlerin bu ilerleyişi durduğunu ve yavaşlattığını farketti. Eğer Osmanlı 1876 yılında modernize olmuş olsaydı ve gericiler yönetimi ele geçirmemiş olsaydı belki imparatorluk Birinci Dünya Savaşı’na hazır hale gelmiş olacaktı. Savaşta ülkenin neredeyse %40’a yakını öldü.

Atatürk ülkenin kurtarıcısı olarak otoritesini de kullanarak tamamı entelektüel ve reform yanlısı subaylardan oluşan ordu ile birlikte Türkiye’nin modernleşmesi gerektiğine ve bu modernleşmeyi çok hızlı bir şekilde yapması gerektiğine karar verdi. Halifeliği kaldırdı ve sultanı yönetimden aldı. Daha önce ülkeyi yöneten dini zümreyi yok etti. Pek çok kimse buna karşı geldi ve karşı gelenlerin çoğu ya tutuklandı ya da öldürüldü. Atatürk ve Türkler bu tutuklama ve öldürmeleri bir gereklilik olarak gördü. Arap alfabesini kaldırdı ve yerine Latin alfabesini getirdi. Okur yazarlık %10’dan %70’lere fırladı. Cinsiyetçi kısıtlamaları kaldırdı ve yeni kurulan meclise 50’den fazla kadının girmesini sağladı.

Sultan Vahideddin (Son Osmanlı Sultanı) bir İngiliz gemisiyle ülkeden gönderiliyor.
Sultan Vahideddin (Son Osmanlı Sultanı) bir İngiliz gemisiyle ülkeden gönderiliyor.

Osmanlı daha önce hiç böylesine bir ulusal çapta değişikliğe ve reforma gitmemişti. Atatürk Türkiye sınırları içerisinde kalan herkesin Türk olarak adlandırılmasına karar verdi. Atatürk’ün Türk tanımı etnik değil, ulusaldır. Atatürk’ün kendisi de sarı saçlı, mavi gözlü bir Selanik’li idi.

Peki sonra noldu? Tanzimat’tan beri moderniteye karşı olan kitle hiçbir zaman yok olmadı. Onlar hep vardı ve hep modernizme karşı oldular. Atatürk’ün ve ordunun yaşam biçimlerini yok etmesi ve önceliklerini ellerinden alması karşısında sinirli ve öfkeli idiler. Atatürk’ün Batı kültürünü Osmanlıya adapte etmesini iğrenç buldular hep. O günlerde Ezan bile Türkçe okunur olmuştu. Ayrıca imamlar ve hocalar artık hakim ve kadılık yapamıyordu. Kocalar karılarını başörtüsü giymeye zorlayamıyordu. Bunun gibi milyonlarca şey.

Atatürk İstanbul Üniversitesi'nde.
Atatürk İstanbul Üniversitesi’nde.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler hakkında çok detaylı bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Şunu belirtmemiz lazım; ordu içinde Atatürk’ün pek çok devrimine ve modernizasyon çalışmalarına karşı çıkan subaylar da oldu. Bunların çoğu ya sürgün edildi ya da hapse atıldı. Fakat ordunun çoğunluğu Atatürk’ü ülkenin bir kurtarıcısı olarak gördüğü için devrimlerini de desteklediler. Bazı konularda Atatürk ile aynı fikirde olmasalar bile sessiz kalmayı tercih ettiler.

Osmanlı döneminin dindar elit zümresinin yerini Cumhuriyet’in yeni seküler elit tabakası aldı. Örneğin Refah, Fazilet Partisi ve AKP gibi muhafazakar partiler; sekülerler tarafından yönetimden alınan ve ayrıcalıkları giden dindar elit zümrenin torunlarıdır.

Atatürk ülkenin modernizasyonunun kendinden önce 3 defa başarısızlıkla sonuçlandığını biliyordu. Gericilerin şeriatı ve dini kanunları tekrar geri getirmek isteyeceklerini de biliyordu. Dolayısıyla seküler bir ülke kurdu ve bunu seküler bir ordu ile güçlendirdi. Bu seküler ordu ülkeyi tekrar eski haline döndürmeye çalışanlara karşı duracak ve laikliği koruyacaktı.

Atatürk’ün tanrılaştırılması ise tamamen kendinden sonra gelen İnönü ve CHP’nin işidir. Atatürk’ün mektuplarından bu tür şeylerden nefret ettiği anlaşılır.

İş Hayatında Başarılı Olmanın Yolları

İş hayatında başarılı olmanın yolları bu yazımızın konusu. İş hayatında başarı kolay elde edilmez. Sadece iş hayatı değil herhangi bir işte başarılı olmak için aşağıda bazı tavsiyeler var. Sözü daha fazla uzatmadan buyrun birlikte bakalım;

İş Hayatında Başarılı Olmanın Yolları

İş Hayatında Başarılı Olmanın Yolları

  1. Bilgi sahibi olmak. İşinizi öğrenin. İşinizle ilgili herşeyi öğrenin. Biri size işinizle uzaktan yakından ilgili HERHANGİ birşey soruyor olsa bile verecek bir cevabınız olmalı. Bilmediğiniz birşey olmamalı. Bilmediğiniz birşey var ise sorun. Sürekli soru sorun. Salakça sorular sorun. Sorduğunuz soruların salakça olmadığını farkedince şaşıracaksınız. Bir yönetici olarak kendisine bir görev verdiğiniz birisi size o görevle ilgili herhangi birşey sormuyorsa bilin ki o görevi hiç anlamadı, ne istediğinizi hiç bilmedi ve kesinlikle kötü bir sonuç çıkacak ya da başarısız olacak
  2. Yaptığınız işle gurur duyun. Bulaşıkçı olacaksanız dünyadaki en iyi bulaşıkçı olun. Yaptığınız işi asla küçümsemeyin. Yıkadığınız ve pırıl pırıl yaptığınız bulaşıklar sizin eserinizdir ve o eser sizin adınızla birlikte anılır. Ne zaman bir görevi tamamlar, bir projenin üstesinden gelirseniz gurur duyun. İsminiz o projeyle anılacaktır. Bitirdiğiniz her işe adınızı bir damga gibi vurursunuz. Eğer işi kötü yaparsanız adınız o kötü işle anılacaktır. En iyisini yapmaya çalışın.
  3. Yöneticinize asla sorunlarla gitmeyin. İnanın yöneticiniz zaten sorunların farkında ve biliyor. Seni işe aldı çünkü o sorunları çözmeni istiyor. Ona problem yerine çözüm götürmeni bekliyor. Problem getirmek onun işi, senin değil. Yöneticinizin bilmediği bir sorun gördüğünüzde ve bunu ona anlatma gereği duyduğunuzda o problemi TAMAMEN net olarak anladığınızdan emin olun. Zayıf verilerle onun önüne problemler götürmeyin. “Bu olabilir.. ya da şu olabilir…” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen cansız veri sunmayın. Problemin ne olduğunu TAM olarak tespit edin. Çözüm önerin…hatta daha da iyisi çözümler önerin. Ne tür sorular geleceğini bilin. Eğer siz bir yönetici olsaydınız ve bu problemi ilk kez duyuyor olsaydınız ne sorardınız? Bunu düşünün ve bu sorulara hazırlıklı olun. İzleyeceğiniz adımlar şöyle olmalı; 1-problemin tanımı, 2- problemle ilgili ne öğrendin, 3- sorulabilecek muhtemel sorular, 4- en az üç çözüm önerisi, 5- bu üç öneriden sizin tercih ettiğiniz.
  4. Yöneticiniz sizden birşey yapmanızı istediğinde ŞİMDİ yapın ve İYİ yapın! Bu sizin değerinizi ortaya koyacaktır. Yöneticiniz sizden bir projeyi yönetmenizi istiyorsa bunu iltifat olarak almalısınız. Size geldi çünkü size güveniyor. Onu hayal kırıklığına uğratmayın. Yaptığınız her işi bırakın ve yöneticinizin size verdiği işe odaklanın. Sonrasında size daha büyük işler verecektir.. ve sonrasında projeler daha büyük ve daha önemli hale gelecektir ve o size “adamı” olarak bakacaktır.. ve sonrasında terfi, ek ödeme, bonus gibi faydalar gelecektir.
  5. Size gelen e-maillere cevap verin. Ukala olmayın ve sorulara hızlı cevaplar verin. Kimseye geri dönüş yapmayan adam olmayın. Bir email aldığınızda hızlıca dönüş yapmaya çalışın, ne istendiğini anlamadıysan, SOR!
  6. İşler yavaş mı? Kendinize bir proje bulun. Yöneticinize gidip ne yapmanız gerektiğini sormayın. Yöneticiye gidip “ne yapmalıyım?” diye sormak insiyatif almak değildir, ne yapacağını bilmiyor demektir. Bu şekilde yöneticinizi etkileyemezsiniz aksine negatif bir imaj oluşturmuş olursunuz. Gidip 3 nolu maddeyi tekrar okuyun. Bu şekilde bir soru yöneticinize ekstradan bir problem demektir ve şimdi bütün yaptığı işleri bırakıp adeta bir bebek bakar gibi sizinle ilgilenmeli ve sizi meşgul tutmalı. Bunu yapmayın. Gidip kendinize yapacak bir iş bulun.
  7. İşlerinizi rahat halledebileceğiniz organizasyonu tam bir sistem kurun. Önemli olan akıllı çalışmaktır, çok çalışmak değil. Sürekli birşeyleri bulmaya çalışıyorsanız, birşeylerin nerede olduğu hakkında en ufak bir fikriniz yoksa sistemli çalışmaya kıyasla 100 kat daha fazla çalışıyor olacaksınız. Bir sisteminiz olsun. 100 kat fazla çalışmayın, düzgün çalışın. Genelde düzenli olmayan insanlar birşeyleri bulmada çok zorlanır, cevap bulamaz, uydurur, tahmin eder veya aynı soruyu en az 10 defa sorar. Sistemli ve düzenli olun! Bunun önemini tahmin bile edemezsiniz. Ne kadar düzenli ve sistemli olursanız hayatınız o kadar az stresli olur.
  8. Sürekli öğrenmeye devam edin. Doktora yaptınız diye eğitiminiz bitmiş olmaz. Pek çok ücretsiz online kurs var. Gidip bunlardan birine yazılın. İlla kendi alanınızla ilgili olmak zorunda değil, farklı şeyler öğrenin. Öğrenin.
  9. Görünümünüze özen gösterin. Kendinizle gurur duyun. Temiz elbiseler giyin. Parasal nedenlerden dolayı kıyafet alamıyorsanız ucuz mağazalara gidin. Ucuz elbiseler alın. Yeterki temiz gözükün. Spor yapın. işten önce ya da sonra spor yapmaya çalışın. Zihninizi boşaltın. Sağlıklı yiyecekler yiyin.
  10. Zamanında söz verdiğiniz yerde olun. Zamanınızda söz verdiğiniz işi yapın. 

İş hayatında başarılı olmanın yolları özetle böyle. Sizin varsa eklemek istedikleriniz, lütfen yorum olarak yazınız.