Kapitalizm ile Liberteryenizm Arasındaki Fark

Liberteryenizm ya da diğer adıyla özgürlükçülük, bireyin mülkiyet edinme ve özgürlüğün tadını çıkarma hakkını önceleyen politik bir sistemdir.

Kapitalizm, diğer taraftan, serbest piyasada üretilen malların ticareti yoluyla özel mülkiyeti önceleyen ekonomik bir sistemdir.

Liberteryen ve kapitalist teoriler ilk kez Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllar boyunca ortaya atıldı. Ayrıca çeşitli Avrupa ülkelerinde sanayileşmenin damgasını vurduğu bu dönem, seri üretimin icadıyla yaşamları hızlı bir şekilde değişen vatandaşların daha fazla hak talebinde bulunmaya başladığı dönemdir. Her iki teori de insan haklarının ve sıradan vatandaşın mal ve canının devlet tarafından korunması hakkını desteklediğinden, liberteryenizm ve kapitalizm arasında çeşitli karşılaştırmalar olmuştur. Ancak, son elli yılda kapitalizmin gerçek etkilerinin tezahürü bu iki teori arasında önemli pratik farklar olduğunu kanıtlar.

Kapitalizm ile Liberteryenizm Arasındaki Fark

Kapitalizm ile Liberteryenizm Arasındaki Fark
Karl Marx, kapitalist kârın esasen insan emeğinin çalınması yoluyla yaratılan artı değer olduğunu iddia eder.

İlk etapta, liberteryenizm vatandaşların, bireysel haklara sahip olduğunu önceleyen politik bir teoridir. Kapitalizm ise serbest piyasa gelişimini teşvik ve sermaye artırmak amacıyla özel ve kurumsal mülkiyeti korumanın önemini irdeleyen ekonomik bir teoridir. Bu iki teori arasındaki temel fark, bu uygulamalar sonucunda toplumda ortaya çıkan siyasi ve ekonomik yapılarla ilgilidir. Özgürlükçü hukuk yani liberteryenizm, başkalarının haklarını ihlal etmemek şartıyla kendi mesleki ve kişisel hedeflerine ulaşmak için bireylerin tüm haklarını kullanmalarını teşvik etmektedir. Teoride, kapitalizm aynı kavramı destekliyor görünür.

Ancak uygulamada, kapitalizm liberteryenizmin teşvik ettiği şeyin tersine ulaşır. Kapitalizmi uygulayan herhangi bir ülkede, vatandaşlara para ya da mülk gibi değiştirilebilir malları biriktirme hakkı verilir. Bu daha sonra, çeşitli sektörleri çeşitlendirmek için ucuz ham madde arama ve hatta daha fazla kar elde etme amacıyla ücret kesmek için varlık sahiplerine ilham verir. Bu da doğal olarak işçilerin haklarını ihlal eder. Yasal anlamda, kapitalizm vatandaş hakları konusunda nesnel yasaları ön planda tutmaktadır. Eş-dost kapitalizmi adı verilen Crony kapitalizm bugün birçok ülkede yaygındır. Eş-dost kapitalizmi; faaliyetleri çevrelerindeki topluluğu veya çalışanlarını olumsuz yönde etkilese bile, şirketlerin kendi hissedarlarına gösterdikleri bağlılıktır.

Kapitalizmin de, liberteryenizm gibi, bireysel hakları öncelediğini ileri sürmek yanlış olur çünkü modern kapitalizmde serbest piyasadan faydalananlar sıradan çalışanlar değil, şirket yöneticileri ve hissedarlardır.

Karl Marx, kapitalist kârın esasen insan emeğinin çalınması yoluyla yaratılan artı değer olduğunu iddia eder. Bu tanım mutlaka tüm durumlarda doğru olmayabilir iken, kapitalistlerin bireysel haklara saygılarını korumak ile kurumsal hedeflere ulaşmak isteyip başkalarını feda etme pahasına zor tercihlerle karşı karşıya kalma eğiliminde oldukları açıktır.

Özet

Kapitalistlerin aksine, liberteryenlerin önceliği, zengin insanların ihtiyaçları veya arzuları değildir. Liberteryenlerin önceliği zengin insanların isteklerine cevap vermek için oluşturulmuş hükumetleri savunmak da değildir. Liberteryenizmde her vatandaşa, zengin ya da fakir olsun, hizmet veya ürününü satmak için piyasaya katılmasına eşit fırsat verilen bir pazarı destekler. Liberteryenler ayrıca, piyasaya devletin müdahalesini desteklemezler. Çünkü hükumetler büyük şirketlere kendilerine katkılarından dolayı sayısız faydalar sağlama eğilimindedirler.

Özetlemek gerekirse; kapitalizm ve liberteryenizm arasındaki temel fark vatandaş haklarının pratiği ile ilgilidir. Bu teorilerin ikisi de mülkiyet ve eşit bir şekilde piyasa işlemlerine katılım için tüm bireylerin haklarını desteklediğini iddia ederken, kapitalizm pratikte bu gerçeği desteklemez. Kapitalizmin yarattığı koşullar, daha fazla kâr elde etme amacıyla kurumsal firmaların gelişimini desteklemek için sıradan vatandaşa baskı uygulama eğilimindedir.

Ütopya ile Distopya Arasındaki Fark

Ütopya ile distopya aynı madalyonun iki yüzüdür. İki uç noktanın bilim kurgu kurulumunu resmederler. Edebiyat bu iki konsepti daha derinlemesine irdeler. Ama tanımı gereği, “ütopya” insanların mümkün olan en ideal ve en mükemmel yaşamı deneyimledikleri bir toplum ya da topluluktur. Buna karşılık, “distopya” çoğu insan için son derece tatsız yaşam ve çalışma koşullarının olduğu bir yeri vurgulamaktadır. Distopyada çoğu toplum ya da devlet sistemleri tümden kötüdür.

Ütopya

Ütopya dinlerde vadedilen cennet olarak düşünülebilir. Ütopya kelimesi ilk olarak 1516 yılında Thomas More tarafından “Ütopya” başlıklı eserde ortaya atıldı. Thomas More, ütopyayı, her şeyin düzgün çalışıyor gibi gözüktüğü hayali ve yalnız bir ada olarak nitelendirdi. Ütopya, dost canlısı insanlarla yaşayan, temiz, ferah binalarda çalışan, mavi gökyüzü, sıcak ve parlak güneş ışığına bakan, işe mutlu giden ve herkesle uyum içinde yaşayan bir topluluğu anlatır.

Ütopya ile Distopya Arasındaki Fark
Ütopya

Ancak birçok kişinin ütopyayı saf bir kurgu ya da hayal ürünü olarak kabul etmesinin bir nedeni var. Çünkü ütopya fikri özünde imkansız görünür. Mükemmeliyetin gerçek maddesel dünyası gerçekten var olamaz. Bu yüzden, “ütopya” tam anlamıyla, fiziksel olarak var olmayan hayali iyi bir yer olarak çevrilmiştir. Bu tür bir dünya sadece gerçekçi değil, aynı zamanda pratik de değildir.

Distopya

Buna karşılık, aynı zamanda anti-ütopya ya da kakotopya olarak da bilinen distopik bir dünya, tamamen harabelerden ve yıkıntılardan oluşan bir dünyadır. Distopya kelimesi de ütopya ile aynı zamanda icat edildi. Ancak, kullanımına 19. yüzyılın sonlarında başlandı. Distopik bir dünyada, gökyüzü sıkıcıdır. Güneş parlamıyordur ve binalar çoğunlukla yıkılmıştır. İnsanlar (eğer kaldıysa) can sıkıcı ve düşmancadır. İşe gitmek her zaman acı bir deneyimdir ve insanlar henüz kendi farklılıklarını keşfetmemiştir. Will Smith’in başrolünde oynadığı I am Legend (Ben Efsaneyim) filminde distopik bir dünya kurgusu vardır. Her taraf harabe, karanlık ve yıkıktır.

Ütopya ile Distopya Arasındaki Fark
Distopya

Çeşitli yayınlarda, distopik dünya, ütopik topluma biraz benzer olarak lanse edilir. O toplumu biraz daha derinlemesine incelediğinizde, aşırı kontrol, baskı ve istismar var olduğunu öğrenirsiniz. Bu açıklama pratikte vatandaşları kontrol etmek için büyük güç kullanılan polis devlet fikrine sığar. Bu bağlamda, gücü elinde tutan insanlar diğerlerinden çok daha gelişmiş ve ilerici olurlar ki bu durum farklı sınıf ve kastların belirgin bir şekilde ayrışmasını vurgular.

Ütopya ile Distopya Arasındaki Fark

Ütopya ile distopya arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Ütopyayı çoğu insan cennet olarak kabul eder. Herşey iyi ve mükemmeldir. Sosyal hayat, devlet ve dini sistemler arasındaki işler pürüzsüz ve dengeli bir şekilde devam eder.
  • Distopya ise ütopyanın tersidir. Herşey dengesiz, kaotik, karmaşık, kuralsız, kanunsuz, isyankar ve kirlidir.
  • Gücü elinde tutanların bu gücü kötüye kullanmasından dolayı, distopik toplumların  açıkça tanımlanmış kast sistemine sahip teknolojik açıdan gelişmiş olma eğilimleri vardır.

Ütopya ile distopya arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakabilirsiniz.

Sosyalizm ile Demokratik Sosyalizm Arasındaki Fark

Sosyalizm toplumda eşitlik demektir, demokratik sosyalizm ise demokratik bir devlette eşitlik demektir.

Sosyalizm, kolektif mülkiyet ve üretim araçlarının ve malların dağıtımının yönetim sistemi olarak tanımlanabilir. Sosyalizme göre kapitalist bir devlette, zenginlik ve güç, toplumun küçük bir bölümü arasında konsantre olarak dağıtılmıştır. Sosyalizm aynı zamanda tüm insanların toplumun ortak faydası için işbirliği içinde ve eşit bir şekilde çalıştığı ekonomik bir sistemdir.

Demokratik sosyalizm, demokrasi karakterine daha fazla önem verir. Demokratik sosyalizm, sosyalizm ile hemen hemen aynı ilkelere sahiptir. Ancak demokratik sosyalizm sandık aracılığıyla sosyalizme inanmaktadır. Hükumet ve toplumda herhangi bir değişikliğin adil seçimler yoluyla olması gerektiğini belirtmektedir.

Sosyalizm terimi, sanayi devrimi ile bağlantılı olarak ekonomik ve sosyal değişikliklerin bir sonucu olarak 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında doğdu. Socialisme terimini ilk kullanan eden kişi Henri de Saint Simon oldu. Bu teorinin en büyük düşünürlerinden olan Noel Babeuf, Charles Fourier, Robert Owen Karl Marx ve Engels, kapitalizmin ortadan kaldırılarak ekonomik faaliyetlerin rasyonalize edilmesi için modern teknolojinin uygulanmasına inandılar. Ayrıca özel mülkiyeti de eleştirdiler.

Sosyalizm ile Demokratik Sosyalizm Arasındaki Fark
ABD’li siyasetçi Bernie Sanders kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlar.

Demokratik sosyalizm 19. yüzyılın sonlarında belirgin hale geldi. Demokratik sosyalizm Avrupa’daki temelleri 1. Dünya Savaşı’ndan sonra atıldı. Ayrıca ABD’de, Demokrat sosyalizm sosyalist Eugene V Debs‘ten sonra büyük bir hareket haline geldi. Demokratik sosyalizm günümüzde Latin Amerika, Asya ve birçok diğer bölgeye yayıldı.

Demokrat sosyalist partilere örnek olarak aşağıdakiler gösterilebilir;

Ülke Parti
Birleşik Krallık İşçi Partisi
İspanya Podemos
Almanya Die Linke
Portekiz Left Bloc
Fransa Left Front

Bilinen bazı demokrat sosyalist politikacı ya da düşünürlere örnek olarak aşağıdakiler gösterilebilir;

Politikacı/Düşünür Ülke
David Ben Gurion İsrail
Zulfikar Ali Bhutto Pakistan
Tony Blair Birleşik Krallık
Hugo Chavez Venezuela
Nelson Mandela Güney Afrika
Bernie Sanders ABD
Albert Einstein Almanya

Sosyalizm ile Demokratik Sosyalizm Arasındaki Fark

Sosyalizm ile demokratik sosyalizm arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Sosyalizm, kolektif mülkiyet ve üretim araçlarının ve malların dağıtımının yönetim sistemi olarak tanımlanabilir. Demokratik sosyalizm ise, demokrasiye daha fazla önem verir.
  • Sosyalizm aynı zamanda tüm insanların toplumun ortak faydası için işbirliği içinde ve eşit bir şekilde çalıştığı ekonomik bir sistemdir.
  • Demokratik sosyalizm sandık aracılığıyla sosyalizme inanmaktadır. Hükumet ve toplumda herhangi bir değişikliğin adil seçimler yoluyla olması gerektiğini belirtmektedir.
  • Demokratik sosyalizm, sosyalist ekonomik sistemi altında üretim araçlarının toplu mülkiyeti ve demokratik yönetim sistemidir.
  • Demokratik sosyalizmin, sosyalizmden ilkesel olarak farkı yoktur. Demokrat olmadığını düşündükleri Marksist-Leninist sosyalizmden kendilerini ayırt etmek için demokrat sosyalizm adını almışlardır.
  • Demokratik sosyalizm, devrimsel veya reformist bir şekilde olmayabilir.
  • Sosyalizm terimi, sanayi devrimi ile bağlantılı olarak ekonomik ve sosyal değişikliklerin bir sonucu olarak 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında doğdu.
  • Demokratik sosyalizm 19. yüzyılın sonlarında belirgin hale geldi.

Sosyalizm ile demokratik sosyalizm arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakabilirsiniz.

John Locke ile Thomas Hobbes Arasındaki Fark

John Locke ve Thomas Hobbes, toplumsal sözleşme ve doğal hukuk kuramcıları olarak bilinir. Basitçe söylemek gerekirse toplumsal sözleşme, devlet ile insan arasındaki sözleşmedir. İnsanlar devletin koyduğu bir takım kurallara uyacaklarını taahhüt ederler. Bu kurallara kanun denir. Ancak, her ikisinin de doğal hukuk kanunlarında duruşları ve çıkarımları tamamen farklıdır.

Thomas Hobbes

John Locke ile Thomas Hobbes Arasındaki Fark
Thomas Hobbes

Thomas Hobbes Malmesbury’li İngiliz bir filozoftu. Leviathan adlı kitabıyla siyaset felsefesinin temelini oluşturdu. Hobbes bu eseriyle saygınlık toplamayı başardı. Egemenlik için mutlakıyetin şampiyonuydu. Sadece bu değil, o farklı büyük konulara da katkıda bulundu. Bunlar arasında etik, geometri, gazların fiziği, teoloji ve hatta siyaset bilimi de vardır.

John Locke

John Locke ile Thomas Hobbes Arasındaki Fark
John Locke

John Locke, diğer taraftan, liberalizmin babası olarak bilinir. Aydınlanma Çağı‘nın en etkili düşünürlerinden biriydi ve büyük bir İngiliz filozof ve hekimdi. Hatta İngiltere’deki ilk birkaç ampiristten biriydi. Ampirist deneyci demektir. Ampirizm bilginin duyu ve deneyimle elde edilebileceğini savunur. Locke klasik cumhuriyetçilik ve liberal teoriye odaklanarak Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne de büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.

John Locke ile Thomas Hobbes Arasındaki Fark

Aldıkları Eğitimler

John Locke Londra’daki en prestijli okullardan Westminster’da okudu. Buradaki çalışmalarını tamamladıktan sonra Oxford’taki Christ Church’a kabul edildi. Ancak, kendisi o zamanki lisans müfredatından memnun değildi. Üniversitede verilen müfredattan ziyade Rene Descartes’in eserlerine daha meraklıydı. Kendisi ayrıca tıbba da ilgi duydu ve Oxford’ta tıp alanında lisans derecesi yaptı.

Thomas Hobbes’in eğitim farklıydı. Dört yaşındayken Westport Kilisesi’nde okudu. Oradan Malmesbury’ye girmeye hak kazandı ve hatta Robert Latimer tarafından yönetilen özel bir okula da girmeye hak kazanmıştı. Skolastik kayıtları çok etkileyici olduğundan Hertford College, Oxford’a yakından bağlı Magdalen Hall’e gitti. Hobbes skolastik öğrenmeye çok ilgili değildi bu yüzden kendi müfredatına sahip olmaya karar verdi.

İnsan Doğası

Hobbes ve Locke’un çeşitli konularda farklı duruşları vardır. Örneğin, insan doğası. Locke’a göre, insan doğası gereği sosyal bir hayvandır. Oysa Hobbes aksini düşünür. Hobbes insanı sosyal bir hayvan olarak görmez. Hobbes bir toplumun bile var olamayacağını düşünür.

Doğa Durumu

Doğa durumu konusuyla ilgili olarak, Locke doğa durumunda insanların genellikle sözlerinde doğru olduklarını ve hatta yükümlülüklerini yerine getirdiklerine inanır. Güvensizliğe rağmen, daha keyifli, harika ve sessiz olabilirdi. Locke, doğa durumunu anlatırken, örnek olarak Güney Afrika’daki doğal liman Saldanha Bay‘ı kullanır. Orada barış ve mülkiyet hakları büyük ölçüde uyum içinde ve birlikte var olduğunu göstermiştir. Size karşı birinin eksikliklerinin başka biri tarafından cezalandırılmasının sosyal açıdan kabul edilebilir olduğu durumlarda insanlar bir doğa durumunda olacaktır. Şiddetli çatışmaların ortaya çıktığı zamanlar ve yerler var olsa da, bunlar genellikle barışçıl bir şekilde sona ermiştir.

Hobbes’a gelince, o kısa bir açıklama ile doğa durumu konusunda durduğu yeri açıkça ortaya koymuştur. “Sürekli korku ve şiddetli bir ölüm tehlikesi duymayan hiçbir toplum yoktur” der, Hobbes. İnsan yaşamı, kötü, acımasız, kirli ve kısadır.

Toplum Sözleşmesi

Locke ve Hobbes toplum sözleşmesi konusunda da farklı düşünür. Locke insanların yaşam haklarını tutmaya devam ettiğini ve mülkiyetlerini korumak ve adalet için bu hakkı elde ettiklerini düşünür. Toplumsal sözleşme ihlali kişinin kendisini yurttaşlarını ile savaş haline sokabilir.

Hobbes ise “basitçe size söyleneni yaparsanız, güvende olursunuz” der. Toplumsal sözleşmeyi ihlal edemeyeceksiniz çünkü isyan etme hakkına sahip değilsiniz.

John Locke ile Thomas Hobbes arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa lütfen yorum bırakın.

Anarşizm ile Sosyalizm Arasındaki Fark

Anarşizm, sosyal zenginlik üretmek için bireylerin kendilerini yönettiği ve özgürce gruplaştıkları politik ideolojidir. Sosyalizm ise halkın, toplumun kaynaklarına sahip olduğu ve yönettiği ekonomik sistemdir. Sosyalistler ve anarşistler her bireyin ortak yararını elde etmek için tüm bireylerin eşitliğini savunurken, her bireyin “iyiliğine” yaklaşımları farklıdır. Sosyalizmi savunanlar, ortak faydanın kolektif eforla elde edilebileceğini iddia ederler. Anarşistler, diğer taraftan, bireylerin kendi potansiyellerini geliştirebilmeleri için serbest olmaları gerektiğine ve aynı zamanda kendi hayatlarının kontrolünü kendi ellerinde bulundurmalarına ve yapmak istediklerini özgürce yapabilmeleri gerektiğine inanırlar. Özgürlük ve fırsat eşitliği ırk ya da sınıf farkı gözetmeksizin tüm bireylere sunulmalıdır.

Anarşizm ile Sosyalizm Arasındaki Fark
2006 yapımı V for Vendetta pek çok siyasi grup tarafından hükumetler tarafından yapılan baskılara bir alegori olarak görülür. Liberteryenler, özgürlükçüler ve anarşistlerin ideolojilerini desteklemek için bu filmi kullandıkları olmuştur. Guy Fawkes maskesinin dünya genelinde zulme ve baskılara karşı protestolarda kullanılan ortak bir marka haline geldiğini söyleyebiliriz.

Yönetim Şekli Farklılığı

Sosyalistler ve anarşistlerin hükumet ve yönetim noktasında görüşleri farklıdır. Sosyalistler toplu mal ve hizmetlerin üretimi için toplum tarafından sahip olunan kaynakların kullanımının halkın seçtiği meclis ya da devlet tarafından planlanması ve kontrol edilmesi gerektiğine inanır. Sosyalistler merkezi ekonomik planlamanın optimum (en iyi) sonuçlara yol olacağını düşünür. Hükumeti de emek ya da işçi sınıfı için adalet aracı olarak görür.

Anarşistler, tam tersine, hükumeti anlamsız ve gereksiz bulur. Anarşistler hükumeti sadece mevcut durumu koruyan ve büyümeyi engelleyen bir yapı olarak görür ve bundan dolayı hükumeti ortadan kaldırmak birinci amaçlarıdır. Böylece bireysel özgürlüklerin önü açılacak ve toplum kendini bireylerin özgür iradeleriyle herhangi bir kısıtlama olmadan yönetmiş olacaktır. Anarşistlere göre, bir hükumet tarafından uygulanan kurallar, kendi hayatını yönetmesi noktasında bireyin haklarını çiğnemektedir. Bu durum bireyin zayıf olmasına neden olur. Zayıf bir birey, anarşistlere göre, zulme karşı savunmasızdır. Sosyalistler tarafından benimsenen merkezi bir otorite organize etmek yerine, anarşistler bireyler arasındaki karşılıklı rıza ve fikir birliğini destekler.

Sosyalist bir toplumda, bireyler özel mülkiyet sahibi olabilir ancak bu mülkiyetler sınırlıdır. Bir sosyalist, örneğin, bir televizyon sahibi olabilir ancak televizyon seti üreten bir fabrika sahibi olamaz. Anarşist bir toplumda ise, herhangi bir sınır olmadan istediğiniz her şeyin sahibi olabilirsiniz.

Yukarıda anlatılan farklılıklardan dolayı sosyalizm ve anarşizm bir toplumda bir arada bulunamaz çünkü insan ve toplumun ortak faydasını elde etmek uyguladıkları ve izledikleri stratejiler farklıdır. Bir toplumda sosyalizmin başarısı anarşizmin kaybetmesi, ve tersi olarak da anarşizmin başarısı sosyalizmin kaybetmesi demektir.

Anarşizm ile Sosyalizm Arasındaki Fark

Anarşizm ile sosyalizm arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Sosyalizm, mal ve hizmet üretmek için kolektif eforu ve toplu mülkiyeti teşvik eden ekonomik bir sistemdir. Anarşizm ise bireyin hayatında istediği her şeyi yapabilmesi için bireysel özgürlükleri sınırsız bir şekilde savunan politik bir ideolojidir.
  • Sosyalizm merkezi bir otoriteyi savunur, anarşizm ise hükumetlerin ortadan kaldırılması gerektiğine inanır.
  • Sosyalist sistemde sadece kişisel kullanım için mülkiyet sahibi olunabilir, üretim makinelerinin mülkiyeti sınırlıdır. Anarşist bir sistemde ise sınır yoktur, isteyen istediği şeye sahip olabilir.
  • Sosyalizm ve anarşizm birbirinin karşıtıdır ve bir arada var olamaz.

Anarşizm ile sosyalizm arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa lütfen yorum bırakınız.

Sünni ile İsmaili Arasındaki Fark

Sünni ile İsmaili arasındaki fark, sünni müslümanlar Muhammed peygamberin sünnet adı verilen davranışlarını ve sözlerini takip eder, İsmaili müslümanlar ise Şia’nın bir koludur ve dolayısıyla sünni islamdan farklıdır. Şia’nın kolu olmasına rağmen İsmailileri şiilerden ayıran farklar da vardır. Bakınız: Şia ile İsmaili Arasındaki Fark.

Sünniler Muhammed peygamberin öğretilerine kesinlikle iman ederler ve sünnetin dışlanmasına, yok sayılmasına veya değiştirilmesine şiddetle karşı çıkarlar.

İsmailiye, adını İsmail bin Cafer Sâdık‘tan alan bir Şii mezhebidir. İsmaili müslümanlar dünyanın bazı bölgelerinde yaşarlar ve azınlıktadırlar. Sünni müslümanlar ise dünya geneli çoğunluktadır.

Sünni ile İsmaili Arasındaki Fark
İsmaililerin günümüzdeki imamı Ağa Han Pakistan’daki cemaatini ziyaretinde.

İsmaililerin yedi imama inanan ve takip eden bir kolu vardır ve bunlara Yediciler adı verilir. İsmaililer İmam İsmail bin Cafer’in soyundan gelenleri halen günümüze kadar takip etmektedirler. İsmailiye mezhebinin mevcut imamı dördüncü halife Ali’nin 49. soyundan Prens Kareem Ağa Han‘dır. Ağa Han 1936 İsviçre doğumludur ve günümüzde Nizari İsmaililerin imamıdır. Forbes’e göre Ağa Khan, yaklaşık 800 milyon dolarlık servetiyle dünyanın en zengin on dini liderinden biridir. İsmaili müslümanlar ruhani kabul ettikleri imamlara inanırken, sünni müslümanlar genelde laik siyasi liderleri takip eder.

Nasıl ki Şia’nın farklı birçok alt mezhebi var ise, sünnilerin de Diobendi, Berelvi, Vahhabi gibi farklı alt mezhepleri vardır. İsmaililer cemaathane (Jama’at Khana) adını verdikleri yerlerde ibadet ederler. Sünniler ise camilerde ibadet ederler. Sünni erkekler ve kadınlar ayrı yerlerde ibadet ederken, İsmaili erkek ve kadınlar birlikte dua ederler. Sünni kadınlar genelde evde namaz kılmayı tercih ederler ama bazıları Cuma namazlarını veya teravihleri camilerde kılar.

Ağa Han, günümüzde İsmailiye mezhebinin en önemli lideri pozisyonundadır. Ağa Han, cemaatindeki yeni doğan bebekler için isimlere karar verir ve çiftler o izin verdikten sonra evlenebilir. Sünniler herhangi bir dini liderin ilahi bir ruh olduğuna inanmazlar ve bunu şirk ya da affedilmez günah olarak görürler.

Sünni ile İsmaili Arasındaki Fark
Ağa Han 1936 İsviçre doğumludur ve günümüzde Nizari İsmaililerin imamıdır. Forbes’e göre Ağa Khan, yaklaşık 800 milyon dolarlık servetiyle dünyanın en zengin on dini liderinden biridir. Fotoğrafta Aga Khan Rusya devlet başkanı Putin ile görüşüyor.

İbadet Farklılığı

Sünni ve İsmaili ibadetleri de farklıdır. Dua etme şekillerinde farklılık vardır. Sünnilerin aksine İsmaililer Allah adına hayvan kurban etmezler. Isamaililerde çok yakın toplumsal bir bağ vardır. Bütün zengin ve nüfuzlu İsmaililer bu topluluğu güçlü tutmak için yardımda ve bağışta bulunurlar. Pakistan’ın kuzey bölgelerindeki bazı Ismaililerin tabiatları çok yumuşaktır. Herhangi bir kavgaya, çatışmaya karışmazlar. Kadınların daha eğitimli ve kız okullarının erkek okullarından fazla olduğu kadın egemen bir toplumdur. Kuzeydeki İsmaililer kendi içlerinde çok kapalı bir gruptur ve başka din veya mezheplerin kişisel düzeyde kendileriyle etkileşime geçmesine izin vermezler.

En Büyük Fark

Sünniler ile İsmaililer arasındaki en büyük fark olarak, izledikleri yol gösterilebilir. Sünniler dört halifeye ve onun devamına inanır ve takip ederler. İsmaililer ise ehli beyt ve sonrasında İsmail bin Cafer’den gelen imam soyuna inanır ve takip ederler.

Kader ile Özgür İrade Arasındaki Fark

Yüzyıllar boyunca, insanlar özgür irade ve kader hakkında tartışıp durmuşlardır. Psikoloji ve sosyoloji alanlarındaki son 50 yıllık gelişim bu tartışmalara farklı boyutlar kazandırdı. Kader ve özgür irade tartışmalarına bilim ve psikolojinin en ünlü isimlerinin katılması dikkat çekicidir. Ve can alıcı sorumuz şu: “insanın yaşam seyrini kontrol eden kader mi, özgür irade midir?“.

Bu şekilde bir tartışma fizikte bilinen iki sisteme benzer. Birileri, atomların davranışının tamamen fiziksel bir hukuka tabi olduğunu iddia ederken, diğerleri de insanların özgür iradeye sahip olduğunu söyler. İlki bir atom ne yaparsa yapsın, sadece yapmak zorunda olduğu anlamına gelir. Ama bir adam kolunu hareket ettirmeyi seçerse, bu atomun özgür iradeye sahip olduğu anlamına mı geliyor? Plato’nun bu argümana bir cevabı var. İdealar Kuramı‘nda, “yıldızlarla bir olunca, yıldızın kaderiyle de bir olmuş olunur“. Bunun anlamı, kişi hareket eder ve kolundaki atomları da hareket ettirmeyi seçer. Bu şekil de besbelli, kişi bireysel özgür iradesini sergiliyor.

Kader ile Özgür İrade Arasındaki Fark
Öğrenilmiş çaresizlik, bir bireyin bir dizi talihsiz olay ya da kader neticesinde, özgür irade üzerindeki kontrolünü kaybetmesidir.

Olasılıkların yararlı bir bileşeni olan momentum fikri, onu tahmin noktasında kader denilen yapının önemli bir parçası haline getirmiştir. Bebek gelişimi üzerine psikolojik teori olan öncelik (primacy) kavramında uygulanan psişe momentumu bu tür kaderi bir yapının çok önemli bir kanıtıdır. Böylece psikologlar çocukların yollarının deneyimler ile şekillendiğini ve bu deneyimlerin onların gelişiminde önemli bir rol oynamakta olduğunu söyler.

Öğrenilmiş Çaresizlik

Ayrıca psikolojik bakış açısından türetilmiş ve kişinin etkinliği üzerinde hayati rol oynayan öz saygı denilen kavram vardır. Bir insanın çevresini kontrol etmek için inancını ortadan kaldırmak, o kişinin benliğine olan saygıyı etkiler. Bu durumda, bu adam çaresizliği öğrenir ve bunun neticesinde kadere inanabilir. Bu modern psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak bilinir. Öğrenilmiş çaresizlik, bir bireyin bir dizi talihsiz olay ya da kader neticesinde, özgür irade üzerindeki kontrolünü kaybetmesidir.

Bazıları, Einstein’ın şüpheci fikirlerine rağmen Niels Bohr’un özgür irade ve kadere güçlü bakış açısının çok önemli olduğunu söyler. Bohr iradenin deneyimsel özgürlüğünün insanın çizgisini kontrol ettiğine inanır. İnsan, özgür irade olmazsa, kaderi ile çaresiz bir şekilde baş başa kalacaktır. Kader derken, bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlendiğini anlıyoruz.

Kader ile Özgür İrade Arasındaki Fark

Özetle;

  • Plato’nun İdealar Kuramı’na göre, bir birey eylemleri sırasında özgür irade sergileyebilir. Bireyin kendi kaderi üzerinde seçim hakkı vardır.
  • Psikolojide, insanın kaderiyle doğduğu öğretilir. Gelişimi sırasında buna dayanır ancak özgür iradesi hayatını kontrol eder. Özgür iradesini kaybederse, çaresiz kalacaktır.
  • Bohr’a göre, özgür irade insanın hayat çizgisini kontrol eder ve özgür irade olmazsa insan kaderiyle birlikte çaresiz bir şekilde ortada kalır.

Sol Beyin ile Sağ Beyin Arasındaki Fark

Önce beynin bilgiyi nasıl işlediğine hızlı bir bakış atalım.

Sol beyin: mantık, analiz, sıralama, doğrusal düşünce, matematik, dil, somut gerçekler, kelimelerle düşünme, şarkı kelimeleri ve hesaplama.

Sağ beyin: yaratıcılık, hayal gücü, bütünsel düşünme, sezgi, sanat (motor becerileri), ritim, sözel olmayan, duygular, görsellik, şarkı tonları ve hayal kurma.

Bildiğiniz gibi, insan beyni sağ beyin ve sol beyinden oluşur. Bu iki parça şekil olarak birbirine benzer, ancak işlevleri farklıdır. Sol beyin aynı zamanda dijital beyin olarak adlandırılır. Okuma, yazma, hesaplama ve mantıksal düşünmeyi kontrol eder. Sağ beyin ise analog beyin olarak adlandırılır. Üç boyutlu duygular, yaratıcılık ve sanatsal duyuları kontrol eder. Bu iki parça birlikçe çalışarak bizim bir insan olarak işlememizi sağlarlar.

Sol Beyin ile Sağ Beyin Arasındaki Fark

Genel olarak, beynimizin sağ ve sol tarafı (hemisfer) bilgiyi farklı şekillerde işler. Bizim tek tip düşünceye karşı doğal bir eğilimimiz olsa bile, günlük hayatımızda beynimizin iki tarafı da birlikte çalışırlar. Sağ beyin görsellik odaklıdır ve resmin detaylarından ziyade daha bütününe bakarak, sezgisel ve eş zamanlı bir şekilde bilgiyi işler. Sol beyin ise sözel odaklıdır ve resmin bütününü elde etmek için önce ilk parçasına bakarak, bilgiyi analitik ve sıralı bir şekilde işler.

Sol Beyin ile Sağ Beyin Arasındaki Fark
Araştırmacılar maymunların “iç düşünceleri” olduğunu iddia eder. “İşleyen demiş ışıldar” kaidesince kullanılan beyin parlar, kullanılmayan ise sönük kalır.

Sol beyin sözel ve analitik düşünür. Sağ beyin ise sözel değildir ve sezgiseldir. Sağ beyin sözcükler yerine resimleri kullanır. Bir insanın hangi beynini daha çok kullandığını öğrenmenin en iyi yolu onları yön anlatırken dinlemektir. Sol beyinli kişi şuna benzer bir yol tarifi yapacaktır: “Buradan batı yönünde üç blok gidip İstiklal Caddesi üzerinde kuzeye yönelin. Üç ya da dört kilometre gidin ve sonra Kumbaraca sokaktan doğuya dönün“. Sağ beyinli kişi ise şuna benzer bir tarif yapacaktır: “İlerideki camiden sağa (sağı işaret eder) dönün. Sonra bir McDonalds ve bir Migros göreceksiniz. Dosdoğru ilerleyin. Bir sonraki ışıklarda, sağda metro istasyonunu göreceksiniz.

Sağ beyin bilgiyi sıralı işlerken, sol beyin bilgiyi rastgele işler. Sol beyinli kişilerin daha sistematik, planlı ve yapacakları işler için listeler tutan insanlar olduğunu söyleyebiliriz. Sağ beyinli insanlar ise bir işten diğerine atlarlar.

Sol beyin dili ve sembolleri işlemede, matematik ve problem çözmede iyidir. Sağ beyin ise sorunu tam kavrayabilmek için görsellere ihtiyaç duyabilir. Sağ beyinli birisi problemin cevabını biliyor olabilir fakat nasıl sunacağını bilemeyebilir. Sol beyinli birisi ise sunum yapmada ve kendini sözlü ifade etmede herhangi bir güçlük çekmeyecektir.

Sol beyinli insanlar daha disiplinli, mantıklı, doğrudan, sert ve gerçek olabilirken, sağ beyinli insanlar daha çok eğlenceli, karmaşık, diyagonal, hayali ve esnek olabilirler.

Herşey Sadece Düşünce Şekli Farklılığından İbaret

Sağ beyin ya da sözel olmayan düşünce genellikle daha “yaratıcı” olarak kabul edilir olsa da, burada yanlış ya da doğru yoktur; sadece iki farklı düşünce şekli vardır. Sağ elini kullananın solaklara karşı üstünlüğü olmadığı gibi, sağ ya da sol beyinlerden biri diğerinden daha iyi değildir. Önemli olan farklı düşünce yollarının varlığının farkında olmanız ve sizin kendi doğal tercihinizin ne olduğunu bilmeniz, ve böylece daha az baskın tarafınıza dikkat ederek onu geliştirmeye çalışmanızdır.

Beynin her iki yarım küresinin de gücünü harekete geçirerek, bir insan daha iyi bilgi işleme ve koruma kapasitesine sahip olabilir.

Irkçılık ile Önyargı Arasındaki Fark

Önyargı ve ırkçılık geçmişte yaşanan acıların bir hayli sorumlusu olmuştur. Tarih hafızamızı yokladığımızda geçmişteki ve günümüzdeki savaşların çoğunun ırk ayrımcılığı ve basmakalıp önyargılardan meydana geldiğini görebiliriz. Bugün içinde yaşadığımız toplum ayrımcılıktan uzak değildir ve ırkçılık ve önyargı toplumun kendisi tarafından aşılanan ve bireylerin kişiliğinin yıkıcı unsurları olmaya devam etmektedir. Bu nedenle ırkçılık ile önyargı arasında net bir ayrım kesinlikle gereklidir. İki kelime bazen birbirinin yerine kullanılabilir olsa da, birbirine karşıt kavramlardır ve detaylı bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.

Önyargı

Önyargı kelimesi, bir birey ya da durum hakkında nedene dayalı olmayan bir yargıda bulunmayı ifade eder. Böyle bir irrasyonel görüş belli bir dini, sosyal veya siyasi gruba ait insanlara karşı düşmanlık ve ayrımcılığa yol açabilir. Irkçılık ise bir ırkın diğerine üstün olarak görülmesidir. Bu nedenle, ırkçılık, belirli bir etnik gruba karşı yönlendirilmiş önyargı biçimi olarak da tanımlanabilir.

Irkçılık

Irkçılık ile önyargı arasındaki en önemli farklardan birisi kökenleridir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, ırkçılık bir bireyin sosyalleşmesinden kaynaklanmaktadır. Ebeveyn, akraba ya da medyadan öğrenmiş olabilir. Aynı zamanda ekonomik fayda elde etmek için de ihtiyaç duyabilir. Bunun bir örneği rekabeti azaltmak için ırk ayrımcılığını içeren bir iş modeli kurmak olabilir; “tembel” olduğunu varsayarak siyahları işe almayan bir firma buna örnek gösterilebilir. Önyargı ise, tam tersine, deneyimlerden öğrenilir. Örneğin, bir satışçı, deneyimlerinden müşterilerinin giydiği kıyafetlere bakarak onların sosyal durumu hakkında bir fikir edinebilir. Bunun onların ırkı ile ilgisi yoktur. Yani kısaca, ırkçılık genellikle öğretilen veya aynı ırka mensup kişiler tarafından kişinin zihnine aşılanandır. Önyargılar ise deneyimlerden öğrenilir. Ancak bu farklılık iki kavramın üst üste gelmeyeceği anlamına gelmez.

Irkçılık ile Önyargı Arasındaki Fark
Martin Luther King ABD’de ırkçılığa karşı mücadelenin sembol isimlerindendir.

Hedef Kitle Farklılığı

Bir diğer önemli fark, onlara hedef olanların üzerinde sahip olabileceği etkidir. Önyargıya her zaman ayrımcılık eşlik etmeyebilir. Bazıları da bazı durumlarda önyargının sağlıklı olabileceğini iddia edebilir ve bazen kişinin hayatta kalması için gerekli olabilir. Örneğin, eğer bir köpeğin size doğru koşarak geldiğini görürseniz, içgüdünüz veya önyargınız köpeğin sizi ısıracağını söyler. Köpek sizi ısırmayacak olsa bile bu durumda ilk tepkiniz koşmak ya da yardım çağırmak olacaktır. Bir şeyleri kategorize etmek insanın doğasında vardır ve önyargı bu öğrenme süreci için hayati önem taşımaktadır. Buna ek olarak, örneğin, birisini aptal sarışın olarak çağırmak bir önyargının ürünüdür. Gerçi bu onların iş fırsatlarını ya da medeni hak ve özgürlüklerini etkilemeyecektir. Sadece belki kalp kırıklığı ve üzüntü yaşatacaktır. Öte yandan ırkçılık, hemen hemen her zaman çok daha yıkıcıdır. Adaletsizliği ve eşitsizliği yaratır. ABD’de Afro Amerikalılara karşı geçmişte yapılan ırk ayrımcılığı siyahilerin ikinci sınıf vatandaş olarak etiketlenmesine yol açmış ve diğer yurttaşların ayrıcalıklarından onları men etmiştir. Onlarla alay edildi, köle muamelesi yapıldı, yukarıdan bakıldı ve bütün bunlar siyahilerin sosyal ve ekonomik ilerlemesini etkiledi. Önyargının ise genellikle yıkıcı etkisi yoktur.

Temel Farklılıklar

  • Tanım: Irkçılık belirli bir ırkın diğerine üstün olduğunu iddia etmektir. Önyargı ise ırkçılığın bir bileşenidir ve herhangi bir sebebe dayanmayan önyargılı bir görüşü ifade eder.
  • Köken: Irkçılık öğretilir, önyargı deneyimlerden öğrenilir.
  • Etki: Önyargının etkileri ırkçılığın etkilerinden daha az zararlıdır.

Peki Çözüm Ne?

Önyargının çözümü ulusal düzeyden daha çok bireyin kendisinde yatıyor. Bir bütün olarak “insanlar eşittir ve eşit davranılmalıdır” gerçeğini kabul etmeliyiz. Bunun aksine, ırkçılık bireysel düzeyde daha çoğulcu bir tutum edinerek ve ulusal düzeyde bütün sektörlerde tüm ırklar için eşit fırsatlar uygulayan kanunları yapmaya odaklanan bir yaklaşımla çözülebilir.

Irkçılık ile önyargı arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakınız.

Bir küçük not: Irkçılıkla ilgili en güzel filmlerden biri American History X‘tir. İzlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim.

Yapısalcılık ile İşlevselcilik Arasındaki Fark

Yapısalcılık ve işlevselcilik psikolojiye iki farklı yaklaşımdır. Her ikisi de, insan davranışlarını farklı açılardan açıklamaya çalışan ve psikolojiye farklı açılardan yaklaşan erken dönem psikoloji kuramlarıdır. İlk olarak yapısalcılık ortaya çıktı ve daha sonra işlevselcilik bu teoriye bir tepki olarak doğdu.

Yapısalcılık

Yapısalcılık psikolojideki ilk resmi teori olarak düşünülebilir ve kendi disiplini içerisinde biyoloji ve felsefeden ayrılır. Yapısal psikoloji ilk olarak Wilhelm Wundt’un öğrencisi Tichener tarafından tanımlanmıştır. Wundt, ilk psikoloji laboratuvarını kurdu. Tichener’in fikirleri bu laboratuvarda yapılan çalışmalardan son derece etkilenmiştir.

Yapısalcılık veya yapısal psikoloji, içindeki temel birimleri kurarak insan aklını analiz girişimine bir yaklaşım oldu. Odak bu temel birimler üzerine oldu. Akıl üzerindeki çalışma, duygu ve hisler gibi farklı iç deneyimler arasındaki bağlantıyı kurmak için iç gözlem yoluyla yapıldı. Yapısalcılık ilk psikolojik laboratuvarın oluşturulmasına ve insan zihni üzerine ilk bilimsel çalışmaların yapılmasına neden olan yaklaşım oldu. Ancak, yapısalcılık ile ilgili sorun; tabiatı gereği subjektif bir teknik olan iç gözleme dayalı olmasıydı. Katılımcılar deneyi yapanlara raporlayabilmek için kendi duygu ve duyumlarına odaklanmak zorundadırlar. Ancak bu yaklaşım, sadece sübjektif ölçümlere dayalıdır ve dolayısıyla bu yaklaşımın doğruluğunu sınırlar.

Yapısalcılık ile İşlevselcilik Arasındaki Fark
Yapısalcılık, insan zihnini ve insan zihninin iç gözlem yoluyla tespit edilebilir temel birimlerini inceler. İşlevselcilik ise çalışmanın daha objektif formları üzerinde durur ve zihnin yapısı yerine fonksiyon ve davranışlarını incelemenin gerekli olduğunu savunur.

Piyasaya sürüldükten kısa bir süre sonra, nesnellik eksikliğinden dolayı yapısalcılık çok eleştiri konusu oldu, bu yüzden başka bir teori yapısalcılığa bir tepki olarak doğdu.

İşlevselcilik

İşlevselcilik ya da fonksiyonalizm, diğer taraftan, bilincin temel bir yapıya sahip olamayacağını, bu nedenle bu açıdan onu incelemenin yararlı olmayacağını önermektedir. Aksine, işlevselciliğin arkasındaki ana fikir; insan aklının yapısından ziyade, fonksiyonlarını ve rollerini incelemenin daha etkili olacağıdır. İşlevselcilik davranış üzerine daha fazla odaklanır.

İşlevselcilik Amerika’da kabul edilmeyen yapısalcılığa tepki olarak ortaya çıktı. William James gibi psikologlar yapısalcılık ve önerilen alternatiflerini eleştirdi. James, akıl ve bilincin bir amaç için var olduğunu dolayısıyla çalışmanın odak noktası olması gerektiğini ileri sürdü. Ayrıca psikolojinin yapısalcı yaklaşımda olduğu gibi salt teori değil, pratik olması gerektiğini önerdi. İşlevselcilik iç gözlemden ziyade objektif açılar üzerine odaklanır. James bilince inanıyordu, ancak, bilinci incelemek için bilimsel bir yol bulamadı ve bu yüzden davranışa odaklandı. Ki bu şekilde objektif bir tarzda bilimsel çalışma yapabilirdi.

Pratik bir yaklaşım ile, işlevselcilik davranışçılık için zemin hazırlayan bir teori ortaya koymuş oldu. Davranışçılık insan davranışlarını nesnel ölçümlerdir ve aynı zamanda insan zihninin yapısı yerine işlevi üzerinde durur.

Hem yapısalcılık hem de işlevselcilik dönemlerinin önemli kuramları ve ilk resmi psikolojik teorileri arasında yer alır. Yapısalcılık deneysel psikolojinin gelişimini etkilemiştir ve ayrı bir alan olarak psikolojiyi şekillendirme başlayan bir teori olmuştur. İşlevselcilik ise yapısalcılığa bir tepki olarak ortaya çıktı. Aynı zamanda psikolojinin çok önemli bir teorisi olan davranışçılığın gelişimini etkilemiştir.

Yapısalcılık ve işlevselcilik arasındaki temel fark, çalışma alanlarının farklılığıdır. Yapısalcılık, insan zihnini ve insan zihninin iç gözlem yoluyla tespit edilebilir temel birimlerini inceler. İşlevselcilik ise çalışmanın daha objektif formları üzerinde durur ve zihnin yapısı yerine fonksiyon ve davranışlarını incelemenin gerekli olduğunu savunur. Her iki yaklaşımın da önemli bir tarihsel önemi vardır ve psikolojinin gelişimini etkilemiştir.