Serotonin ile Dopamin Arasındaki Fark

Dopamin ve serotonin beynin en önemli sinir taşıyıcılarıdır (nörotransmiter). Bu doğal olarak oluşan kimyasalların etkileri incelenmiş ve beynin birçok fonksiyonuyla ilişkilendirilmiştir. Her ne kadar aynı şekilde çalışıyor gibi görünse de, beyinde farklı işlevleri ve semptomları vardır. Bazen hastalara yanlış teşhis konulmasına neden olan bir durumdur. Örneğin, dopamin eksikliğine sahip bir hastaya yanlışlıkla serotonin ilaçları uygulanabilir. Bu nedenle, bu nörotransmitterler arasındaki temel farklılıkların anlaşılması önemlidir.

Dopamin Nedir

Dopamin, zevk, coşku, memnuniyet gibi şeyler için sorumlu bir nörotransmitterdir yani sinir taşıyıcıdır. Başarılarımızı kutladığımızda veya aşık olduğumuz zaman, beynimiz dopamin salgılar. Bu, sağlığımızı yükselttiği için çok iyidir, çünkü dopaminin eksikliği birçok sağlık bozukluğu ile bağlantılı olmuştur.

Pek çok zaman, dopamin eksikliği motivasyon eksikliği, düşük enerji hissi, Parkinson hastalığı, zayıf sindirim vb. ile görülebilir. Hem düşük hem de yüksek dopamin seviyeleri sağlığınıza zararlı olabilir. Ve bu eksikliği tedavi etmek için, hastalara genellikle kimyasal ilaçlar verilir.

Bakınız: Erkek ve Kadın Beyni Arasındaki Fark

Şizofreni hastalığı beyindeki dopamin dengesizliğiyle de bağlantılıdır. Serotoninin dengesizliği de, bu hastalığın yaygınlığına atıfta bulunmaktadır. Tedavi etmek için, ilaçlar belirtilerle savaşmak için kullanılır. Düşük seviyelerde serotonin ve dopaminin bazı durumlarda bazı etkilerinin çakışabileceğini unutmayın.

Düşük enerji hissettiğinizde veya görevinizi tamamlamak için motivasyonunuz yoksa veya işlerinizi erteliyorsanız, beyninizdeki bazı dopamin eksiklikleriyle ilişkili olabilir. Sıçanlarla yapılan klinik testlerde düşük doz dopaminli sıçanlar, aşırı miktardaki gıdadan hoşlanmıyorlardı. Bu insanoğluna benzer bir durumdur. Düşük düzeye sahip olanlar yeme içmeye az ilgi gösterme eğilimindedirler. Böyle bir durumda hastayı doktora götürme zamanı gelmiş olabilir, çünkü bunlardan acı çekenler kendilerini doktora götürmek için bile gerekli motivasyona ve enerjiye sahip olmayabilirler.

Dopamin aslında beynin uyarıcı etkileri nedeniyle eksitatör (uyarıcı) bir nörotransmitter olarak sınıflandırılırken, serotonin beyindeki sakinleştirici etkileri için bir inhibitör (sakinleştirici) nörotransmitter olarak sınıflandırılır. Fakat, dopamin bazı durumlarda hem önleyici hem de yavaşlatıcı olabilir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve kafein gibi uyuşturucu uyarıcılar dopamin düzeylerini arttırmak için kullanılır.

Serotonin Nedir

Serotonin beyinde inhibitör (sakinleştirici) bir nörotransmitterdir. Dopaminin aksine, serotonin beyinde uyarıcı etkilere sahip değildir, bu nedenle sadece sakinleştirici olarak kullanılır. Bununla birlikte, aynı zamanda beyinde önemli bir role sahiptir. Sizi sakinleştirebilir veya size iyi bir hava getirir. Serotonin iştahı, uyku döngüsünü düzenlemeye ve ağrıyı bastırmaya yardım eder. Bu kimyasalın eksikliği de depresyona neden olurken düşük dopamin seviyeleri Parkinson hastalığına neden olur. Dahası, düşük serotonin seviyeleri immünsupresyon gibi çeşitli hastalıklara kapı açabilir.

İyi bir serotonin dengesine sahip bir kişi kendini hayatta çok önemli hisseder. Dengesizlikleri olanlar intihara meyilli olabilir. Toplumdaki suçluların, düşük serotonin seviyesinden acı çekmesi daha olası. Geçmiş başarıları hatırlayarak, beyindeki serotonin artışını tetikleyebilirsin. Güneş ışığına maruz kalma bile, ışığın D vitamini sağlaması nedeniyle bu artışı tetikleyebilir. Bununla birlikte, cildinize zarar verebileceği için kendinizi güneş ışığına çok da fazla maruz bırakmayın.

Saplantı, dürtü, hafıza kaybı ve sinirlilik serotonin ilaçları ile çözülebilir. Bu ilaçlar sıklıkla kaygı ve depresyondan muzdarip olan hastalara reçete edilir. Serotonin ile yapılan diğer inceleme ise sentezlenmisidir. Serotonin (hidroksitriptamin – kimyasal adı) sütten, tahıllardan ve peynirden tüketilen amino asitlerden üretilir.

Serotonin ile Dopamin Arasındaki Fark

Serotonin ile dopamin arasındaki fark madde madde özetlenecek olursa;

Vücuttaki Etkiler

Dopamin Parkinson hastalığı ile ilişkilidir. Hareketler için gerekli salınım akışkanlarını tetiklediğinden vücudun etkin hareketler için dopamin dengesine ihtiyacı vardır. Buna karşın, vücut hareketlerinde serotoninin rolü açıkça tanımlanmamıştır, ancak diğer kimyasalları desteklemede etkileri vardır.

Beyindeki Etkileri

Motivasyon veya heyecan hissetmenizin nedeni beynin yeterli dopamin düzeyleri yüzündendir. Serotonin, diğer taraftan, ruh halinizi sakinleştirmenizi ve geliştirmenizi sağlar. Bu kimyasalların dengesizliği anksiyete ve depresyona neden olabilir. Serotoninden mustarip hastalarin intihar etmeyi düsünme ihtimalleri daha yüksektir. Aynı zamanda dürtüsellik artışına da eğilimlidirler. Aksine, dopamin eksikliği motivasyon eksikliğine neden olur.

Üretim

Dopamin amino asit tirozinden sentezlenirken, serotonin amino asit triptofandan sentezlenir. Hidroksilasyon ve dekarboksilasyon, serotonin nörotransmitterinin sentezinde iki işlemdir.

Özet

  • Dopamin ve serotonin beynin en önemli nörotransmitteridirler.
  • Dopamin mutluluk, heyecan, motivasyon vb.’den sorumludur. Dopamin eksitatör bir nörotransmitterdir ve tirozin amino asitten sentezlenir.
  • Serotonin, diğer taraftan, bir inhibitör nörotransmitterdir. Ruh halimiz, ağrı bastırma, uyku döngüsü, sosyal davranışlardan vb. sorumludur. Triptofandan sentezlenir. Anksiyete ve depresyon bozukluklarıyla bağlantılıdır.
  • Düşük dopamin ve serotonin seviyeleri Şizofreni hastalığı ile ilişkili olabilir.
  • Düşük dopamin ve serotonin seviyeleri ilaçlarla kontrol edilebilir.
  • Önemli: Depresyon, beynin dopamin ve serotonin dengesizliği dışında birçok faktörden kaynaklanabilir. Serotonin, dopaminin aynı zamanda bazı etkilere sahip olduğuna inanılsa da depresyon konusunu ele alırken tartışılan popüler bir nörotransmitterdir.

Serotonin ile dopamin arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazabilirsiniz.

Not: Yukarıda yazılanlar doktor tavsiyesi değildir.

Tümdengelimli ile Tümevarımlı Muhakeme Arasındaki Fark

Günlük hayatımızda, akıl yürütmeye (muhakeme) dayalı kararlar veririz, ancak bu, duruma göre değişen bir süreçtir.

Akıl yürütme ya da diğer adıyla muhakeme, esas olarak, karar vermek için kullanılabilecek geçerli bir argüman oluşturmak için farklı düşünceler kullanma ile ilgilidir. Bu nedenle, tümdengelimli muhakame (dedüktif) ve tümevarımlı muhakeme (endüktif) olarak adlandırılan esasen iki tür akıl yürütme yöntemi olduğuna dikkat çekilebilir.

Her ikisi de mantık kullanımına dayanır ve insanlar sıklıkla bu ikisini karıştırır ve birbirinin yerine kullanma eğilimli gösterir. Aslında bu kavramlar farklıdır. Bu nedenle, her bir mantık yürütme biçiminin anlamını aşağıda açıklayacağız ve tümdengelimli ile tümevarımlı muhakeme arasındaki fark nedir anlamaya çalışacağız.

Tümdengelimli Muhakame

Tümdengelimli muhakeme, gerçek öncüllerin yanı sıra geçerli sonuçlar da kullanır. Genel prensipler veya ilkeler, genellikle tümdengelimli muhakemede kullanılır ve bunlar geçerli ve gerçek sonuçların oluşturulmasına yol açar.

Genel bir ilke olarak, tüm insanların mantıklı bir şekilde akıl yürütmelerine yardımcı olan beyinleri olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, insan beyni, tüm insanların muhakeme yeteneğinin merkezidir. Bu önermenin anlamı, insanoğlunun beynini mantıklı bir şekilde akıl yürütmek için kullanması ve geçerli sebepler yaratması demektir.

Tümdengelimli muhakemenin diğer önemli özelliği, genelde yukarıdan aşağıya akıl yürütme olarak anılmasıdır. Gerçek ve geçerli bir sonuç vermek için daha sonra ayrıntılı olarak açıklanan gerçek genelleştirilmiş öncül ile başlar.

Başka bir deyişle, üstteki öncül geneldir ve halkın anlayabilmesi için gerçek bir sonucun anlaşılabilir bir hale gelmesi için açıklanması gerekir.

Tümdengelimli muhakemenin diğer temel özelliği, mantıksal akıl yürütmenin temel bir biçimi olarak görülmesi ve aynı zamanda geçerli olmasıdır. Bu, bir hipotez olarak da bilinen genel bir bildiriyle başlar ve bu, insanların geçerli bir sonuca ulaşmasına yardımcı olur. Önerilen hipotezin ve belirli bir çalışmayla ilgili teorilerin geçerliliğini test etmek için bilimsel bir yöntem kullanır. Gözlemler, ulaşılan sonucun geçerli ve doğru olmasını sağlamak için bilimsel olarak test edilebilir.

Bakınız: Aksiyom ile Teorem Arasındaki Fark

Tümdengelimli muhakeme mantığı, birinci öncül ve ikincil öncül; ve daha sonra üçüncü adım olarak, sonucun geçerli anlamıyla çıkması için mantık çıkarımı yapmaktır.

Bu durumda, birinci öncül büyük olan, ikincisi ise minördür ancak bunlar geçerli bir sonuç vermek üzere bir araya getirilir. Bununla birlikte, dikkat edilmesi gereken ana nokta, gerçek bir sonuç elde etmek için hem büyük hem de küçük önermelerin doğru olmasıdır.

Bir önerme genelde doğru olduğunda, sonuç, muhtemelen doğru olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, mantıksal sonuçlar, bir şeyler hakkında genellemenin yanlış olduğu durumlarda türetilebilir.

Tümevarımlı Muhakeme

Tümevarımlı ya da indüktif muhakeme, esas olarak geniş kapsamlı genellemeler yapmakla ilgilidir ve bu genellemeler belirli gözlemlere dayanmaktadır. Veriler, gözlemlerin yapıldığı yerlerde önce yapılır ve verilerden sonuç çıkarmak için kullanılır.

Bu, gerçek bir sonuç verdiğine inanılan genel öncül temelli tümdengelimli akıl yürütme yönteminden farklıdır. Tümevarımlı akıl yürütme durumunda, tümdengelimde kullanılan genel alanlardan farklı olarak gözlemlenebilir veriden geniş genellemeler çıkarılır.

Tümevarımlı ve tümdengelimli muhakeme arasında göze çarpan diğer bir fark da, tümevarımlı akıl yürütme, öncülün sonucu desteklediği noktadır. Başka bir deyişle, öncül gerçek hipotezdir ve sonuç, endüktif akıl yürütmeyi desteklemeye çalışan mantığın bir parçası olarak görülür. Endüktif akıl yürütme, sonuca varmayı amaçlayan genel bir öncül ile başlayan tümdengelim yaklaşımının aksine muhtemel sonuca dayanmaktadır.

Tümdengelimli ve tümevarımlı akıl yürütme arasındaki diğer fark, tümevarımlı akıl yürütmenin “aşağıdan yukarıya” doğru mantık olarak da görülmesidir.

Tümevarımlı muhakeme, belirli bir eylemin nedenini ve bunun muhtemel etkisini ortaya koymaya çalışır. Dolayısıyla, bu konudaki sebep ve sonuç mantığı, sonucun kanıtlanması için kullanılmaktadır, sonuç, tümdengelimli akıl yürütme gibi bir öncül olduğunu ispatlamaktadır. Bununla birlikte, endüktif akıl yürütme ile ilgili diğer dikkate değer husus, bir önermede yer alan alanlar doğru olsa bile, sonuçların yanlış olduğuna dair kabul bulunmaktadır.

Tümdengelimli ile Tümevarımlı Muhakeme Arasındaki Fark

Kısacası, her ikisi de mantık üzerine kurulu olmasına rağmen, tümdengelimli ve tümevarımlı akıl yürütme arasında bir fark olduğu gözlemlenebilir. İkisi arasındaki başlıca farklar aşağıda belirtilmiştir. Tümdengelimli ile tümevarımlı muhakeme arasındaki fark özetlenecek olursa;

Muhakeme önceliği

  • Tümdengelimli akıl yürütme genel önermeye dayanır ve bu genellikle doğrudur ve aynı zamanda düşünce hattına gerçek bir sonuç verir.
  • İndüktif akıl yürütme ya da tümevarımlı muhakeme, özellikle karar vermenin temeli olarak kullanılan belirli bir öncüle neden olur. Öncül, belirli bir mantık hattından sonra ulaşılan sonucun desteklenmesi için kullanılır.

Düşünce yönü

  • Tümdengelimli akıl yürütme mantığı yukarıdan-aşağıya dayanmaktadır. Geniş açıdan doğru olduğuna inanılan bir düşüncenin üstten göründüğü ve karar vermenin temelini oluşturan bir sonuca varmak için aktığı söylenir.
  • Endüktif akıl yürütme, nedensel etki analizine dayalı bir aşağıdan-yukarıya mantıkdır. Bir neden değerlendirilir ve etkisi belirli bir fikre sonuç vermek üzere bir teklifle analiz edilir.

Hipotez testi

  • Tümdengelimli muhakeme hipotezi test etmek için bilimsel yöntem kullanır. Bu, bir şeyin doğru olduğunu varsayan veya öngören bir önermedir. Bir hipotez, özgünlüğünü veya doğruluğunu bilimsel bir şekilde ispatlamak için test edilebilir.
  • Genellemeler sonrasında ulaşılan bir sonuç hipotezdir. Bu hipotez daha sonra önerilen fikri kanıtlamak veya desteklemek için test edilebilir ve karar vermede kullanılabilir.

Akıl yürütme safhaları

  • Tümdengelimli muhakeme mantık adımlarını izler. Bir başka deyişle, bu, doğru olduğuna inanılan bazı düşüncelerin takip edildiği adım adım bir süreçtir. Çoğu durumda, ilk adımı oluşturan büyük bir öncül vardır ve bunu küçük bir öncül izler ve bunlar, geçerli bir sonuç oluşturmaya yardımcı olan çıkarımlar yapmak için kullanılır.
  • Bunun tersine, indüktif akıl yürütme ya da tümevarımlı muhakeme, geniş genellemelere dayanır ve bu genellemeler aynı zamanda bilimsel özellikli spesifik gözlemlere dayanır. Buradaki dikkat çekici husus, endüktif akıl yürütmenin bilimsel olduğu ve özgünlük açısından test edilebilmesidir.

Sonuç

İnsanoğlu olarak hayatımızda, muhakeme kapasitemize dayanan çeşitli kararlar aldığımız gözlemlenebilir.

Bilinçli kararlar vermek için kullanılabilecek geçerli bir argüman oluşturmak için farklı düşünceler kullanılır ve yukarıda açıkladığımız gibi dedüktif ve endüktif akıl yürütme denilen esasen iki tür muhakeme vardır.

Tümdengelimli ile tümevarımlı muhakeme arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Organik Süt ile Normal Süt Arasındaki Fark

Çocuklar ve yetişkinler süt içmeyi severler. Bol sıcak bir fincan süt olmadan doyurucu bir kahvaltı olmaz. Ve geceleri süt içmek vücudumuzu uyku moduna göndermek için iyi bir yoldur. Süt içmek zorunda olduğumuz her zaman öğretilir, çünkü çok besleyici bir içecektir. Süt, zengin içeriği olan vitamin ve minerallerden dolayı komple bir gıda olarak da bilinir.

Süt, organik veya normal olarak sınıflandırılabilir. Doğru tür sütü seçersek, vücudumuz daha sağlıklı olur. Daha sağlıklı ve daha iyi bir bağışıklık sistemi istiyorsanız, organik süt için. Fakat normal süt o kadar kötü mü? Bu yazıda, organik sütle normal süt arasındaki farkları öğrenelim.

Bakınız: Soya Sütü ile İnek Sütü Arasındaki Fark

Organik Süt

Organik süt sadece doğal bir ortamda ot yiyen ineklerden üretilir. Yediği ot herhangi bir gübre veya kimyasalla muamele görmez. İneklerin ayrıca süt üretimini arttırmak amacıyla hormonal tedaviye girmeleri de mümkün değildir. Başka bir deyişle, organik süt yalnızca doğal ortamlarda herhangi bir yapay katkı olmadan yetiştirilen ineklerden üretilir.

Aksine, normal süt kimyasal olarak işlenmiş otları yiyen ineklerden üretilir. Veya inekler ahırlarda tutulup yalnızca tahıllarla da besleniyor olabilirler. Öte yandan, organik süt üreten inekler, doğal otları yemek için otlaklara bırakılır. Süt üretimini artırmak için normal süt üreten ineklere hormonlar enjekte edilir. Sentetik hormonların ve antibiyotiklerin alınması nedeniyle, üretilen süt, organik sütle karşılaştırıldığında daha düşük raf ömrü ile sonuçlanabilir.

Organik olan her şeyin daha sağlıklı olduğunu bildiğimiz halde, normal süt için besleyici ve güvenli değil diyebilir miyiz? Hayır, diyemeyiz. Her iki süt de eşit derecede besleyici ve güvenlidir. Normal süt, kimyasal olarak işlenmiş ot yiyen ineklerden üretilse bile, araştırmalar sütün -beslenme ve güvenlik açısından- kalitesinin etkilenmediğini göstermiştir. Normal süt, devlet standartlarını geçemezse satılmaz. Bu yüzden normal sütten de, yine de ihtiyacınız olan beslenme maddesini alabilir ve kimyasal zehirlenme konusunda endişelenmenize gerek kalmaz.

Organik Süt ile Normal Süt Arasındaki Fark

Bununla birlikte, emin olmak istiyorsanız, yüksek fiyatlı organik sütü, besin ve emniyetli bir şekilde seçebilirsiniz. Organik sütün fiyatı normal süt fiyatının iki katıdır. Organik süt üreticileri, yalnızca en iyi kalitede sütü doğal üretimle sağladıklarından emin olmaktadırlar. Organik süt normal sütten daha pahalı olsa bile, güvenlik ve beslenme yararına daha yüksek bir fiyat ödemeyi aklına bile getiremeyecek çok insan vardır.

Tadıyla ilgili olarak, birçok insan organik sütün normal sütten daha lezzetli ve yumuşak ​​olduğunu iddia eder. Normal sütün organik sütten daha sulu ve daha az tatlı olduğunu söylerler. Yine de, bu insanların tercihlerine bağlıdır.

Organik süte evet diyorsan, çevreye yardım ediyorsun demektir. Bu, muhtemelen, çevre üzerinde kötü etkide bulunabilecek kimyasallar ve sentetik hormonlar kullanan üreticileri desteklemediğiniz anlamına gelir.

Organik Süt ile Normal Süt Arasındaki Fark

Organik süt ile normal süt arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Organik süt sadece doğal bir ortamda yetiştirilen otları yiyen ineklerden üretilir. Aksine, normal süt kimyasal olarak işlenmiş otları yiyen ineklerden üretilir.
  • Normal sütü üreten ineklere süt üretimini arttırmak için sentetik hormonlar enjekte edilir; organik süt bu hormonları içermez.
  • Hem organik hem de normal sütler aynı derecede besleyici ve güvenlidir.
  • Organik sütün, normal sütten daha lezzetli ve yumuşak olduğu iddia edilir.
  • Organik süt, normal sütten daha pahalıdır.

Organik süt ile normal süt arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Karamsarlık ile Sinizm Arasındaki Fark

Her insan yaşamı ve dünyayı farklı şekilde görür. Çoğu insan yaşamı bir hediye ve dünyayı herkesin büyüyüp gelişebileceği muhteşem bir mekan olarak görmesine karşın, bazıları olumsuz bir şekilde bakar. Bu olumsuz inançları tanımlamak için kullanılan iki terim vardır; karamsarlık (pesimizm) ve sinizm (cynicism).

Karamsarlık

Karamsarlık, bir kişinin hayata olumsuz bakma eğiliminde olduğu zihniyet halidir. Karamsar insanlar her zaman olumsuzdurlar ya da en olumsuz faktörleri vurgularlar ve hayatta iyilikten daha çok kötülük olduğuna inanırlar. Karamsarlık yaşamın her alanını etkiler ve insanlar bazen bunu eninde sonunda gerçekleşecek bir şey olarak görürler. Hayatı olumsuz görmek, bireyin her şeyin zamanla daha iyi hale gelmek yerine daha da kötüye gideceğini hissetmesini sağlayacaktır.

Karamsarlık ile Sinizm Arasındaki Fark

Karamsarlık ya da pesimizm dediğimiz şey, ümitsizlik, melankoli, bunalım, moral bozukluğu (depresif ve umutsuz hissetmek), suratsızlık (karanlık ve kasvetli hissetme), keder (keyifsizlik) ve umutsuzluk (mağlup hissi ve boşuna olma hissi) ile karakterizedir. Her ne kadar bu duygular karamsar bir kişide açıkça ortaya çıkmıyorsa da, bu hisler o kişinin içindeyse ve onları bastırmak için hiçbir şey yapılmazsa daha da kötüye gidebilir.

Bakınız: Umutsuzluk ile Depresyon Arasındaki Fark

“Kötümserlik” anlamına gelen “pesimizm” kelimesi ilk kez 1700’lerin sonlarında “mümkün olan en kötü koşul” olarak belirtilmek üzere kullanılmıştır. Latince “kötü” anlamına gelen “pessimus” kelimesinden gelen “kötümserlik” sözcüğünden türetilmiştir. “mümkün olan en kötü koşul”a yapılan atıf 1800’lü yılların sonlarında kaydedildi.

Sinizm

“Karamsarlık” ayrıca, başkalarının motivasyonları için güvensizlik ve küçümseme duygusu ya da tutumu olan “sinizm” kelimesiyle eş anlamlıdır. Sinik insanlar, diğer insanları bir şeyleri yaparken şüpheli nedenlere sahip olarak görür ve yalnızca kendi çıkarlarını göz önünde bulundurarak yaptıklarını düşünür.

Sinikler başkalarının samimiyetine inanmaz. Bunun yerine, bir bütün olarak insan doğasına güvensizdir. Bir insanın ne kadar onurlu olursa olsun, bir sinik onu ​​her zaman çıkarları akılda tutan biri olarak görecek ve bu nedenle güvenilir olmamalı diye düşünecektir. “Sinizm” ya da “Kinizm” (cynicism) kelimesi 1500’lerin ortalarında Fransızca kelime “cynique”, Latince “cynicus” ve “kynikos” kelimesinden türetildi ve kelimenin tam anlamıyla “köpek gibi” anlamına gelir. Şu anki haliyle ilk olarak 1670’lerde kullanıldı.

Karamsarlık ile Sinizm Arasındaki Fark

Karamsarlık ile sinizm arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Kötümserlik, hayatta iyi olanın dışında daha kötü şeylerin varlığına inanmaktır; buna karşın sinizm insana güvenilmemesi gerektiği inancındadır.
  • Kötümserlik ya da karamsarlık, dünyanın, yıllar geçtikçe kötüye gittiği görüşündeyken, sinizm insanları güvensiz görür ve onlara alaycı bakar.
  • Benzer terimler olmasına rağmen, karamsarlık bir kişinin zihinsel ve duygusal refahı üzerinde sinizmine kıyasla daha olumsuz etkilere sahiptir.

Plasenta ile Göbek Bağı Arasındaki Fark

Kadınlar için, doğum yapmak hayatta yaşanabilecek en harika şeylerden biridir. İstatistiksel araştırmalara göre, dakikada tam 255 yeni bebek doğuyor. Gerçekten de, iki insanın vücut hücresinin birleşmesinden yeni bir hayatın nasıl gelişebildiği ilginç bir konudur. Bebeğin annesinin rahminde bulunduğu dönemde muhtemelen şu soruyu sorabiliriz: “Bebek orada nasıl hayatta kalıyor?”

Plasenta ile Göbek Bağı Arasındaki Fark
Fetus ve göbek bağı.

Aslında, annenin rahminde bebeğin hayatta kalmasını sağlamaktan yalnızca iki şey sorumludur; plasenta ve göbek bağı.

Plasenta, annenin kan kaynağının yardımıyla, besleyici maddelerin, gaz alışverişi ve atık eliminasyonunu kolaylaştırmak için büyüyen cenini uterus duvarına bağlayan bir organdır (normal bir yumruk kadar). Memelilerde umblikal kordon (göbek bağı) fetüsü plasentaya bağlar.

Plasenta, ana kan dolaşımındaki oksijeni ve besin maddelerini emerek, göbek bağı yoluyla bebeğe aktaran, süngerimsi et kütlesidir. Öte yandan, bazen “doğum kordonu” olarak adlandırılan göbek kordonu ya da göbek bağı, fetüsleri taşıyan damarlar vb. kümesidir.

Doğum sırasında plasenta, doğum sırasında ortaya çıkan kimyasal değişiklikler nedeniyle rahim tarafından salınır ve göbek bağı koparılarak anneden uzaklaştırılır. Bebeğin yemeğinin nereden geldiğini şimdi anlamış olduk. Öte yandan, bir bebek doğduğunda, göbek kordonu ya da göbek bağı bebeğin göbeğine bağlıdır ve kesilerek serbest bırakılması gerekir. Göbek kordonu, plasentaya ve bebeğin göbeğine bağlı bir tüptür diyebiliriz.

Göbek deliğiniz, doğumdan hemen sonra plasentanızdan kopmuş olan göbek bağının kalıntılarıdır. Plasenta ve kordon çıkarılır ve göbeğinizden çıkan kütük gövdesi büzülür ve birkaç gün sonra düşer, şu an sahip olduğunuz göbek deliği şeklini alır.

Hayat gerçekten harika bir şey ve sadece küçük hücrelerden oluşan bu iki şeyin yeni bir yaşam getirebileceğini ve destekleyebileceğini kim akıl ederdi ki?

Plasenta ile Göbek Bağı Arasındaki Fark

Plasenta ile göbek bağı arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Plasenta, bebeğin besinlerinin bulunduğu yerdir; göbek bağı ya da göbek kordonu ise bebek ile plasenta arasındaki bağlantıyı oluşturur.
  • Bebeğin doğumundan sonra plasenta atılırken, göbek bağının bir kısmı hala bebekte kalır, ancak o da yakında kaybolur.

Plasenta ile göbek bağı arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Biseksüel ile Panseksüel Arasındaki Fark

Biseksüel ile panseksüel arasındaki fark çok geniş ölçektedir. Biseksüel ve panseksüel yönelimleri tanımlarken ikisi arasında bir miktar örtüşme vardır; ancak, iki kimlik arasında önemli farklar bulunmaktadır.

Biseksüellik

Biseksüel insanlar, hem erkekleri hem de kadınları cinsel ve romantik olarak cezbedici bulur ve her iki cinsiyetle de şehvetli ilişkiler kurabilirler. Her iki cinsiyetle de anlamlı ve kalıcı ilişkiler kurabilmelerine rağmen biseksüel bireyler, bir cinsiyeti diğerine tercih edebilir.

Panseksüellik

Benzer şekilde panseksüel insanlar cinsel olarak erkek veya kadın olarak tanımlanan bireylere ilgi duymanın yanısıra; bununla birlikte, interseks, eşcinsel, üçüncü cinsiyet, androjen, transseksüel veya diğer birçok cinsel ve toplumsal cinsiyet kimliklerini belirleyen kişilere de ilgi duyabilirler. İşte bu ayrım, panseksüalite ve biseksüellik arasındaki çizgiyi belirler. Kendini panseksüel olarak tanımlayan insanlar, cinsiyet ikiliğine girip girmedikleri bakmaksızın, çeşitli cinsiyet ve cinsel kimliklere ilgi duyabildiklerini ifade etme amacıyla yapar. Farklı cinsiyetlerin ve cinselliklerin varlığının tanınması, panseksüel kimliğin önemli bir yönüdür. Panseksüel insanlar aslında biseksüeldir; bununla birlikte, biseksüellik, cinsel ve toplumsal cinsiyet kimlik farkındalığı üzerine aynı önemi vermez; daha basitçe, iki (genel olarak kabul edilen) biyolojik cinsiyetin cazibesiyle ilgilidir.

Bakınız: Eşcinsel ve Gay Arasındaki Fark

Cinsel Kimlik Arayışı

İki cinsel kimlik arasındaki farklar, kendilerini panseksüel olarak gören bazı kişilerin daha yaygın olarak bilinen bir cinsel kimliğe sahip olduğu için kolaylık açısından kendilerini biseksüel olarak tanımladığı gerçeğinden zayıf düşmektedir. Buna ek olarak, kendilerini biseksüel olarak gören bazı insanlar cinsiyet ikilisinin dışında kalan biriyle çıkmaya açık olabilir.

Biseksüel ile Panseksüel Arasındaki Fark

Objektif cinsellikten ziyade, benlik algısı, bir bireyin hangi cinsel kimliğini kucaklamayı seçtiğini belirler. Her iki biyolojik cinsiyete ilgi duymak tek başına bireyin biseksüel olduğu anlamına gelmez. Aslında, çoğu zaman bir çok insan, her bir cinsiyet için bazı romantik ya da cinsel tecrübe ya da duygulara sahip olacaktır, ancak çoğu biseksüel olarak etiketlenmeyi kabul etmeyecektir. Benzer şekilde, çeşitli kimlikleri benimseyen insanlara ilgi duymak, bireyin panseksüel olarak tanımlanması anlamına gelmez. Yalnızca panseksüel olarak tanımlananlar için tasarlanmış birkaç organizasyon vardır. Pek çok biseksüel örgüt, panseksüel, çok yönlü, çok eşli ve diğer monoseksüel olmayan alternatif kimlikleri içerir.

İki etiket üzerinde devam edegelen tartışmalar da var, çünkü biseksüel topluluğun bazıları panseksüel etiketi sanki biseksüel silinmenin bir şekli olarak görür. Panseksüel insanların, biseksüellikle ilişkili stigmalar yüzünden biseksüel olarak etiketlenmekten kaçındığına dair genel bir kanı vardır. Bu stigmalar biseksüel insanların açgözlü ve rastgele cinsel ilişkide bulunan ve hastalıkları hem heteroseksüel hem de homoseksüel toplumlar arasında yayan olarak bilinir. Tersine, panseksüel topluluktaki pek çok kişi bu inançların önyargılar ve panseksüelliği silme amaçlı olduğunu düşünür.

Etiketler

Yalnızca biyolojik olarak erkek veya kadın olarak tanımlananlar biseksüel olarak tanımlamakla kalmaz, bu etiketi kullanan ve rahat hisseden kişilerin cinsiyet kimlikleri değişir. Panseksüel etiket; bununla birlikte, kendi cinsiyet kimliklerine bakılmaksızın, bazen eşcinsel veya heteroseksüel bir ilişki içindeyken ve eşi erkek/kadın cinsiyete geçiş yaparken, örneğin erkek veya kadın cinsiyetlerine düzgün şekilde sığmayan kişiler için daha fazla uyum sağlar. Bazıları eşlerinin geçiş yaptığı cinsiyete göre cinsel kimliklerini değiştirmeyi tercih etse de, giderek artan sayıda panseksüel, queer veya monoseksüel olmayan diğer kimliklerden biri olarak kendini etiketlemeyi seçmişlerdir. Panseksüel kimliğin, çeşitli cinsel ve toplumsal cinsiyet kimliklerini benimseyen bireylerin bir araya gelmesi için daha fazla uyum sağlaması gerekir.

Biseksüel ile Panseksüel Arasındaki Fark

Biseksüel ile panseksüel arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Biseksüel cinsel olarak hem erkek hem de kadın cinsiyete ilgi duyarken, panseksüel erkekler, dişiler ve üçüncü cinsiyetli bireylere romantik ve cinsel ilgi duyma özelliğine sahiptir.
  • Biseksüel kimlik sadece iki cinsiyete (kadın, erkek) daha fazla ilgi duyarken, panseksüel kimlik diğer cinsiyetlerin (üçüncü cinsiyetlerin) varlığını çok daha fazla tanır ve bu çeşitli cinsiyetleri tanımlayan bireylere cinsel olarak ilgi duyma özelliğini taşır.
  • Biseksüel ve panseksüel toplulukların kendi bayrakları, renkleri ve ideolojileri vardır.
  • Panseksüel kimlik, farklı cinsiyet ve cinselliğe sahip insanlarla ilişki kuran bireyler için daha kapsayıcıdır.

Biseksüel ile panseksüel arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Freud ile Jung Arasındaki Fark

Freud ile Jung arasındaki fark oldukça geniş yelpazededir. Birçoğu için, Carl Jung ve Sigmund Freud psikoloji dünyasını tanımlayan iki isimdir. Teorileri farklı oldukları halde, insan zihnini anlamamızda çok büyük etkiye sahip olmuşlardır. Teori ve pratiğe yaptıkları katkılar, çok geniş insani ızdırap yelpazesinde başarılı psikolojik tedavilerin geliştirilmesine yol açmıştır.

Ancak yolları her zaman çok da farklı değildi. Renkli tarihin başlangıcında bir dostluk, entelektüel cesarete dayanan bir arkadaşlık ve bilinçaltı psişe (unconscious psyche) ilgili çalışmayı ileriye götürmek isteyen tutkulu bir istek vardı. 31 yaşındaki Jung için, Freud sadece saygın bir meslektaş değil, aynı zamanda kalbini ve zihnini açabileceği bir baba figürüne dönüştü. Aynı şekilde Freud’a göre Jung enerjikti ve psikoanalitik hareket için heyecan verici yeni bir umuttu.

Ancak bu dinamik güç değişti ve beraberinde dostlukları da değişti. Öğrencinin öğretmen haline gelmesiyle, Jung, 1913 yılında Freud’tan ayrılma zamanı geldiğini anladığında psikolojik teoriye yaptığı katkılarından dolayı zaten uluslararası olarak tanınır hale gelmişti. Bu entelektüel ayrılığın nedeni neydi ve farklılıkları nerede idi? Freud-Jung arasındaki savaşta, galip kimdi? Freud ile Jung arasındaki fark temelde neydi?

Sigmund Freud

Freud ile Jung arasındaki fark nedir ne değildir incelemeden önce geçmişlerine bakmak gerek. Sigismund Freud resmi adıyla doğan Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856’da, Freiberg, Moravia (şimdi Çek Cumhuriyeti) adlı küçük bir kasabada doğmuş Avusturyalı bir nörologdu. Freud, nispeten fakir bir Yahudi aile tarafından yetiştirilmesine rağmen, Viyana Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almayı planlıyordu. Sonra fikrini değiştirdi ve tıbbı seçti. Mezuniyet sonrası Freud, Viyana Genel Hastanesi’ndeki bir psikiyatri kliniğinde çalışmaya başladı.

Freud ile Jung Arasındaki Fark
Freud’a göre konuşmak “bastırılmış duyguları” serbest bırakmanın “katartik” bir yoludur.

O zamanki psikiyatri, zihinsel sağlığın psikolojik bileşenleri ile ilgilenmiyordu, ancak basitçe beynin anatomik yapıları ışığında davranışı izliyordu. Freud, Paris’teki Salpetrière kliniğinde dört ayını geçirdikten sonra, “histeri“ye ve özellikle önde gelen nörolog Jean Martin Charcot’un hipnoz yöntemlerine ilgi göstermeye başladı. Viyana’ya döndükten sonra Freud çalıştığı hastaneden ayrıldı ve “sinir ve beyin bozuklukları” konusunda uzmanlaşmış özel bir muayene kurdu. Meslektaşı Joseph Breuer ile birlikte, hastaların travmatik yaşam öykülerini histeriyle keşfetmeye başladı ve konuşmanın “bastırılmış duyguları” serbest bırakmanın “katartik” bir yolu olduğu fikrine yol açtı. Breuer ve Freud birlikte “Hysteria Üzerine Araştırmalar” (1895) adlı eseri yayınladı ve psikanaliz doğrultusundaki fikirleri geliştirmeye başladı.

Bakınız: Sigmund Freud ile Adler Arasındaki Fark

Freud’un kendi öz-analizini başlattığı bu zamana kadar, rüyalarını bir sonraki önemli eseri “Rüyaların Yorumlanması”(1901) ile sonuçlanan bilinçsiz süreçler ışığında titizlikle analiz etmeye başlamıştı. Freud bu süreçte terapötik serbest ilişki tekniğini geliştirdi ve artık hipnoz ile ilgilenmiyordu. Bundan sonra, bilinçaltında düşünce süreçlerinin insan davranışının çeşitli yönleri üzerindeki etkisini araştırmaya devam etti ve bu kuvvetlerin en güçlüsü olarak, çocukluk çağındaki cinsel arzuların bilinçli zihin tarafından bastırıldığını farketti.

Tıp kurumunun tümü teorilerinin çoğuyla aynı fikirde olmasa da, 1910’da Freud, bir grup öğrenci ve takipçisiyle birlikte, Carl Jung’un başkanı olduğu Uluslararası Psikanaliz Birliği’ni kurdu.

Freud, 1923’de zihnin yapısal makyajını gözden geçiren “Ego ve Id” adlı eserini yayınladı. 1938 yılına gelindiğinde ve Nazilerin Avusturya’yı işgaliyle birlikte, Freud karısı ve çocuklarıyla birlikte Londra’ya gitti. Bununla birlikte, bu süre içinde aşırı sigara kullanımından olayı yakalandığı kanser nedeniyle 30 operasyon geçirdi ve 23 Eylül 1939’da Londra’da öldü.

Carl Gustav Jung

Carl Gustav Jung, İsviçre’li bir psikiyatrist ve Analitik Psikoloji’nin kurucusuydu. Başlangıçta Freud’un eserlerinin büyük bir hayranıydı ve anlatılanlara göre 1907’de Viyana’da karşılaştıktan sonra ikisi yaklaşık on üç saat boyunca konuşmuşlardı ve dolu dolu geçen beş yıllık bir dostluğa ulaşmışlardı. Freud başlangıçta Jung’u psikanalizin vârisi olarak görüyordu. Fakat sonraları ikisi arasındaki ilişki hızla bozulmaya başladı. Freud, özellikle, Jung’un Freudyen teorinin temel kavram ve fikirlerinden biriyle çelişmesinden memnun değildi. Örneğin Jung, Freud’un cinselliğe temel motivasyonel davranış gücü olarak odaklanması noktasında aynı fikirde değildi. Ayrıca Jung Freud’un bilinçaltı konseptini çok sınırlı ve aşırı negatif buluyordu.

Jung, 1912’de kendisi ile Freud arasındaki açık teorik ayrımı özetlemenin yanı sıra Analitik Psikolojinin temel ilkelerini oluşturan “Bilinçaltı Psikolojisi“ni yayınladı. Jung bilincin üç bölümde var olduğuna inanıyordu; ego (bilinçaltı), kişisel bilinçaltı ve (Jung’un Arketiplerle ilgili düşüncelerini de içeren) kolektif bilinçaltı.

Jung, kolektif bilinçaltının, insan türünün tüm deneyimlerini ve bilgisini depolayan bir rezervuara benzetti. Bu benzetme Jung’un bilinçaltı tanımı ile Freudcu tanım arasındaki açık ayrımlardan biriydi. Jung’un kollektif bilinçaltına dair kanıtı eşzamanlılık kavramı ya da hepimizin paylaştığı açıklanamayan bağlanabilirlik duygularıydı.

Jung, mitoloji, din ve felsefe hakkında tükenmez bir bilgiye sahipti. Özellikle Simya, Kabala, Budizm ve Hinduizm gibi geleneklere bağlı sembolizm konusunda bilgili idi. Bu muazzam bilgiyi kullanarak Jung, insanların rüyalar, sanat ve din gibi yaşamın değişik yönlerinde karşılaşılan sayısız semboller aracılığıyla bilinçaltını tecrübe ettiğine inanmaktadır.

Jung’un teorisi tarih boyunca çok fazla eleştirilmiş ve kritize edilmiş olsa da, çalışması psikoloji alanında belirgin bir etki bırakmıştır. İçe dönün ve dışa dönük olma kavramları, kişilik psikolojisine büyük katkı sağladı ve psikoterapiyi de büyük ölçüde etkiledi.

Freud ile Jung Arasındaki Fark

Freud ile Jung arasındaki fark temel olarak 5 ana kategoride incelenebilir;

  • Bilinçaltı
  • Rüyalar
  • Cinsellik
  • Din
  • Parapsikoloji

Şimdi ayrı başlıklar halinde tek tek bu farklılıkları inceleyelim. İnceledikten sonra Freud ile Jung arasındaki fark nedir ne değildir bir fikriniz olmuş olacak.

Bilinçaltı

Jung ve Freud arasındaki temel anlaşmazlıklardan biri, bilinçaltına ilişkin farklı düşünceleriydi. Freud ile Jung arasındaki fark en temelde bilinçaltı üzerine söyledikleridir.

Freud’un Pozisyonu: Freud, bilinçaltının, bastırılmış düşüncelerimizin, travmatik anılarımızın ve seks ve saldırganlığın temel sürücülerinin merkez üssü olduğuna inanıyordu. Freud bilinçaltını, tüm gizli cinsel arzuların nevroza ya da günümüzdeki adıyla zihinsel hastalığa neden olduğu bir depolama tesisi olarak gördü.

İnsan zihninin üç yapı üzerine yoğunlaştığını ilan etti: id, ego ve süper ego. Id, bilinçaltı sürücülerimizden (çoğunlukla cinsiyet) oluşmaktadır ve ahlaka bağlı değildir, bunun yerine sadece zevkle tatminkar olmaya çalışır. Ego, gerçekliği etkili bir şekilde ele almamızı sağlayan bilinçli algılarımız, anılarımız ve düşüncelerimizdir. Süper ego ise, kimliğin sürdürülmesine sosyal olarak kabul edilebilir davranışlar aracılığıyla aracılık etmeye çalışır.

Jung’un Pozisyonu: Jung ise bilinçaltını üç kısma böldü. Ancak Jung’un görüşüne göre bu üç kısım ego, kişisel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltından oluşur. Jung’a göre, ego bilinçaltıdır, kişisel bilinçaltında anılar (hem hatırlanan hem de bastırılan) bulunur ve kolektif bilinçaltı ise bizimle birlikte doğan deneyimlerimizi veya bilgileri tutar (örneğin, ilk bakışta aşk).

Jung’un bilinçaltı üzerine çalışmaları, Doğu felsefesine ve Budizm ve Hinduizm gibi dinlere yönelik çalışmalarından esinlenmiştir. Ayrıca bilinçaltının içeriğinin bastırılmış materyal ile sınırlandırılmadığına inanıyordu.

Rüyalar

Freud ile Jung arasındaki fark bir diğer ölçekte rüyalarla ilgilidir.

Freud’un Pozisyonu: Freud, bir birey hakkında pek çok şeyi o kişinin gördüğü rüyalarının yorumu yoluyla öğreneceğimize inanıyordu. Freud, uyanık olduğumuzda, en derin arzularımız üzerinde durulmadığını savunmuştur; çünkü a) gerçeklik (ego) ve b) ahlak (süperego) düşünceleri vardır. Ancak uyku esnasında bu engellenme güçleri zayıflar ve rüyalarımızda arzularımızı yaşayabiliriz.

Freud ayrıca, kaygı ve utanç korkusuyla doğrudan karşılanamayan bastırılmış veya anksiyete provoke düşüncelere (başta cinsel olarak bastırılmış arzulara) rüyalar sayesinde erişebildiğine inanıyordu. Böylece, savunma mekanizmaları, rüyalarımıza örtülü, sembolik bir biçimde kayma arzusu veya düşüncesine izin verir. Örneğin, Freudyen teoriye göre rüyasında büyük bir sopa gören biri aslında bir penis hayal ediyordur. Analistin görevi, bu rüyaları gerçek anlamları ışığında yorumlamaktır.

Jung Pozisyonu: Freud gibi Jung da rüya analizinin bilinçaltına bir pencere açmasına izin verdiğine inanıyordu. Fakat Freud’un aksine, Jung tüm rüyaların içeriğinin mutlaka cinsel nitelikte olduğunu veya gerçek anlamlarını gizlediklerini inanmıyordu. Bunun yerine Jung’un rüyaları tasvir etmesi sembolik imgelem üzerine yoğunlaşıyordu. Rüyayı görenin bağlantılarına bağlı olarak rüyaların çok farklı anlamlara sahip olabileceğine inanıyordu.

Jung, rüyaların sabit anlamlarla yorumlandığı “rüya sözlüğü” fikrine karşıydı. Rüyaların farklı semboller, imgeler ve metaforlar dilinde konuştuğunu iddia ediyordu ve hem dış dünyayı (bir insanın gündelik yaşamındaki kişileri ve yerleri vb) hem de iç dünyayı (duygular, düşünce ve duygular) tasvir ediyorlardı.

Jung, rüyaların doğada geriye dönük olabileceğini ve çocukluk çağındaki olayları yansıtacağını kabul ediyordu; ancak aynı zamanda gelecekteki olayları öngörebileceklerini ve yaratıcılık için mükemmel kaynaklar olabileceğini de düşünüyordu. Jung, hem objektif hem de öznel içeriğe bakmak yerine, kişinin rüyasının dışsal ve objektif yönlerine odaklandığı için Freud’u eleştirdi. Son olarak, Jung’un rüya kuramının en belirgin yönlerinden biri, rüyaların kişisel, hem kolektif veya evrensel içerikleri ifade edebilmesiydi. Bu evrensel ya da kolektif içerik, Jung’un “Arketipler” olarak adlandırdığı şey aracılığıyla gösterildi.

Arketipler, evrensel olarak kalıtsal prototipler olup, belirli şekillerde algılama ve hareket etmemize yardımcı olurlar. Jung, uzak atanın Tanrı, su ve toprak gibi evrensel kavramlarla ilgili deneyiminin nesiller boyunca iletildiğini savundu. Her dönemdeki insanlar atalarının deneyimlerinden etkilenmiştir. Bu, kolektif bilinçaltının içeriğinin bir kültür içindeki her birey için aynı olduğu anlamına gelir. Bu Arketipler sembolik olarak hayaller, fanteziler ve sanrılarla ifade edilir.

Cinsellik

Freud’un Pozisyonu: Freud ve Jung arasındaki çatışmaların en büyüğü olmasa da, en büyük alanlarından biri, insan motivasyonu hakkındaki farklı görüşleri idi. Freud için bastırılmış ve ifade edilen cinsellik her şeydi. Davranışın (ve psikopatoloji gibi) arkasındaki en büyük motive edici gücün bu olduğunu hissetti.

Bu, psikoseksüel gelişim ile ilgili dogmatik teorilerin yanı sıra Oedipus kompleksinin reamper teorileri ve daha az bir ölçüde Electra kompleksinden anlaşılıyor. Yunan Tragedyasında, bilinçsizce babasını öldüren genç bir adam olan Oidipus Rex, annesiyle evlenir ve birkaç çocuğu olur. Freud, Oedipus Kompleksinde, erkek çocukların annelerine yönelik güçlü cinsel arzuları olduğunu ve babalarına karşı şiddetli kızgınlıkları olduğunu belirtiyor (anne için rekabet). Electra kompleksinde, babalarına karşı cinsel arzuları olan ve annelerini uzaklaştırmak isteyen kız çocuklarından bahseder.

Böylelikle, genç erkek çocukların annelerine yönelik duygularını cezalandırmak isteyen babalarının penislerine zarar vereceğinden korktuklarından bahseder (Castration Anxiety). Kız çocuklar için ise, bir penise sahip olmadıkları ve anneleri ile ilişki kuramayacaklarının fark edilmesi ile, babalarının penisini arzu ettikleri “penise gıpta duymaya” götürür. Bu daha sonra babanın cinsel arzusuna geçer. Freud, bu endişelerin bastırılacağını ve savunma mekanizmaları ve endişe yoluyla tükeneceğini kuramlaştırdı.

Jung’un Konumu: Jung, Freud’un dikkatinin cinsellik ve davranış üzerindeki etkisine aşırı yoğunlaştığını hissetti. Jung, davranışın motive ettiği ve etkilenen şeylerin cinselliğin yalnızca tek bir potansiyel tezahür olabileceği bir psişik enerji veya yaşam gücü olduğuna karar verdi. Jung da Oedipal dürtüleriyle aynı fikirde değildi. Anneyle çocuk arasındaki ilişkinin, annenin çocuğa vermiş olduğu sevgi ve korumaya dayandığını düşünüyordu. Bu görüşleri daha sonra John Bowlby ve Main Ainsworth’in “Bağlanma Kuramı” ve “İç Çalışma Modelleri” çalışmalarına temel oluşturdu.

Din

Freud’un Pozisyonu: Freud, Yahudi olmasına rağmen, dinin çoğu insan için bir kaçış olduğunu düşünüyordu. Karl Marx gibi, o da dinin kitlelerin “afyonu” olduğunu ve yayılmaması gerektiğini düşünüyordu. Freud, hayatının büyük bölümünde mitoloji ve dini kurumlarla uğraştı. Dini birçok eser topladı ve evinin duvarında Leonardo’nun “Meryem ve St Anne’li Çocuk” eseri asılıydı.

Freud ile Jung Arasındaki Fark
Freud’un evinin duvarında asılı olan Leonardo Da Vinci eseri: The Virgin and Child with St. Anne

Bazı bilim adamları Freud’un dini insanın zihinsel sıkıntısının merkezinde yattığı düşünülen gizlenmiş psikolojik gerçekler olarak gördüğünü öne sürer.

Jung’un Pozisyonu: Jung’un görüşündeki din, bireyleşme sürecinin gerekli bir parçasıydı ve insanlar arasında bir iletişim yöntemi olarak gördü. Bu, farklı dinlerin çoğunda bulunan arketiplerin ve sembollerin hepsinin aynı anlamlara dönüştüğü fikrine dayanıyordu. Her ne kadar belirli bir dine mensup olmamış olsa da, Jung, özellikle Doğu felsefeleri ve dinleri gibi arketip bakış açısındaki dinleri merak ediyor ve araştırıyordu. Freud ve Jung arasındaki tartışma ve yazışmalardan birinde Freud, Jung’u anti-Semitizm ile suçlamıştır.

Parapsikoloji

Freud’un Pozisyonu: Paranormal tüm şeyler hakkında tam bir şüpheciydi.

Jung’un Pozisyonu: Jung, para-psikoloji ve özellikle telepati ve eşzamanlılık gibi psikolojik fenomenlere (bu teorilerinin bir bölümünü oluşturacaktı) büyük ilgi gösterdi. Gençliğinde Jung sık sık seanslara gitti ve doktora tezinde “Olağandışı Olayların Psikolojisi ve Patolojisi”ni araştırdı.

1909’da Jung, Freud’un paranormal hakkındaki görüşlerini tartışmak için Viyana’da Freud’u ziyaret etmişti. Konuştuklarında, Freud’un bu tür düşünceler için zamanı olmadığını ve Jung’a bu tür konularda zaman kaybetmemesi gerektiğini söyledi. Konuşmaya devam ederken, Jung karnında tuhaf bir şey hissetti. Tam Jung bu duyumların farkına vardığında, yanda duran bir kitaplıktan yüksek bir ses yükseldi. Jung paranormal kökenli olması gerektiğini iddia etti, ancak Freud öfkeyle itiraz etti. Tartışmaya devam ettikçe, Jung, gürültünün tekrar oluşacağını iddia etti – ve gerçekten de ses yine geldi. Her iki adam şaşkınlıkla birbirlerine baktı, ancak bir daha olay hakkında bir daha konuşmadılar.

Paranormal konu üzerindeki bu uzun ömürlü ilgi ve insan psikolojisi üzerindeki etkisi, Jung’un etkileyici fakat tartışmalı olan eşzamanlılık teorisinin gelişimine katkıda bulundu. Bu terim, Jung tarafından “iki veya daha fazla psiko-fizik fenomenin nedensel bağlantısını” tanımlamak için oluşturulmuştur. Bu teori, bir hastanın rüyasında altın bir bok böceği gördüğü bir vakadan esinlenmiştir. Ertesi gün, psikoterapi seansında gerçek bir altın bok böceği pencereye çarptı – ki bu çok nadir bir olay! Bu iki olayın yakınlığı, Jung’un tesadüf olmadığına, ancak bireyin dış dünyalarıyla iç dünyaları arasında önemli bir bağ olduğuna inanmasına neden oldu.

Özet

Freud ile Jung arasındaki fark özetle bu şekilde. Freud ile Jung’a bakarken aralarındaki farklılıkları kişilikleri bağlamında ve yaşadıkları ve çalıştıkları kültürel zaman dilimlerinde değerlendirmek önemlidir.

Deontoloji ile Teleoloji Arasındaki Fark

Etik ya da ahlak felsefesi, ahlak ve adaletsizlik, kötülülük, iyiye ve kötüye olan bakış açısı, adalet, erdem ve yardım gibi konuları inceleyen bir felsefe dalıdır. Meta-etik, normatif ahlak, uygulamalı ahlak, ahlak psikolojisi ve betimsel etik olmak üzere çeşitli dallara sahiptir. Bu dallar hedonizm, epikür, stoacılık, modern etik, uygulamalı etik, ahlak psikolojisi, deontoloji ve amaç bilinci ya da sonuca dayalılık gibi çeşitli dal ve düşünce ekollerini içerir.

Bakınız: Etik ile Ahlak Arasındaki Fark

Deontoloji

Deontoloji, görev temelli etik olarak da adlandırılır. Eylem sonuçlarının doğru ya da yanlış olup olmadığına odaklanmak yerine bazı eylemlerin ardındaki nedenlerin doğru ya da yanlış olup olmadığına yönelik etik yaklaşımıdır. Bu, her bireyin birbirine, her canlıya ve ahlaki inançlara ve değerlere dayalı çevreye karşı yükümlülüğüne dayalıdır. Her zaman iyi niyetle davranmayı ve “sana nasıl davranılmasını istiyorsan insanlara öyle davran” altın kuralını işler.

Deontoloji ile Teleoloji Arasındaki Fark

On Emir, deontolojiye örnektir. Çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz ahlâkî görevler de deontolojiye örnektir. Başkalarına karşı olan davranışlarımız, adil olmamız gibi konuları irdeler.

Teleoloji

Teleoloji veya sonuçsalcılık, sonuç odaklı etik olarak adlandırılır. Her bir eylemin amacına ve eylem için bir niyet veya anlam olup olmadığına odaklanır. Bir eylemin sonuçlarıyla ilgilenir. Mevcut eylemlerin sonuçlarını bulmak için geçmiş deneyimleri incelemeyi içerir.

Buna örnek olarak, en büyük mutluluk ilkesi olarak da adlandırılan faydacılığı verebiliriz. Belli bir eylemden ne kadar zevk türetilebileceğini ve ne kadar acının önlenebileceğini ölçer.

Deontoloji ile Teleoloji Arasındaki Fark

Deontoloji ile teleoloji arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Deontoloji, bir sonun ya da sonucun araçları anlamlandırmadığı teorisine bağlı bir ahlak yaklaşımıyken, teleoloj ise sonun ya da sonucun araçları anlamlandırdığı bir yaklaşımdır.
  • Deontoloji görev temelli etik olarak da bilinirken, teleoloji sonuç odaklı etik olarak bilinir.
  • Deontoloji Altın Kural’a bağlıdır; bu Altın Kural, size yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yapmayın der. Teleoloji ise aynı zamanda en büyük mutluluk ilkesi olarak da adlandırılır, çünkü mutluluk ve en az acı bir eylemi haklı çıkarır.
  • Deontoloji adil olmayı ve bencil nedenlerle başkalarını kullanmamayı öğretirken, teleoloji bir insana hoş gelen bir sonuç veren herhangi bir eylemi yapmayı öğretir.
  • Teloloji, mevcut bir eylemin sonuçlarını tahmin etmek için geçmiş deneyimlerini incelerken, deontoloji, her insanda aşılanan değerlere dayanılarak ahlaki açıdan doğru olanı izler.

İdealizm ve Realizm Arasındaki Fark

İdealizm ile realizm (gerçekçilik) arasında ayrım yapmak için öncelikle iki terimi tam olarak anlamamız gerekir. İdealizm, şeyleri ideal veya mükemmel bir şekilde tasavvur etmek demektir. Realizm ya da gerçeklik, diğer taraftan bir durumun daha pragmatik ve gerçek bir görünümüne olan eğilimi gösterir. İki kavram, perspektif olarak farklı kabul edilebilir; idealizm “ne olabilir“e odaklanırken, gerçekçilik “aslında olanın” üzerinde durur.

Kelimelerin bu yaygın kabul görmüş tanımları, terimlerin felsefi kullanımlarına dayanmaktadır. Felsefede, algı konularını tartışırken, idealizm gerçekliğimizin düşünce ve düşüncelerimiz tarafından şekillendirildiğini gösteren bir teori olarak ortaya çıkar. Realizm, gerçekliğin, düşüncelerimizden, fikirlerimizden ve hatta bilinçsiz olmamızdan bağımsız olarak mutlak bir varlığa sahip olması gerçeğini ele alır.

İdealizm ve Realizm Arasındaki Fark

Bardağın yarısının boş ya da yarısının dolu olup olmadığına ilişkin klasik testi örnek olarak kullanarak, idealistlerin pozitif düşünürler olma eğiliminde olduklarını görüyoruz – yani bardağın yarısını dolu görürler. Realistlerin çoğu karşıt veya olumsuz bakış açısını pek tutmasa da, durumlara daha az umutlu gözlerle bakarlar. Realistler stereotipik olarak, çok akılcı, dikkatle düşünen ve seçim yapmadan önce seçenekleri tartan insanlar olarak görülürler. Bu anlamda, realistler daha riskli kararlar vermek isteyen idealistlerle karşılaştırıldığında daha temkinli ve daha pratik seçimler yapar.

Karl Popper ile Thomas Kuhn Arasındaki Fark

Bu perspektifler, bireylerin hayatlarında başarı veya başarısızlıkla nasıl başettikleri noktasında da bir etkiye sahiptir. Her zaman “iyilik” arayışında olan bir idealist yenilgilerden gerçekçiden daha az etkilenebilir. Bununla birlikte, fantezi ve ulaşılamaz hedeflerle dolu bir dünyada kaybolmak her zaman iyi bir şey olmayabilir. Öte yandan bir realistin, ulaşılabilir hedefler koyma olasılığı daha yüksektir.

İdealizm ve Realizm Arasındaki Fark

Genel olarak, idealizm ve realizm ya da gerçekçilik, iki farklı perspektif olarak anlaşılabilir. Aralarındaki temel farklılıklardan bazıları şunlardır:

  • İdealizm, durumları kendi fikirlerinizle şekillendirmenizi ve çok umutlu bir şeyler görmenizi sağlar. Gerçekçilik ya da realizm, diğer taraftan, açık bir duygusal katılım olmadan bir durumu olduğu gibi değerlendirmeye iter.
  • İdealistler realistlere kıyasla, algılamada ve iş yapmada daha olumlu olma eğilimindedirler.
  • Karar verirken realistler, yüce hedefleri olan idealistlerden daha hedefe yönelik ve kapsamlıdır, ancak ulaşılabilir bir şekilde onları harekete geçirmek için gereken açıklıktan ve odaktan yoksundurlar.

İdealizm ve realizm arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Doğu ve Batı Felsefesi Arasındaki Fark

Doğu ve Batı felsefesi arasındaki fark nedir hiç merak ettiniz mi? Coğrafi yerlerin yanı sıra, dünyanın bu iki kısmı yaşam biçimi ve genel olarak yaşama yaklaşımlarında farklılıklara sahiptir. Bu yaşam biçimleri yalnızca topografya ve yaşama ilişkin önemli faktörleri oynayan fiziksel koşullarla değil, aynı zamanda dünyanın doğu ve batı bölgelerindeki belli başlı toplumları yöneten düşünce okuluyla da ortaya çıkar.

Önce “felsefenin” ne olduğunu ve Batı ve Doğu toplumunu nasıl etkilediğini ve nasıl bir farklılık yarattığına bir göz atalım. Genel olarak “felsefe”, evrensel olarak “insan varlığı, değerleri, nedenleri ve genel gerçeklikle bağlantılı genel sorunlar, gerçekler ve durumlarla ilgili bilginin çalışılması” olarak tanımlanır. Hayata ve hayatın faktörlerine, cevaplar ve nedenler arar. Dolayısıyla, felsefe hakkında konuşunca, aslında bir düşünce okulundan bahsediyoruz. Ve felsefeyi kendi konumuzla birleştirirsek, Doğu ve Batı insanı gibi bazı insanlara özgü gerçekler, sorunlar ve durumlarla farklılaşıyor ve ortaya çıkıyor.

Temelde, Batı felsefesine, Batı medeniyetinin büyük bir bölümünü etkileyen Yunan felsefesindeki düşünce okulu denir. Aksine, Doğu felsefesi esas olarak Asya’da, daha çok Çin felsefesine dayanmaktadır. Dahası, Batı felsefesi Roma ve Hıristiyanlığın, özellikle de Yahudi-Hıristiyanlığın köklerini alır. Öte yandan Doğu felsefesi Konfüçyüsçülükten, Mahayana Budizminden ve Taoizm’den gelmektedir. Dolayısıyla, Doğu felsefesinin klasik Çin olduğunu söyleyebiliriz, Batı felsefesinin kökleri ise daha çok Latin’dir.

Bakınız: Kültür ile Medeniyet Arasındaki Fark

Düşünce okulu ya da Doğu ve Batı felsefeleri arasındaki temel fark Batı’nın bireyciliği ve Doğu’nun kolektivizmidir. Doğu felsefesi, sahte “ben” konseptinden kurtulmaya ve gerçek “ben”in keşfedilmesinde anlam bulmaya çalışırken, gruplara, topluma veya insanların eylemlerine ve düşüncelerine daha fazla odaklanır. Buna karşılık, Batı medeniyeti daha bireyselci olup, yaşamın anlamını kendini de merkeze yerleştirerek şimdi ve burada anlamaya çalışıyor.

Doğu ve Batı Felsefesi Arasındaki Fark

Bu iki felsefenin anlamaya çalıştıkları yönleri veya sorunları veya konuları daha ayrıntılı inceleyelim. Doğu felsefesinin temel ilkesi birliktir. Bu kozmolojik birlik, yaşamın ebedi gerçeklere doğru ilerlediği yolculuğun ana noktasıdır. Yaşam yuvarlaktır ve çevresindeki her şeyle tekrara girmesi önemlidir. Etik; davranışa dayalıdır ve bağımlılık içten dışa doğrudur. Kurtulabilmek için, iç benlik öncelikle çevresindeki dünyadan serbest bırakılmalıdır.

Öte yandan Batı felsefesi, başkalarına hizmet etmek için fedakarlık etmek üzerine kuruludur. Yaşam, Tanrı’ya, paraya, topluluğa vb. hizmettir. Hıristiyan etkisinden dolayı yaşamın anlam bulması için bir başlangıcı ​​ve bitişi olmalı. Görünüşte olduğu gibi doğrusal olan Batı felsefesi Doğu’nun ezeli ve tekrar eden kavramına kıyasla mantıksal, bilimsel ve akılcıdır.

Doğu felsefesi de faziletle gelişir. Bu, hayata fedakâr olmayan yaklaşımla açıklanacaktır. Sahip oldukları şeylerden memnun olma anahtardır. Bu arada, Batı felsefesi etiğe odaklanır. Birey olarak, yapılması gereken şeyleri başkalarını rahatsız etmeden yapmak zorundayız. Başarı, başkalarını incitmeden hayatta alınan yoldur. Doğu felsefesi daha çok maneviyatla ilgili iken, Batı felsefesi daha elle tutulur bir tarzdadır. Farklılık, Batı’nın “ben”i ve Doğu’nun “Biz”idir; çünkü biri hakikati diğeri ise anlamı bulmaya odaklanır.

Doğu ve Batı Felsefesi Arasındaki Fark

Doğu ve Batı felsefesi arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Batı felsefesi, Avrupa ülkeleri gibi dünyanın batısında yaygın iken, Doğu felsefesi daha çok Çin kaynaklıdır.
  • Batı felsefesi bireycilikle ilgiliyken, Doğu felsefesi kolektivizm ile ilgilidir.
  • Her iki felsefe de erdemleri merkezine koyar.
  • Batı felsefesi daha elle tutulur tarzda iken, Doğu felsefesi daha çok manevi bir yaklaşımı gerektirir.