Manipülasyon ile Etki Arasındaki Fark

Birisinin manipülatif olarak adlandırılması, o kişinin karakterinin eleştirisidir. Manipülasyona maruz kaldığını söyleyen biri, kötü muameleye maruz kaldığından şikayet etmektedir. Manipülasyon üç kağıtçılık ve ahlaksızlıktır. Peki neden? Manipülasyonun neresi kötü? İnsanlar her zaman birbirlerini -her türlü yolu kullanarak- etkiler. Ama diğer etkilerden ayrı olarak manipülasyonu farklı kılan ve onu ahlaksız yapan şey nedir?

Günlük yaşamımızda sürekli olarak manipülasyona maruz kalırız. Birkaç örnek verelim. İngilizce’de “gaslighting” diye bir ifade var. Tam anlamı “kendini hatalı hissedecek şekilde birini manipüle etmek/yönlendirmek”. Birisinin kendi kararından şüphe etmesini teşvik etmek ve bunun yerine manipülatörün tavsiyesine güvenmeyi içeren “gaz ışığı” anlamındadır. Suçluluk hissi, manipülatörün yapmasını istediği şeyi yapmama konusunda birisini aşırı derecede suçlu hissettirir. Mahalle baskısı, manipülatörün istediği şeyi yapma konusunda ilgili kişiyi çok hassas hale getirir.

Manipülasyon Örnekleri

Reklamlar, izleyicileri doğru olmayan inançları şekillendirmeye teşvik edecek şekilde manipüle eder. Örneğin Marlboro Adamı’nın çok sağlıklı ve dinç gözükmesi ya da hamburgerlerin çok sağlıklı olduğunun öne sürülmesi gibi.

Kimlik avı (phishing), internet veya telefon dolandırıcılığı ve diğer aldatmacalar kurbanlarını açgözlülük, korku ya da sempati gibi duygularla oynamak suretiyle manipüle ederler.

Dinlere bakacak olursak, manipülasyon bir şeytan icadıdır da diyebiliriz. Adem ile Havva’yı elma ile kandıran ve cenneten kovulmalarına sebep olan durum çok zekice tasarlanmış bir manipülasyondan ibarettir.

Othello’yu okuduysanız bilirsiniz. Iago, Desdemona’nın sadakati konusunda şüphe uyandırarak Othello’yu manipüle eder. Onun kıskançlık ve güvensizlik gibi zaafiyetlerini kullanarak karısı Desdemona’yı öldürmesine yol açar.

Bütün bu manipülasyon örnekleri ahlaksızlık duygusunu paylaşıyor. Peki ortak yönleri nedir?

Manipülasyon ve Zarar

Belki de manipülasyon yanlıştır, çünkü manipüle edilen kişiye zarar verir. Elbette, manipülasyon genellikle zarar verir. Başarılı olursa, manipülatif sigara reklamları hastalığa ve ölüme katkıda bulunur; manipulatif phishing ve diğer aldatmacalar kimlik hırsızlığı ve diğer dolandırıcılık biçimlerini kolaylaştırır; manipülatif sosyal taktikler küfürlü veya sağlıksız ilişkileri destekleyebilir; politik manipülasyon bölünmeyi körükleyebilir ve demokrasiyi zayıflatabilir. Ancak manipülasyon her zaman zararlı değildir.

Ayşe’nin kendisini sürekli istismar eden, ancak kendisine sadık eski eşini bıraktığını varsayalım. Ancak ufak bir yalnız hissetme durumunda ona geri dönme eğiliminde olsun. Şimdi Ayşe’nin arkadaşlarının Iago’nun Othello’da kullandığı teknikleri kullandığını hayal edin. Eski eşinin sadece istismarcı değil aynı zamanda sadakatsiz biri olduğu konusunda Ayşe’yi (yanlış bir şekilde) manipüle ediyorlar. Eğer bu manipülasyon Ayşe’nin uzlaşmasını engelliyorsa, arkadaşlarının onu manipüle etmemiş olmasından daha iyi olabilir. Yine de, birçok kişi için hala ahlaki açıdan tehlikeli görünebilir. Sezgisel olarak, arkadaşlarının Ayşe’nin geri dönmesini engellemeye yardım etmek için manipülasyon yapmayan araçları kullanmaları ahlaki açıdan daha iyi olurdu. Manipüle edilen kişiye zarar vermekten ziyade, manipülasyon hakkında ahlaki olarak şüphelenilen bir şey kalır. Dolayısıyla, “zarar” manipülasyonun yanlış olmasının nedeni olamaz.

Manipülasyon ve Ahlak

Belki de manipülasyon yanlıştır, çünkü doğal olarak ahlaksız yolları olan teknikleri içerir. Bu düşünce, Immanuel Kant‘ın ahlakın birbirimizi sadece nesnelerden ziyade rasyonel varlıklar olarak ele almamızı gerektirdiği fikrinden esinlenenler için özellikle çekici olabilir. Belki de diğer rasyonel varlıkların davranışlarını etkilemenin tek yolu rasyonel iknadır ve bu nedenle rasyonel iknadan başka herhangi bir etki biçimi ahlaki açıdan uygunsuzdur.

Örneğin, Iago’nun manipülasyonunun çoğu Othello’nun duygularına hitap etmeyi içerir. Fakat duygusal temyizler her zaman manipülatif değildir. Ahlaki ikna, genellikle empatiye hitap eder, ya da sizin yaptığınızı başkaları size yaparsa nasıl hissettireceğini hissettirmeye çalışır. Benzer şekilde, bir kimsenin gerçekten tehlikeli olan bir şeyden korkması, gerçekten ahlaksız olan bir şey hakkında suçluluk hissetmesi veya kişinin gerçek yeteneklerine makul bir güven duygusu hissetmesi, manipülasyona benzemiyor. Rasyonel olmayan her etki biçimi manipülatif olacak diye bir şey yoktur.

Manipülasyon ve Etki

O zaman, bir etkinin manipülatif olup olmadığı, nasıl kullanıldığına bağlıdır. Iago’nun eylemleri manipülatif ve yanlıştır, çünkü Othello’yu yanlış şeyleri düşünmek ve hissetmek için tasarlanmıştır. Iago, Othello’nun kıskanmak için bir sebebi olmadığını biliyor, ama Othello’yu yine de kıskanç hissettiriyor. Bu, Iago’nun, Iago’nun yanlış olduğunu düşündüğü inançları şekillendirmek için Othello’yu kandırıp gerekli düzenlemeleri yaparken de uyguladığı aldatmacanın duygusal analoğudur.

Kendini hatalı hissedecek şekilde birini manipüle etmek, manipülatörün, sağlam bir yargıya kavuşmak için ne algıladığını güvensiz hale getirmesiyle oluşur. Aksine, öfkeli olduğu bir anda arkadaşınızın kararının gerçekten geçici olarak yanlış olduğunu biliyorsanız, bu öfkeli arkadaşınıza karar vermekten kaçınması için tavsiyede bulunmanız manipülatif olmaz.

Bir dolandırıcı, varolmayan Nijeryalı bir prens için sizi empatiye ittiğinde, manipülatif davranmış olur, çünkü var olmayan biri için empati hissetmenin bir hata olacağını bilir. Yine de, haksızlığa ve sefalete uğrayan gerçek insanlar için empati için samimi bir itiraz, manipülasyondan ziyade ahlaki iknadır. Sizi aldatan bir eş, ondan şüphelendiğiniz için sizi suçlu hissettirmeye çalıştığında manipülatif davranmış olur.

Son Söz

Bir etkiyi manipülatif ve aynı zamanda yanlış yapan şey aynı şeydir: manipülatörün, kendisinin uygun olmayan bir inanç, duygu ya da başka bir zihinsel durum olarak gördüğü şeyi başkasının da benimsemesini sağlama girişiminde bulunmasıdır. Bu şekilde, manipülasyon yalan söylemeye benzer.

Bir ifadeyi yalan yapan ve ahlaki açıdan yanlış yapan şey aynı şeydir; konuşmacının, kendisinin yanlış bir inanç olarak gördüğü şeyi karşıdakinin de benimsemesi sağlamaya çalışması. Her iki durumda da amaç, başka bir kişinin bir tür hata yapmasını sağlamaktır. Yalancı, yanlış bir inancı size benimsetmeye çalışır. Manipülatör de bunu yapar, ama aynı zamanda uygunsuz bir duyguyu hissetmeye, yanlış şeylere çok fazla önem atfetmeye (örneğin bir başkasının ne düşündüğü) ya da şüphe etmemeniz gereken bir şeyden şüphe etmenize yol açar. Manipülasyon ve manipulatif olmayan etki arasındaki ayrım, etkileyicinin, karşıdakinin düşündüğü, hissettiği, kuşku duyduğu veya dikkat ettiği şeylerde bir tür hata yapmasına çalışıp çalışmadığına bağlıdır.

İnsanlar saf rasyonel iknanın haricinde bir şekilde birbirlerini etkilemeye çalışırlar. Bazen, bu etkiler, diğer insanların karar verme durumlarını, ona doğru şeylere inanma, şüphe etme, hissetme ya da dikkat etme konusunda liderlik ederken; bazen, karar vermeyi, yanlış şeylere inanma, yanlış şeylere şüphe etme, hissetme ya da bunlara dikkat etme konusunda yönlendirerek bozarlar. Ancak manipülasyon, bir kişinin doğru karar verme kabiliyetini engellemek için bu tür etkilerin kasten kullanılmasıyla ilgilidir – manipülasyonun asıl ahlaksızlığı da budur.

Manipülasyon bir çeşit etkidir. Fakat gördüğümüz gibi, manipüle etmek için kullanılabilecek etki türleri de manipulatif olmayacak şekilde kullanılabilir. Manipülasyonu belirlemede önemli olan, ne tür bir etkinin kullanıldığının değil, etkinin diğer kişiyi bir karar vermek için daha iyi veya daha kötü bir duruma sokması için kullanılıp kullanılmadığıdır. Dolayısıyla, manipülasyonu tanımak için, etki biçimine değil, onu kullanan kişinin niyeti üzerine bakmalıyız. Çünkü, başka bir kişinin karar verme durumunu bozmak ve değiştirmek manipülasyonun esasıdır.

Kaynak

Ay Tutulması ile Güneş Tutulması Arasındaki Fark

Tutulmalar ve geçişler, bir gök cisminin kısmen veya tamamen başka bir gök nesnesinin üzerini kapladığı astronomik olaylardır. Bu yazıda ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark nedir, ne değildir onu inceleyeceğiz.

Yeni ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması gerçekleşirken, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması gerçekleşir.

Eğer bir gezegen dünya ile güneş arasında gelirse ve Güneş’e karşı siyah bir nokta gibi görünürse, buna gezegen geçişi denir.

Tutulma Türleri

Dünyadan, 2 tür tutulmayı görebiliriz; güneş tutulması ve ay tutulması. Her iki tutulma da, güneş, dünya ve ay düz veya neredeyse düz bir şekilde hizalandığında meydana gelir. Gökbilimciler, bu durumu Antik Yunan dilinde “sıralanmış” anlamına gelen syzygy veya syzygia olarak adlandırırlar.

Tutulma (eclipse) teriminin kökleri de eski Yunancada da bulunur – başarısızlık ya da düşme anlamına gelen ékleipsis kelimesinden gelir.

Güneş ve ay tutulması, bilim adamlarını ve insanları yüzyıllarca büyülemiştir. Antik çağlarda, tutulmalar korkulacak fenomenler olarak görülüyordu – birçok kültür, güneşin veya ayın geçici olarak karartılmasını açıklamak için öykü ve efsaneler türetmiştir.

Güneş Tutulmaları

Güneş tutulmaları sadece yeni ayın dünya ile güneş arasında girdiği ve bu 3 gök cisminin şu sırada dizildiği zaman meydana gelir: dünya-ay-güneş.

Her yıl 2 ila 5 arasında güneş tutulması gerçekleşir.

Ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark; ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması olur.
Ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark; ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması olur.

3 çeşit güneş tutulması vardır: tam, kısmi ve halka şeklinde. Ayrıca, dairesel ve tam tutulmanın kombinasyonu olan nadir görülen bir hibrit güneş tutulması da vardır.

Tam Güneş Tutulması

Dünya’dan görüldüğü şekliyle ay güneşi tamamen örttüğü zaman, tam güneş tutulması gerçekleşir. Böyle bir tutulma sırasında tam tutulma sadece dar bir kemer şeklinde, genellikle yaklaşık 160 km genişliğinde ve 16,000 km uzunluğunda sınırlı bir alandan görülebilir. Bu alanın dışındaki bölgeler Güneş’in kısmi tutulmasını görebilir.

Tam Güneş Tutulması
Tam Güneş Tutulması

Hiçbir koruyucu gözlük olmadan güneş tutulması gözünüze ciddi zarar verebilir. Bir güneş tutulmasını güvenli bir şekilde izlemenin tek yolu, koruyucu gözlükler takmaktır.

Kısmi Güneş Tutulması

Kısmi güneş tutulması, ayın güneşin sadece diskini kısmen kapladığında gerçekleşir.

Kısmi Güneş Tutulması
Kısmi Güneş Tutulması

Halka Güneş Tutulması

Ay, güneş diskinden merkezi olarak geçerken güneşten daha küçük göründüğünde halka şeklinde bir güneş tutulması oluşur. Bu esnada güneş ışığı parlak bir yüzük ya da halka şeklinde görünür.

Halka Güneş Tutulması
Halka Güneş Tutulması

Hibrid Güneş Tutulması

Hibrid güneş tutulması, ender gerçekleşen bir güneş tutulması şeklidir. Hareketi boyunca halkadan tam güneş tutulmasına veya tam tersi olacak şekilde değişerek gerçekleşir.

Ay Tutulmaları

Ayın kendi ışığı yoktur. Yüzeyi güneş ışınlarını yansıttığı için parlar. Dünya güneş ile ay arasına girip güneş ışınlarının doğrudan aya ulaşmasını engellediğinde ay tutulması gerçekleşir. Ay tutulmaları sadece dolunayda gerçekleşir.

3 çeşit ay tutulması vardır: tam, kısmi ve gölgeli.

Tam Ay Tutulması

Dünyanın gölgesi, ayın yüzeyinin tamamını kapladığında, tam bir ay tutulması gerçekleşir.

Tam Ay Tutulması
Tam Ay Tutulması

Kısmi Ay Tutulması

Ay’ın yüzeyinin sadece bir kısmı Dünya’nın gölgesi tarafından engellendiğinde kısmi bir ay tutulması gözlemlenebilir.

Gölgeli Ay Tutulması

Ay dünyanın gölgesinin zayıf kısmından geçtiği zaman gölgeli bir ay tutulması olur.

Gezegen Geçişleri

Bir gezegen dünya ile güneş arasına girdiğinde, buna transit ya da geçiş denir. Dünya ile güneş arasına giren tek 2 gezegen Venüs ve Merkür‘dür çünkü dünyanın yörüngesinde olan tek gezegenler onlardır.

2000-2199 yılları arasında toplam 14 Merkür geçişi olacak. Ancak, Venüs geçişleri çok daha nadirdir. Bu yüzyılda sadece 2 Venüs geçişi olacaktır ve onlar da 2004 ve 2012 yıllarında gerçekleşmiştir.

Ay Tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

IMF ile Dünya Bankası Arasındaki Fark

Küreselleşme, üç kilit kuruluş tarafından kolaylaştırılan bir süreçtir. Bu kuruluşlar Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası‘nı içermektedir. Çoğu kez, üye ülkeleri, işlevleri, hedefleri ve yapısıyla ilgili olarak Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) karıştırabiliriz. IMF ile Dünya Bankası arasındaki fark nedir, ne değildir bu yazıda öğrenmiş olacağız.

Bu iki örgüt farklı olmakla birlikte, en büyük fark, Dünya Bankası’nın bir kalkınma örgütü olarak kurulmuş olması ve IMF’nin kooperatif bir kuruluş olarak kurulmasıdır.

Bunu daha da açıklamak için; Dünya Bankası, dünya çapında gelişmekte olan ülkelere maddi yardım sağlarken, Uluslararası Para Fonu (IMF) yoksulluğu azaltmak, istihdam oranını yüksekseltmek, finansal istikrarı teşvik etmek ve uluslararası ticareti teşvik etmeyi kolaylaştırmaktadır.

Uluslararası Para Fonu (IMF) nedir?

Uluslararası Para Fonu (IMF), 1994 yılında kurulan ve Washington, D.C., ABD’de bulunan bir Bretton Woods Enstitüsüdür. Ancak faaliyetlerine 1947‘de başlamıştır. İlk aşamalarında 31 üye ülkesi varken, sonralarda bu sayı 188 ülkeye kadar yükselmiştir. Uluslararası Para Fonu (IMF) üniter bir örgüttür ve Birleşmiş Milletler (UN) ile bağlantılıdır. Üye ülkeleri, imtiyazlı ve imtiyazsız kaynaklara erişim hakkına sahiptir.

IMF’nin ana işlevi, Uluslararası Para Sistemine eleştirel olarak bakmaktır. 2012 yılında faaliyet alanı genişletilerek, makro iktisadın yanı sıra finans ile ilgili tüm konuların denetlenmesi sağlanmıştır. Bu, sistemin ekonominin sürdürülebilir büyümesini sağladığını, yoksulluğu azalttığını, finansal istikrarı sağladığını ve uluslararası ticareti teşvik ettiğini garanti eder.

Her üye milletin kendi borç alma hakları olduğu gibi, taban olarak alınan kota ile belirlenen oy verme gücü de vardır. Her üye ülke, gelirinin ve uluslararası ticaretine göre sabit bir kota ile fona katkıda bulunur.

Dünya Bankası nedir?

Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelere yoksulluğu ortadan kaldırmalarına yardımcı olmak için kredi sağlamak için çalışan küresel bir kuruluştur. Tıpkı IMF gibi, 1994 yılında Washington D.C.’de düzenlenen Bretton Woods konferansında kuruldu.

Bu finans kurumu tek bir kurum olarak başladı ancak şu anda beş kuruluştan oluşan bir gruptan oluşuyor; Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID), Uluslararası Finans İşbirliği (IFC), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ve Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı (MIGA).

Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) ve Uluslararası Kalkınma Derneği (IDA), Dünya Bankası’nın iki ana öğesidir. Dünya Bankası Grubunun bir parçasıdır ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu üyesidir.

Halihazırda, Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD) üyesi ülkeler, 188 ülke ve Uluslararası Kalkınma Derneği (IDA) üyesi 172 ülkedir.

Dünya Bankası’nın kurulmasının ardındaki neden, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle kriz yaşayan ekonomilere yardım etmekti, ancak daha sonra az gelişmiş ülkelere yoksulluğun ortadan kaldırılmasına ve geliştirilmesine yardımcı olmayı amaçladı.

IMF ile Dünya Bankası Arasındaki Fark

  • Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, 1994 yılında ABD’de kurulan Bretton Woods organizasyonlarıdır.
  • Bu iki Uluslararası Örgütün ortak pek çok yönü var ve onlar da birkaç farklılığa sahipler.
  • İkisi de ekonomik sistemi ve Uluslararası Para Sistemi’ni destekler.
  • Neredeyse dünyadaki bütün ülkeler bu iki örgütün üyesidir.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne (UNO) bağlıdır.

IMF ile Dünya Bankası arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de ekleyecekleriniz varsa yorum yazınız.

Reform ile Devrim Arasındaki Fark

Reform ve devrim kavramları, sosyal değişim ve yenilikçilik fikrini beraberinde getirir. İki süreç arasındaki temel fark, hedeflere ulaşma şeklinde yatmaktadır. Bu yazıda reform ile devrim arasındaki fark nedir, ne değildir onu inceleyeceğiz.

Reformlar genellikle mevcut yapıdaki (genellikle hükümet yapısı) değişiklikler anlamına gelirken, devrim genellikle tam bir bozulmayı ve statükonun radikal değişimini gerektirmektedir. Reform ve devrim grupların politik ve sosyal koşullarını değiştirmeyi (genellikle iyileştirmeyi) amaçlamaktadır.

Örneğin, 18. yüzyılda ve Avrupa’nın birçok kesimindeki sanayileşme döneminde, işçi koşullarını ve işçi haklarını iyileştirmek için reformlar yapıldı, ancak bu değişiklikler Avrupa ülkelerinin politik yapısını tamamen değiştirmedi. Diğer taraftan, 1789’un ünlü Fransız devrimi gibi devrimler, genellikle ülkelerin güç yapısında köklü değişikliklere yol açar. Buna ek olarak, reformlar genellikle barışçıl yollarla değişim sağladığı için olumlu bir çağrışım gösterirken, devrimler genellikle belirli bir derecede şiddet gerektirir.

Reform nedir?

Reform” terimi, mevcut düzeni devirmeksizin politikayı, sosyal grupları ve statükoyu geliştirerek politik ve sosyal değişimlere ulaşmak isteyen kitleler tarafından sıklıkla kullanılır. Reformlar, hedeflerine ulaşmak için farklı yaklaşımlar kullanabilir, ancak genellikle mevcut yasaların, politikaların, uygulamaların ve kurumların değiştirilmesini, bu tür değişikliklerin barışçıl ve yapıcı tartışmalar ve çatışmalarla gerçekleştirilmesini öngörür. Umut verici reformlar ve değişiklikler, mutsuz kitlelerin şikayetlerini ele alarak daha fazla oy almak isteyen birçok politikacının temel stratejisidir.

  1. yüzyıl, tüm Avrupa’da reformların ve toplumsal değişimlerin kilit yüzyılıydı. Günümüzde hükümetler ve kurumlar sosyal değişimlere ve yeniliklere uyum sağlamaya çalıştıkça, tüm dünyada reformlar devam etmektedir. Her yeni hükümet -dünyanın her yerinde- kendi perspektiflerini ve ideallerini desteklemek için genellikle mevcut politikaları geliştirmeye çalışır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, seçim kampanyasının tamamında ve son Başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra, Donald Trump, diğerlerinin yanı sıra, mevcut sağlık sistemi ve göçmenlik yasalarında reform yapma vaadi verdi ve böylece mevcut politikalardan mutsuzluk duyan vatandaşların desteğini aldı. Aynı şekilde, İtalya’da ve birçok Avrupa ülkesinde, popülist ve sağ kanat hükümetleri, mevcut göç politikalarını düzeltmek ve Avrupa Birliği içindeki bireysel ülkelerin rolünü güçlendirmek için büyük bir destek görmektedir.

Devrim nedir?

Devrim, statükoyu ve özellikle hükümeti zorla devirmekle sonuçlanan bir direniş eylemidir. Eleştirmenler, gerekli reformlardaki gecikmelerin devrimlere yol açabileceğini, yani hükümetlerin gerekli değişiklikleri zamanında yapamadığı durumlarda, gerginliklerin şiddetli devrimlere dönüşebileceğini savunuyor. Örneğin, 1780’lerde bir dizi sebep Fransız devrimine yol açtı. Fransız devrimi öncesinde şiddetli protestoların ortaya çıkmasına yol açan bazı temel hususlar şunlardı:

  • Sosyal ve ekonomik eşitsizlik;
  • Kral Louis XVI’nın ekonomik ve politik kötü yönetimi;
  • Artan ulusal borç;
  • Çevresel sebeplerden kaynaklanan tarımsal başarısızlık;
  • Yeni politik ve sosyal fikirlerin ortaya çıkışı.

Bu, devrimlerin, şiddetli protestolarla patlayan ve mevcut düzeni devirmekle sonuçlanan bir araya getirilen birkaç faktörden kaynaklandığı anlamına gelir.

Reform ile Devrim Arasındaki Fark

Reform ile devrim arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Bütün ülkeler ve hemen hemen bütün hükümetler, ilerlemeye uyum sağlamak için bir değişim ve iyileştirme sürecine girmeye mahkumdur. Tarih boyunca çeşitli sosyal gruplar, haklar ve daha iyi şartlar için savaştılar, politik değişim için bastırdılar ve reformlar gerçekleşmediğinde şiddetli yollara başvurdular.
  • Reform kavramı, ilerlemeyi ve sosyal, politik ve ekonomik değişimi sağlamak için var olan bir varlığın (genellikle bir hükümet, bir yasa veya politika) değiştirilmesini ima eder. Reformlar genellikle barışçıl ve aşamalıdır ve meydana getirdikleri değişiklikler genellikle tersine çevrilebilir.
  • Hükümetler, popüler talebi karşılamak ve adalet ve eşitliği sağlamak için gerekli reformları yürürlüğe koymadıklarında, gerginlikler, başarısız bir reformun şiddetli bir devrime dönüşebileceği noktaya kadar oldukça hızlı bir şekilde inşa edilebilir ve tırmanabilir.
  • Statüko dayanılmaz hale geldiğinde, bir devrim kaçınılmaz hale gelir ve insanlar hedeflerine ulaşmak için şiddetli yollara başvururlar. Devrimde, radikal ve genellikle geri dönülemez bir değişim elde etmek için büyük çapta tedbirler alınır.
  • Buna ek olarak, bir devrim sırasında, ülkeler, müttefiklerine ve ortaklarına karşı görev ve sorumluluklarına göz yumar ve genellikle uluslararası düzenlemelere uymayı bırakır.
  • Devrim tamamlandığında, yeni atanan hükümet, bazı anlaşmaları ve sözleşmeleri yeniden müzakere ederek, yabancı ülkelerle ilişkilere yeniden başlar.
  • Tersine, bir reform döneminde, hükümetler, mevcut koşulları iyileştirmek için anlaşmaları (ya da antlaşmanın bazı bölümlerini) yeniden müzakere ederek uluslararası sahnedeki rollerini gözden geçirebilirler. Ancak, değiştirilen politikalar uluslararası düzeyde mevcut düzenlemelere ve ittifaklara karşı çıkmadıkça veya bunlara karşı olmadıkça, ülkenin uluslararası sahnedeki rolü bozulmaz.
  • Bu nedenle, bir reform hem yerel hem de uluslararası düzeyde mevcut düzenin değiştirilmesine yol açarken, bir devrim mevcut hükümeti devirmekle -çoğu zaman şiddetle- ve mevcut uluslararası dengenin değiştirilmesiyle sonuçlanır.

Ayrıca bakınız; darbe ile devrim arasındaki fark.

Reform ile devrim arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Makine Öğrenmesi ile Yapay Zeka Arasındaki Fark

Web teknolojileri, düşünme ve hayal etme yöntemlerimizi değiştirdi. Endüstriyel devrimle birlikte, insanlar, hayal bile edemeyeceğimiz şekillerde geliştirme ve yenilik yapma potansiyeline sahip oldukları için makineler ya da robotlar tarafından ele geçirilmekten daima korkmuşlardır. Baş döndüren teknolojik devrim yavaş yavaş işlerimizi ele geçiriyor ve çok yakında dünya yüzeyinden pek çok işin silineceği zamanlar çok da uzak değil. Filmlerde kurgusal bir olgu olarak gerçekten başlamış olan şey, günümüzün en önemli seslerinden biri haline geldi. Evet, yapay zeka (AI) hakkında konuşuyoruz. Tek başına teknolojik ilerleme bile, yapay zekanın insan evriminin geleceği ve bir sonraki adımı olduğu gerçeğidir.

AI terimi ya da Türkçe ifadeyle yapay zeka konusu bir süredir konuşuluyor. Bunu “The Matrix”, “Eagle Eye”, “The Terminator” vb. gibi bilim kurgu filmlerinde görmüş olmalısınız. Filmlerde olduğu gibi belki de bu korkunç robotlarla savaşmayacaksınız. Filmlerden farklı olarak, yapay zeka insanların yerini almayacak (en azından yakın zamanda), ve bizimle de savaşmayacak. Bunun yerine, yapay zeka sadece makineler tarafından yönlendirilen ve “akıllı” bir şekilde görevleri yerine getirmek için insan bilişiyle bütünleşmiş bir insan zekasının bir simülasyonudur. Bir bakıma yapay zeka, insanları süper akıllı hale getiriyor, makineleri değil. Bir de yapay zeka ile sıklıkla karıştırılan bir terim daha var: machine learning ya da Türkçe ifadeyle makine öğrenmesi. Bu nedenle, ikisi arasındaki farkı daha iyi anlamanıza yardımcı olmak için tarafsız bir karşılaştırma sunuyoruz.

Yapay Zeka Nedir?

Yapay zeka veya yaygın olarak “AI” olarak adlandırılan şey, görevleri gerçekleştirmek veya insan beyninin çözemeyeceği çok karmaşık olan sorunları çözmek için makineler yaratma bilimidir. Akıllı telefonunuz bir yapay zekadır. Karmaşık problemleri çözen bilgisayarlar birer yapay zekadır. İnsanların işini yapan robotlar yapay zekadır, ve aslında yapay zeka bu şeylerin hepsi ve daha fazlasıdır. Yapay zeka dünyayı heyecan verici ve şaşırtıcı şekillerde dönüştürdü. Bu terim 1950’lere kadar mevcut değildi, ama John McCarthy sayesinde, yapay zeka dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük atılımlardan biri haline geldi. Basitçe söylemek gerekirse, yapay zeka insan gibi düşünen makineler yapma fikridir.

Makine Öğrenmesi Nedir?

Makine öğrenmesi ya da İngilizce ifadeyle machine learning, günümüz teknolojisinin en gelişmiş bilimsel alanlarından biridir ve yapay zeka elde etmenin bir yoludur. Hem insanlarda hem de makinelerde öğrenmenin altında yatan otomatik öğrenme yaklaşımlarına dayanan algoritmaların hesaplamalı çalışmasıdır. İnsan bilişsel mimarisinin bilgisi ile temel olarak tutarlı olan öğrenme algoritmalarına dayanan AI ve bilişsel bilimin bir alt kümesidir. Basitçe söylemek gerekirse, makine öğrenmesi, makinelere, açıkça programlanmadan, daha fazla insani şekilde düşünme ve öğrenme yeteneği verir.

Makine Öğrenmesi ile Yapay Zeka Arasındaki Fark

Özetle, yapay zeka; akıllı yöntemlerle basit ve karmaşık görevleri yerine getirmek için insan bilimi ile bütünleşen doğal zekânın bir simülasyonudur. Makine öğrenmesi ise, herhangi bir programlama olmadan, bilgisayarlara insanlar gibi öğrenme ve anlama yeteneği veren yapay zekanın bir uygulamasıdır. Her iki terim de genellikle birbirleriyle karıştırılır, ama aynı şey değildir. Yapay zeka, insani kavrayışa meydan okuyabilen, teknolojik gelişmeden henüz etkilenmeyen bir şeydir. Oysa, makine öğrenmesi, denetimli öğrenme fikrine dayanan inanılmaz bir yapay zekâdır.

Makine öğrenmesi ile yapay zeka arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum ekleyiniz.

Sartre ile Camus Arasındaki Fark

Sartre ile Camus arasındaki ilişki, savaş sonrası Fransız felsefesini şekillendirdi.

1943’ten sonra Sartre ve Camus, her yere birlikte giden harika iki arkadaş. Halkın gözünde “Bulantı”nın yazarı ile “Yabancı”nın yazarı varoluşçuluk etiketi altında buluştu.

Özgürlükten sonra varoluşçuluk modaya uygun bir felsefeden çok daha fazlası, bir yaşam tarzı ve bir yer haline geldi: Saint-Germain-des-Prés (Paris bölgesi). “Varoluşçuluk Hümanizmdir” bu felsefeyi uygun bir şekilde özetlemektedir.

Halk için tek bir ifade ile özetlenebilir: existence precedes essence yani varoluş özden önce gelir.

Sartre’nin varoluşçuluğu, ilk olarak bir özgürlük ve sorumluluk felsefesi olarak tasarlandı: Bizler, kaderi önceden belirlenmiş olan varlıklar değiliz. Biz ne yapıyorsak oyuz. Anahtar kelimemiz “sorumluluk”tur.

Camus kesinlikle sorumluluğu reddetmez, ancak “varoluşçu” ve hatta “filozof” etiketini reddeder. 1947’den itibaren Sartre ve Camus’un arasındaki siyasi anlaşmazlıklar, Camus’un Stalin kamplarını kınamasıyla derinleşti.

1952’de Jeanson (Sartre’nin arkadaşı), Camus’un The Rebel (Türkçe’ye Başkaldıran İnsan olarak çevrildi) adlı eserini son derece eleştiren bir yazıyı Sartre’nin “Modern Times” adlı dergisinde yayınlandı. Camus’un bu son kitabı gerici ve yanlış değerlendirmelerle dolu nitelendirilir. Camus, eleştiriyi kaleme alan Jeanson’u görmezden gelerek doğrudan Sartre’ye cevap verir. Modern Times’ın bir sonraki sayısında Camus’un Sartre’ye verdiği güçlü yanıt yayınlanır:

Kararsızlık ve savunmasızlıktan oluşan karanlık bir karışım her zaman doğruyu söyleme cesaretini kırdı.. Bu senin fakir olmandan kaynaklanabilir, ama artık değilsin. Sen bir vatandaşsın ve benim gibi Jeanson’lar.. Ahlakınız ilk önce ahlakçılığa dönüştü, bugün edebiyattan daha fazlası, yarın ahlaksızlık olabilir.

Camus ve Sartre asla bir daha bir araya gelmedi. Dört yıl sonra Kızıl Ordu, Budapeşte’deki ayaklanmayı bastırdığında, Sartre (ve çok sayıda entelektüel) Komünist Parti ile yollarını ayırdı.

Camus ve Varoluşçuluk

1957’de Nobel Ödülü’nü alan Albert Camus (1913-1960), Jean-Paul Sartre’nin ilk önce dostu, sonra rakibiydi. Burjuva toplumunun adamı Sartre’nin aksine Camus, fakir banliyölerin adamıydı. Camus, Akdeniz düşüncesini, yani açıklığı (Yunan, Latin, klasik) temsil eder. Absürdizm ve absürt insanın tasarımında araçsallık arasındaki açıklık, hayat hakkında berrak olan her şeyin üzerindedir. Arap kültürüyle ya da İspanyollarla olan iletişimine rağmen, Camus’un İslam’dan hiçbir zaman etkilenmemesi ve bu “Hellenik” ya da “Helenistik” duruşu çok daha belirgindir.

Camus’un varoluşçuluğu çaresiz bir varoluşçuluktur.

Absürt adam, Camus düşüncesinin merkezindedir. Diğer varoluşçu filozoflarda olduğu gibi, saçmalık hissi, insan varoluşunun asılsız doğasının bir sonucudur. Fakat Camus’un gösterdiği gibi, saçmalık ne insanlarda ne de evrende yatar: bu paradoksal gerçekleşmenin sonucudur. Bazı tutumlar mümkündür. Örneğin intihar. Camus bir kaçış ve bilincin bastırılması olarak gördüğü intiharı reddeder. Aynı zamanda, gerçeklerin ve umutların dışında yatan; yaşamın anlamı, dini inançlar, düşüncenin felsefi intiharı gibi bu dünya doktrinlerini reddeder.

Bu saçma adam zorlu bir şekilde meydan okumayı kabul eden kişidir. Bu, onun hem özgürlüğünü hem de tutkuyla yaşamaya karar vererek ve sadece bildiği şeyle kendi çelişkilerini almasına yol açan isyanının temelidir.

Camus’un Eserleri:

Sartre ile Camus

Sartre ve Camus, onları ünlü yapan eserleri bilmeden yazdılar. Sartre, Yabancı’yı takdir ederken Camus, Bulantı ve Duvar ile ilgilendi. Sartre’de doğanın derin dehşetini okurken, Camus’ta güneşli Akdeniz aşkını buluruz. Özgürlükle birlikte başlayan arkadaşlıkları, 1952’de büyük bir kargaşaya neden olan kopuşları büyük olasılıkla politika seçimlerinin farklılaşmasına işaret etti. Sartre günden güne daha fazla sempati duyarken, Camus, Sovyet komünizminin dehşetinden endişe ediyordu.

Camus’un edebiyatını hümanizm, mutluluğu sevme, başkaldırı süslerken, Sartre politik sorumluluk, devrim ve suçluluk takıntısıyla ilgileniyordu.

Bütün bu farklılıkların ötesinde, kendi eserleri arasında belirli bir ortak yön hissedilebilir. Varoluşçuluğun bir kuşağın kapsamının çok ötesinde olduğu ve yirmi yıl önce sürrealizmi gösteren doğurganlık literatürüne sahip olmadığı söylenebilir. Bu öğrencilerin akıl hocaları vardı, ama gelecek nesillerin yok.

Nihilizm, Varoluşçuluk ve Absürdizm Farkı

Pek çok filozof yüzyıllarca evrende içsel bir anlam olmadığını düşünmektedir. Burada bu inanca verilen başlıca üç yanıtı özetleyeceğim.

  1. Varoluşçuluk, farkındalık, özgür irade ve kişisel sorumluluğun birleşimiyle, tabiatı gereği bunlardan hiçbirine sahip olmayan bir dünya içinde kendi anlamlarını inşa edebilme inancıdır.
  2. Nihilizm, evrende hiçbir içsel anlamın bulunmadığı inancı olduğu gibi, kendimizi bunun yerine koymaya çalışmanın da anlamsızlığına olan inançtır.
  3. Absürdizm, bir anlam arayışının, asıl olarak anlamsızlık eksikliğiyle içsel olarak çeliştiği inancıdır, ama insan, hem bunu kabullenmeli hem de yaşamın sunabileceği şeyleri benimseyerek eşzamanlı olarak isyan etmelidir.

Bu inançlar için felsefi yapılar bunlardır, ama insanların bu durumları kendince çözdüğü üç yol vardır:

  • Bir anlam çerçevesini kucaklamak veya yaratmak, örneğin din veya ruhçuluk gibi
  • Anlam eksikliğini kabullenmek ve bu bilgiye rağmen -ve buna rağmen- yaşamaya devam etmek
  • Yaşam tamamen anlamsız olduğundan ve dolayısıyla ya çok sıkıcı ya da çok acı verici olduğundan, intihar etmek

Nihilizm, Varoluşçuluk ve Absürdizm Farkı

Camus’un Absürdizm’ini entelektüel bütünlüğü terk etmeden pratik kaldığı için en tatmin edici yanıt olarak görüyorum. Eşzamanlı kabul ve isyanı öğretir.

İntihar etmek, yaşamın sunabileceği güzelliklere sırtını çevirmektir.

İçsel anlamsızlığı hakikati kabul eden biri olarak bir dinin ya da bir çeşit belirsiz “maneviyatın” kabul edilmesi, entelektüel tembellik, duygusal zafiyet veya bunların bazı kombinasyonları anlamına gelir.

Hakikatin tüketilmesi ve kabul edilmesi çok zor olduğu için, insan, doğru olmayan bir şeyi sırf kolay olduğu için kabul etme eğilimindedir.

Bu zayıf bir pozisyondur, ve çoğu kez Absürdizm’e benzer görünür, halbuki öyle değildir.

Absürdizm, ya gerçek anlamın imkansızlığından pratik bir çözüm sağlayan bir inanç yapısı inşa etmemizi ya da benimsememize izin verirken, aslında kullanılan sistemin de anlamsız olduğunu asla reddetmemiştir.

Bu yüzden teslim olmuş bir kişi, bir şeye inandığını ve bu inancın evrendeki anlamı sağladığını söylerken, teslim olmayan bir kişi, yapay olduğunu başından beri bildiği, benzer görünen bir yapıyı benimsemişlerdir.

Buradaki bariyer; bir inanç yapısını benimsemekle (çünkü bunu yapmamak çok acı vericidir) yanlış olduğunu bilerek sadece pratik amaçlar için yapma arasındaki kırılma noktasıdır. Birçoğu biri ya da diğeri olarak başlar, daha sonra göç eder, ya da zorlandığında diğeri olur.

Bu seçeneklerin arasında (veya belki de dışında) nerede durduğunu bilmek, kendi kendini anlamanın çok önemli bir parçasıdır.

Nihilizm, varoluşçuluk ve absürdizm farkı özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Referans

Nietzsche ile Sartre Arasındaki Fark

Sartre ve Nietzsche, ateist varoluşçular olarak gruplandırılmış olsalar da, aralarında önemli bir paralellik olduğu fikri yaygındır. Sartre sıklıkla türetilmiş ve sinkretik (bağdaştırıcı) bir düşünür olarak tasvir edilirken, Varlık ve Hiçlik adlı eserinde Descartes, Hegel, Husserl ve Heidegger‘in fikirlerini tartışır, geliştirir ve eleştirir. Heidegger, Jaspers, Deleuze ve Derrida gibi Avrupalı ana düşünürlerin her biri Nietzsche hakkında bir kitap yazmış ve onun düşüncesinden büyük ölçüde etkilenmişken, Sartre Nietzsche’yi neredeyse görmezden gelir ve Varlık ve Hiçlik’te sadece iki kez söz eder. Ancak, etki etmek ayrı, entelektüel paralellikler ayrı şeylerdir.

Düşünce tarihinde, düşünürlerin benzer pozisyonlara bağımsız olarak ulaşmaları nadir değildir – özellikle de benzer sorunları ele alıyorlar ve benzer zamanlarda yaşıyorlarsa. Ne yazık ki, Sartre gibi bir filozof, aynı alanda çalışan bir selefin düşüncelerini görmezden geldiğinde, aynı yollardan bazılarını bilmeden takip edebilir ve selefinin nasıl önlenebileceğini bize gösterdiği tuzaklara düşme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

İlk olarak, birkaç yorumcunun tartışmak isteyeceği Nietzsche ve Sartre arasında bazı genel paralellikler vardır. Her ikisi de, kozmosun içsel bir anlamı ya da amacı olmadığı gerçeğiyle kararlılıkla yüzleşen ateşli ateistlerdir. Diğer pek çok düşünürden farklı olarak, Hıristiyan teolojisinin ölü Tanrı’sını Mutlak Ruhaniyet veya Varlık bahisleriyle değiştirmeye gayret bile göstermezler. Varlık ve Hiçlik’te Nietzsche’ye iki kısa referansından birinde Sartre, “dünya/arkasındaki dünya yanılsaması“nı yani varlığın arkasında duran ve yalnızca yanılsama ya da görünme durumuna fenomenleri indirgeyen Platonik gerçek bir dünyasal varlık dünyası olduğu fikrini reddeder.

Güç İstemi – Will to Power

Her iki düşünür aynı zamanda ahlaki değerler yaratan ve hayata anlam vermeye çalışanların sadece insanlar olduğu konusunda da ısrar ederler. Sartre, değerlerin mutlak bir nesnel varoluşa sahip olduğunu düşünen “ciddi” insanlardan ironik bir şekilde bahseder; Nietzsche ise, insanları bir sürüdeki koyunlar gibi kendilerine öğretilen değerleri pasif olarak kabul eden varlıklar olarak görür.

Değerlerin nihai kaynağının daha derin bir açıklamasını yapmaya çalıştığımızda, Sartre ve Nietzsche arasındaki ilişki daha sorunlu hale gelir. Nietzsche, bir ulusun (ya da insanın) iyi ve kötü yönlerinin “güç istemini” (will to power) dile getirdiğini söyler. Sartre için, benimsediğimiz ya da elimize aldığımız değerler, haklı bir varlığa ulaşmak ve kendi-içinde kendisi-için olan temel projemizin bir parçasıdır. Bu nedenle, her iki düşünür insanı esasen şeytani bir sihirbaz olarak görür ve Sartre ile Nietzsche’yi “güç istemi”nin bir savunucusu olarak gruplandırmak adaletsizlik olmayacaktır.

Açıkçası, Sartre varoluşçu psikanalizinin böylesine bir Nitçevari karakterine itiraz ederdi. Varlık ve Hiçlik’te, bireysel davranışları genel maddi tahrikler açısından açıklamaya çalışan tüm teorileri reddeder. Özellikle libido ve güç istemi gibi kavramları eleştirir. Sartre, bunların indirgenemez psiko-biyolojik varlıklar olmadığına, fakat bireylerin özgürlüğünü ortadan kaldırabilecek özgün projeler olduğu konusunda ısrarcıdır.

İktidar için çabalamanın insanın genel bir özelliği olduğunu reddeder, bilinç içinde herhangi bir opak ve daimi irade varlığını reddeder ve hatta insanların herhangi bir sabit doğası veya özü olduğunu reddeder.

Bir Güç İstenci Olarak Sartre

Ancak, Sartre’ın güç istencine (will to power) yönelik eleştirileri sadece Nietzsche’nin düşüncesinin popüler yanlış anlamalarına uygulanabilir. “Kendisi-için”de olduğu gibi, Nietzsche’nin “iradesi” de maddi bir varlık olarak görülmemelidir. Her ne kadar Schopenhauer’un metafizik teorilerinden türetilmiş olsa da ve bazen ontolojiyi davet eden biçimlerde konuşulsa da, Nietzsche’nin irade (will) konsepti ağırlıklı olarak sıfat ve fenomenolojiktir. Statüsü, Sartre’ın kendisininkine benzemektedir. Bu, Descartes’ın “düşünme öznesi”nin uzak bir soyundan gelmesine rağmen, metafiziksel bir varlık olarak düşünülmemelidir.

Bundan dolayı, Nietzsche “Beyond Good and Evil” eserinde Kartezyen “Bence” ve Schopenhauervari “Yapacağım” ile bağlı haksız metafizik varsayımları eleştirir. “İstek” denilen şeyin, her şeyden önce karmaşık bir şeymiş gibi göründüğünü ve sadece bir kelime olarak bir birlik teşkil ettiğini söyler.

Hem Sartre hem Nietzsche yazılarında, bağlamdan alındığında metafiziksel olarak yorumlanabilen pasajlar olmasına rağmen, varlığımızın alternatif sıfat tanımları olarak “hiçlik” ve “iradeyi” kabul etmek daha iyidir.

İktidar

Nietzsche’nin “iktidar, irade, istenç” kelimesini kullanması yanlış anlamaları teşvik etse de, terim açıkça geniş anlamda kullanılmıştır. Sofistike bir güç anlayışına sahiptir. Şüphesiz, Nietzsche herkesin gerçekten diğer insanlar üzerinde politik güç veya egemenlik istediğini iddia etmez. Nietzsche, felsefeyi “iktidar için en ruhsal irade” olarak tanımlar ve sanatçıları, politikacı ya da komutanlardan daha çok iktidar isteğinin olduğu bir örnek olarak görür. Teorisi ile Nietzsche, indirgemeci olmaksızın çok çeşitli insan davranışlarını açıklayabilir.

Dolayısıyla, bir takipçi kendini daha güçlü hissetmek için bir lidere ya da gruba bağlanabilir, itaat edebilir, hatta sofu rahip ya da ahlakçıların sapkın ya da olumsuz davranışları, güç istenci açısından açıklanabilir.

Nietzsche, 19. yüzyıl ahlak teorisyenlerine tepki olarak “iktidar” dan bahseder; “İktidar” çağrışımları daha geniş ve daha zengindir; bu da bir insanın, arzuları Cesur Yeni Dünya’nın ütopik rahatlığından tatmin edilebilen hesaplaşmalı bir “ekonomik insan”dan daha fazla olduğunu gösterir. Nietzsche’nin kastetiği anlam, kendini gerçekleştirme iradesinden bahsetmek suretiyle de gündeme getirilebilir (en sevdiği sloganlardan biri “Olduğunuz şey olun!“) veya “güç” kavramını psişik bir enerji olarak düşündürtübilir.

Nietzsche ile Sartre Arasındaki Fark

Sartre’ın Platonizmin Üstesinden Gelme ve Dünyayı Onaylamadaki Başarısızlığı

Nietzsche ve Sartre’nin Platonizm‘e karşı tutumları arasında daha keskin bir karşıtlık çizilebilir. Her ikisi de mükemmelliğin üstün krallığını reddederken, Sartre Platonik varsayım ve tutumlara karşılık gelen bir itiraz olmaksızın, Platonik metafiziğin gerçek değerinin reddedilmesinin yalnızca kötümserliğe ve varoluşa karşı kızgınlığa yol açabileceğinin farkında değildir.

Sartre’ın Platonizm ile kopuşunun yetersizliği ve eksikliği, William James’in dinin ortak çekirdeğine dair anlayışı noktasından incelenerek ortaya çıkarılabilir. James, dini tutumun temelde “huzursuzluk” ya da “doğal duruşumuzdaki yanlış bir şey olduğu hissi” ve bunun “çözümünü” içerdiğini söyler. Sartre, tüm dinî ve metafizik “çözümleri” şiddetle reddeder. Ancak o, var olmanın temel bir zaafı veya yokluğu olduğu fikrini kabul eder. Bilinçliliği sadece bir eksiklik olarak görmez, aynı zamanda “Bulantı” adlı eserinde Sartre, doğayı ve diğer insanları hem Platonik hem de kinci olmaları bakımından kınamaktadır.

Tıpkı Platon’un müziğin matematiksel düzenine hayranlık duyması ve formların dalgalı ve kusurlu bir kopyası olarak doğayı gözden geçirmesi gibi, Sartre’nin Nausea (Bulantı adlı eseri) merkezi kontrastı bir caz şarkısının keskin, kesin, esnek olmayan düzeni ile kestane ağacının düzeni ve amacı arasında bir yerdedir.

Doğa ve İnsan

Romanda, Roquentin, caz dinlerken neşe dolu anlarının tadını çıkarır, ancak bir ağacın altında otururken en derin mide bulantısını yaşar. Ağacın köklerini, “siyah, düğümlü bir kütle ve tamamen vahşi” olarak görür ve doğanın bereketini “kasvetli, iğrenç ve utanç verici” olarak tasvir eder ve aynı ağaçtan binlerce kopya bulunmasının ne gibi bir faydası olduğunu sorgular. Hiçbir şey doğaya karşı daha çarpıcı bir küfür olamaz. Ağaçlar, tüm organik varlıkların en saygıdeğer ve hayat verenlerinden biridir ve bize oksijen ve gölge sağlar. Birçok antik halk, ağaçları kutsal olarak görmüştür ve aydınlanma sık sık (Buda’dan tut Newton’un yerçekimi keşfine kadar), bir ağacın altında otururken resmedildi. Roquentin de, kestane ağacının altındayken bir tür negatif epifaniye yaşar. “Varolan her şeyin herhangi bir sebep olmadan doğduğunu, kendini zayıflıktan koruduğunu ve tesadüfen öleceğini” söyler.

Sartre, ağacın ve diğer mevcut organik varlığın anlamsızlığından farklı olarak, kusursuz bir çemberin saçma olmadığını, çünkü “düz bir parçanın uçlarından birinin etrafında dönmesiyle açık bir şekilde oluşturulduğunu” söyler.

Sartre şunu der:

“Var olsaydınız, tüm yol boyunca, küflülük, şişkinlik, müstehcenlik söz konusu olduğunda da, var olmalısınız. Başka bir dünyada, çemberler, müzik çubukları saf ve katı çizgileri tutar.”

Nausea’da Sartre, Schopenhauer’in “insan sevmeme”sinin de ötesine geçerek insanı doğanın da aşağısında hakir görür ve küçümser. İnsanın özellikle organik, biyolojik yönünü hor görür. Canlı yaratıkları “kendiliğinden hareket eden sarkık kitleler” olarak tanımlar ve etlişişman, aşırı kilolu insanlar için özel bir nefrete sahiptir. “Şişman, solgun kalabalığa” hitap eden Bouville galerisinde, “savunmasız, şişkin, sersemletici, belirsiz, müstehcen” bir burjuvaziye değinir ve “insanları eriyen yağ havuzlarına dönüştüren korkunç bir ısı dalgasını” hatırlatır.

Kendine-Öğreten Adam

Sartre ayrıca yemek yerken insanların bir şekilde azaldığını hisseder. Roquentin, Kendi-Kendine-Öğrenen-Adam tarafından yemek servisi yapıldığında mutlu olur ve “ruhu gözlerinden ayrılır ve yemeğini yemeye başlar”. Hugo, “diğer insanları uzak tuttuğu” için Olga’nın ona yiyecek sunduğunu düşünür ve ona göre “bir insan yemek yediğinde, zararsız görünür”. Sartre ayrıca şehvete de olumsuz bakar. Roquentin, bir kafedeki genç sevgililerin onu biraz rahatsız ettiklerini söyler ve rahibe ile yaşadığı cinsel ilişkiyi, “beni biraz tiksindiriyor” diye betimler. Belki de duygusallık, cinsellik, şehvet konusundaki tavrı, yemek yiyen bir kadını düşündüğü zaman en kestirmeden ortaya çıkıyor, onu şöyle hatırlar:

“şişman, ateşli, şehvetli, saçma, kırmızı kulaklı..

Gerçekten de, Nausea’da, anlatıcının insanlara karşı tutumu, acımasız, yargısal ve kincidir. Roquentin, diğer insanları görünüşlerine göre nesnelleştirir. Kafelerde oturarak geçen insanları yargılayarak gözlemler ve özellikle cazip olmayan fiziksel özelliklerine odaklanarak başkalarını insanlıktan uzaklaştırmanın keyfini çıkarır. Oradan geçen bıyıklı birini “bütün bir aile için havayı pompalayabilen ve yüzünün yarısını yiyebilen muazzam burun delikleri”nin altında bıyık olarak görür, başka bir kişiyi ise “köpek gibi bir yüzü olan genç bir adam” olarak tanımlanır. Kendine-Öğreten Adam’a (Sartre’ın hümanizmi karikatürize etmek için kullandığı) soğukkanlılıkla ve küçümseyici bir tavırla davranır ve onu doğru bir isme layık görmez.

Bouville Galerisi

Bouville galerisinde resmedilen seçkin burjuvaziye karşı tavrı neredeyse klasik bir durgunluk örneğidir.

Kendi portrelerine bakarken, “yargılarının bir kılıçtan geçtiğini ve (onun) var olma hakkını sorguladığını” düşünür. Kirli Eller’deki Hugo gibi, kendi varoluşunun boşluğunu hisseder ve yetersiz hisseder. Ancak, onların görünüşlerine, bedensel zayıflıklarına ve tüm insanlık dışı felaketlerine odaklanarak küçük görmeyi başarır.

Her ne kadar Sartre, acımasızca eleştirdiği, kendinden memnun olmayan “normal” insanlardan daha anlayışlı olsa da, kendi düşüncesinin Platonizm’in antik resiflerinden ve metafizik karamsarlıktan kaçamayacağının farkında değildir. “Nausea”nın iyimser bitişi bile bir şekilde geçici ve yarı yüreklidir ve kitapta daha önce dile getirilen ontolojik görüşlerden hiçbirini sorgulamamakta ya da tersine çevirmemektedir.

Peki Nietzsche’de Durum Nasıl?

Nietzsche’nin Sartre ile aynı felsefi öncüllerin çoğunu paylaşmasına rağmen, yaşam ve doğa konusundaki görüşü çok daha az belirsizdir çünkü Platonik dünya görüşünü ve tüm metafizik kötümserlik biçimlerini reddeder. Birincisi, Nietzsche, yazdığı yazıların ötesinde Platonik önyargıya şiddetle karşı koyar, rasyonalite ve amaçlarını idealize eder ve doğanın düzensiz akışını ve bedenin organik ve hayvansal yönlerini küçümser.

Parmenides’den ziyade Heraclitus’a hayranlık duyar, “sonsuz örümcek ya da sonsuz örümcek ağı” olduğunu reddeder ve “her şeyin KAZA cenneti, MASUMİYET cenneti, ŞANS cenneti, ŞAKA cenneti” olduğunu ilan eder. Sartre’dan farklı olarak, doğanın hayati, üstün ve akılcı olmayan yönüne büyük bir saygı duyar ve akıl, düzen ya da kesinliğin bir uygulaması olarak değil, duygusal derinlikleri ve Dionysus zevki ifade etme yeteneği nedeniyle müziği sever.

Böyle Buyurdu Zerdüşt

Böyle Buyurdu Zerdüşt‘ün ana temalarından biri, irade sayesinde kötümserliğin ve umutsuzluğun üstesinden gelmektir. Zerdüşt şöyle der: “Benim iradem her zaman kurtarıcı ve neşe getirici olarak bana gelir. İrade özgürleştirir: bu, iradenin ve özgürlüğün gerçek öğretisidir”. “Mezar Şarkısı”nın sonunda, umutsuzluğun üstesinden gelmek için iradesine yönelir ve ondan gençliğini ödünç alabilecek ve mezarları parçalayabilecek, savunmasız ve çaresiz bir şey olarak bahseder.

Her ne kadar güç istenci, genellikle üstinsanın gayreti ile ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda Nietzsche temalarının kaderini sevme, sonsuz döngü ve yaşamın olumlanması olarak da şarttır.

Varlığını doğrulamak için, Zerdüşt, “iradenin zamana karşı kötü niyetini” yaratıcı bir hale dönüştürerek geçmişi kurtarması gerektiğini söyler. Bu tür yansımaların sonucunda, sonsuz tekrarı kucaklama projesi ortaya çıkmaktadır.

Nietzsche’nin diğer insanlara karşı tutumu, yaşamı onaylama isteğine uygun olarak, Roquentin ve Sartre’ın diğer edebi kahramanlarının çoğundan daha hayırsever ve daha az olumsuzdur. Kuşkusuz, Nietzsche tarihsel figürler hakkında pek çok şey ifade eder. Ancak bunlar genellikle olumlu gözlemlerle dengelenir ve onun kimyasal öfkesinin çoğu bireylerden ziyade fikirlere, dogmalara ve kurumlara karşı yönlendirilir. Örneğin, Zerdüşt rahiplere “onlar benim düşmanlarım olsa da, sessizce kılıçlarla gelip geçtiklerini söylüyorlar. Onların arasında da kahramanlar var” der. Paryalar hakkındaki bazı yorumları, Sartre’ın burjuva hakkındaki yorumları ile karşılaştırılabilirken, Zerdüşt de büyük bir şehrin dışında oturan ve halkını intikamla kınayan bir “maymun”u eleştirir.

Özet

Tanrı’nın ölmüş olduğu ve evrenin içsel bir anlam ya da amaç içermediği gerçeği ile yüz yüze kalan modern düşünürlerin en önemlileri Sartre ve Nietzsche’dir. Bununla birlikte, benzer bir öncülden başlasalar da, Sartre, Nietzsche’den daha az radikal ve daha az olumlayıcı bir düşünürdür.

Özgürlüğe çok fazla önem vermesi özellikle ironiktir. Ancak bilincinin kendi kendine-öz-olması için doyumsuz özleminin üstesinden gelme yetkisini vermeyi reddeder ve kendi Platonik önyargılarını doğaya ve varoluşa karşı sorgulamaz.

Nietzsche ile Sartre arasındaki fark özetle bu şekilde. Eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakınız.

Referanslar:

  • Jean-Paul Sartre, Being and Nothingness, trans. Hazel Barnes (New York: Washington Square, 1956), p. 4.
  • Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra, trans. Walter Kaufman (New York: Viking, 1954), I:15.
  • Friedrich Nietzsche, Beyond Good and Evil, trans. R.J. Hollingdale (Harmondsworth, Middlesex: Penguin, 1973), p. 16.

Sosyopat ile Psikopat Arasındaki Fark

Sosyopatlara genellikle psikopat denir ve bunun tersi olarak psikopatlara da sosyopat denir ancak psikopat ile sosyopat arasında farklılıklar vardır. Örneğin, psikopatlar yasa ve kanunlarla yakalanabilirken, sosyopatların topluma uyum sağlama olasılıklarının daha yüksek olduğu görülmektedir. Sosyopatlar ve psikopatlar benzer bazı özellikleri paylaşırken, sosyopati (antisosyal kişilik bozukluğu) genellikle psikopattan daha az ciddi olarak kabul edilir.

Sosyopat Nedir?

Bir sosyopat aslında antisosyal kişilik bozukluğu olan bir kişidir. Antisosyal kişilik bozukluğu, Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabında (zihinsel hastalıklar için tanı ölçütlerini içeren kitap), bir B kümesi kişilik bozukluğu (dramatik veya duygusal olanlar) olarak tanımlanmaktadır.

Sosyopatlık 18 ya da daha yüksek yaşlarda teşhis edilebilmesine rağmen, tanısının koyulabilmesi için 15 yaşından önce aşağıdaki durumların bulunması gerekir:

  • Tekrarlanan yasa ihlalleri
  • Sık yalan söyleme ve aldatma
  • Fiziksel agresiflik
  • Kendisinin veya başkalarının güvenliği için dikkatsiz ihmallerde bulunma
  • İş ve aile ortamlarında sürekli sorumsuzluk
  • Pişmanlık duymama

Psikopat Nedir?

Psikopatlık, daha fazla semptomları olan daha ciddi bir sosyopatlık şekli olarak düşünülebilir. Bu nedenle, tüm psikopatlar sosyopattır, ancak sosyopatlar mutlaka psikopat değildir.

Psikopati Çalışması Topluluğu’na göre, bir psikopatta aşağıdaki özellikler bulunur:

  • Suçluluk/pişmanlık duymama
  • Empati eksikliği
  • Derin duygusal bağların eksikliği
  • Narsizm/kendini beğenme
  • Sahtekârlık
  • Hilekarlık, manipülasyon
  • Pervasızca risk alma

Sosyopat ile Psikopat Arasındaki Fark

Her birinin özellikleri benzer görünse de, sosyopatlarda daha az şiddetli empati ve suçluluk duygusu eksikliği olduğu düşünülmektedir. Psikopatların aksine, sosyopatların bazı derin bağlar (muhtemelen ailesel bağlar) oluşturabildiği düşünülmektedir. Dahası, bir sosyopat, bir yabancıyı incitmekle ilgili bir suçluluk hissetmezken, bir bağ paylaştıkları birine zarar vermekte suçluluk ve pişmanlık duyuyor olabilirler. Ek olarak, sosyopatlardaki antisosyal davranışların bir kısmının zamanla azaldığı gözlemlenebilirken, bu durum psikopatlarda görülmez. Psikopatlar sonuçların hiçbir kaygısını taşımamaktadırlar; bir sosyopat da antisosyal davranışı azaltarak zamanla sonuçlardan kaçınmayı öğrenebilir.

Psikopat, sakin ve etkileyicidir. Başkalarını karizma ve sindirme ile yönetir ve manipüle eder ve topluma “normal” olarak sunmak için duyguları etkili bir şekilde taklit edebilir. Psikopat, ceza fikri ve davranışlarıyla organize olur ve en çok tehdit edici veya dehşet verici durumlar içinde bile olsa, duygusal veya otonomik uyarılmadan az ya da hiç duygusal olmayan duygusal ve fiziksel kontrol sağlayabilir. Psikopat, yaptıklarının yanlış olduğunun az ya da çok farkındadır, ancak umursamaz.

Tersine, sosyopat kendi davranışlarında daha az organizedir. Gergin olabilir, kolayca sinirlenebilir ve öfkesini belli edebilir. Bir sosyopatın, sonuçları düşünmeden kendiliğinden uygunsuz yollarla hareket etme olasılığı daha yüksektir. Psikopatla kıyaslandığında, sosyopat, işledikleri suçlarla toplum içinde kolay hareket edemezler ve çoğu zaman “normal mizaçlara” sahip oldukları için toplumda kendilerini belli ederler.

Hem psikopatlar hem de sosyopatlar korkunç suçlar işleyebilirler, ancak bir sosyopatın, kendileriyle bir bağı olan kimselere karşı suç işlemesi daha az olasıdır.

Sosyopat ile psikopat arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum bırakınız.

Kast Sistemi ile Din Arasındaki Fark

Kast Sistemi Nedir?

Kast, sosyal tabakalaşma sistemidir. Bir diğer deyişle insanların zenginlik, gelir, meslek ya da sosyal statüye göre gruplandırılmasıdır. Kast sistemi, iş, sosyal statü veya hiyerarşik statüye bağlı bir yaşam tarzının kalıtımı ve izin verilen sosyal etkileşim ve istisnalarla genellikle endogami (aynı sınıftan biriyle evlilik) ile karakterize edilir.

“Kast” kelimesi, “ırk, soy veya cins” anlamına gelen İspanyolca/Portekizce “casta” kelimesinden türemiştir. Modern kullanımı, 1498’de, Hindistan’a gelen Portekizliler tarafından tanıtılmıştır.

Kast sistemleri tarih boyunca kullanılmıştır ve bugün hala mevcuttur. Bununla birlikte, çeşitli kültürlerde ve bölgelerde bulunur, ancak çoğu zaman Hint sosyal sınıf sisteminin bir örneği olarak anılır. Kast sistemleri, Hindistan, Nepal, Sri Lanka, Çin, Kore, Japonya, Eski Mısır, İran ve Afrika‘nın bazı yerlerinde bulunabilir.

Katı bir sosyal ayrım sistemi olarak kabul edilir. Bir kast sistemindeki pozisyon, bir kişinin değerini, aynı zamanda belirli yararları ve sosyal rızayı belirler. Sistemin alt katmanlarındaki insanlar daha fazla kısıtlamaya ve istisnalara sahiptir. Bir kast sistemi içinde, bir sınıfta istenebilecek birçok şey, başka bir sınıftakiler tarafından tamamen kaçınılabilir.

Kast, kalıtsal bir sistem olduğu için, belirli bir sınıf içinde doğulur ve çoğu durumda, daha yüksek bir sınıfa geçmek neredeyse imkansızdır. Bir kast sisteminin belirli bir sınıfı içindeki insanlar genellikle bir grup olarak kararlar alırlar ve bireysellik, sosyal sınıfın bir üyesi olarak kaybolur.

Din Nedir?

Dinin ne olduğu konusunda bilimsel bir fikir birliği yoktur. Bazıları dini “doğaüstü inanç” olarak sınıflandırmıştır. Bu hem yanlış hem de doğrudur. Çoğu dinin, insan kavrayışının ötesinde ilahi bir tanrıyla, ahiretle, ruhsal bir alemle ve mucizelerle ilgili düşünceleri olduğu için doğaüstü güçler ile ilgilenir. Bütün bunlar doğal olayların ötesindeki kavramlar olduğu için dinin doğaüstü olaylarla uğraştığı söylenebilir. Ancak çoğu din, hayaletlere, kurt adamlara, vampirlere ve diğer fantastik ve doğaüstü yaratıklara veya fikirlere inanmaz.

Çoğu zaman din, çeşitli pratikler, yaşam tarzları, fedakârlıklar, kurbanlar ve dua yoluyla ilahi bir tanrıya ya da tanrılara ibadet eden bir inanç sistemi olarak anlaşılır. İlahi varlık en çok fiziksel dünyanın yaratıcısı ve çoğu zaman metafiziğin yaratıcısı olarak görülür. Bu inanca dayanır ve kanıttan bağımsız olduğuna inanılır. Bir insanın tanrı görüşüne bağlı olarak, tanrı fiziksel dünya ve bireysel inananların yaşamları üzerinde doğrudan veya dolaylı bir etkiye sahip olacaktır.

Dinin, tüm diğer kaygıları eninde sonunda gölgeleyen bir endişe ve yaşamın anlamının temeli olarak görüldüğü görüşü de vardır. Endişe hakkındaki düşünceler, endişenin anlaşılmasına bağlı bir yaşam tarzı ile ortaya çıkar. Bu nedenle birçok kişi, Budizm’in çeşitli biçimlerinde, düşünce ve felsefelerin, yaşamın anlamıyla ilgili olan inanç sistemine özgü bir yaşam tarzı aracılığıyla hayata geçirilmesinden beri dini olduğunu savunmaktadır.

Din, sonunda, bir bireyin ruhsal düzeyde kutsal veya önemli olduğu düşünülen şeylerle ilgilenir. Bununla birlikte, bu belirsiz bir tanımlamadır, ancak kehanetleri, kutsal kitapları, ritüelleri, kutsal yazıları, kutsal eşyaları, örgütleri, ibadet yöntemlerini, şarkıları ve hareketleri içerir.

Kast ile din arasındaki benzerlikler

Farklı dinler olduğu gibi, farklı kast sistemleri vardır. Aynı şekilde, bazı dinler (her zaman olmasa da) bir kültür ya da bölgeyle bağlantılı olduğu gibi, bir kültür ve bölgeye bağlı farklı kast sistemleri de vardır.

Her ikisi de düzeni korumak için belirli bir kurallar seti olarak görülebilir. Hem bireylerin hem de grupların belirli bir yaşam tarzını ve beklentisini pratiğe döktükleri noktada birbirlerine benzerler.

Hint Kast Sistemi
Hint Kast Sistemi

Hinduizm içinde, kast sistemi din ile yakından ilişkilidir ve çoğu zaman aynı kavram olarak düşünülür. Diğer birçok kast sistemlerinde olduğu gibi, din genellikle sistemin güvenilirliğini doğrulamak ve kullanımını zorlamak için kullanılır. Bu nedenle, pek çok durumda, kast sistemleri, dini görevlerin bir parçası olarak görülür ve dolayısıyla benzerlikler yaratacak ölçüde din ile iç içe geçmiştir.

Dinin kast sistemini uygulamak için kullanıldığı örnekler, Güney Afrika’nın Apartheid rejimi sırasında Hollanda Reformlu Hristiyan kilisesi verilebilir. Ayrıca bugün hala geçerli olan Hinduizm‘in uyguladığı Varnashrama Dharma kast sistemi örnek verilebilir.

Kast Sistemi ile Din Arasındaki Fark

Din ve kast sistemi, ana sistem ve amaç biçiminde farklıdır. Kastın mevcut yapılar ve kültürlerin yaşam biçimleri için bir sosyal amacı olsa da, dinin amacı daha çok geleceğe yöneliktir ve bir yaratıcı örneğiyle tutarlı bir yaşam tarzını hedefler.

  • Çoğu kast sistemi dini felsefeden türetildiği için, din çoğu zaman bir kast sisteminden önce gelir.
  • Kast sistemleri fiziksel dünyadaki sosyal yapılarla ilgilenirken, din metafiziğe daha çok odaklanır.
  • Kast sistemleri hiyerarşik konularla ilgilenen sistemlere dayanırken, din ise ilahi ibadet, ahlak ve etik meselelere odaklanır.
  • Kast sistemleri çoğunlukla sınıf yapısıyla kendini meşru bir zemine oturtur. Din, kutsal veya kutsal olarak kabul edilen kutsal metinler üzerine kuruludur.
  • Kast sistemleri çoğunlukla kültüre özgüdür ve kast sistemlerinin birçok varyantı olsa da, bunların hepsi belirli bir bölge ve kültür grubu içinde tanımlanabilir. Bir din ise, farklı kültürlerde kültürler ile ilgili farklı kimlikleri alarak ve temel değerleri ve özellikleri korurken bulunabilir.
  • Dinler içinde, yargılanma daha çok ibadet edilen yaratıcıda yatar ve bir tür kilise, camii ve öz-yansıtma yoluyla uygulanmaktadır. Bir kast sisteminde ise yargılanma, çoğu zaman üst kademeden bir toplumsal kolektif aracılığıyla uygulanır.