Ay Tutulması ile Güneş Tutulması Arasındaki Fark

Tutulmalar ve geçişler, bir gök cisminin kısmen veya tamamen başka bir gök nesnesinin üzerini kapladığı astronomik olaylardır. Bu yazıda ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark nedir, ne değildir onu inceleyeceğiz.

Yeni ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması gerçekleşirken, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması gerçekleşir.

Eğer bir gezegen dünya ile güneş arasında gelirse ve Güneş’e karşı siyah bir nokta gibi görünürse, buna gezegen geçişi denir.

Tutulma Türleri

Dünyadan, 2 tür tutulmayı görebiliriz; güneş tutulması ve ay tutulması. Her iki tutulma da, güneş, dünya ve ay düz veya neredeyse düz bir şekilde hizalandığında meydana gelir. Gökbilimciler, bu durumu Antik Yunan dilinde “sıralanmış” anlamına gelen syzygy veya syzygia olarak adlandırırlar.

Tutulma (eclipse) teriminin kökleri de eski Yunancada da bulunur – başarısızlık ya da düşme anlamına gelen ékleipsis kelimesinden gelir.

Güneş ve ay tutulması, bilim adamlarını ve insanları yüzyıllarca büyülemiştir. Antik çağlarda, tutulmalar korkulacak fenomenler olarak görülüyordu – birçok kültür, güneşin veya ayın geçici olarak karartılmasını açıklamak için öykü ve efsaneler türetmiştir.

Güneş Tutulmaları

Güneş tutulmaları sadece yeni ayın dünya ile güneş arasında girdiği ve bu 3 gök cisminin şu sırada dizildiği zaman meydana gelir: dünya-ay-güneş.

Her yıl 2 ila 5 arasında güneş tutulması gerçekleşir.

Ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark; ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması olur.
Ay tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark; ay dünya ile güneş arasına girdiğinde güneş tutulması, dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğünde ay tutulması olur.

3 çeşit güneş tutulması vardır: tam, kısmi ve halka şeklinde. Ayrıca, dairesel ve tam tutulmanın kombinasyonu olan nadir görülen bir hibrit güneş tutulması da vardır.

Tam Güneş Tutulması

Dünya’dan görüldüğü şekliyle ay güneşi tamamen örttüğü zaman, tam güneş tutulması gerçekleşir. Böyle bir tutulma sırasında tam tutulma sadece dar bir kemer şeklinde, genellikle yaklaşık 160 km genişliğinde ve 16,000 km uzunluğunda sınırlı bir alandan görülebilir. Bu alanın dışındaki bölgeler Güneş’in kısmi tutulmasını görebilir.

Tam Güneş Tutulması
Tam Güneş Tutulması

Hiçbir koruyucu gözlük olmadan güneş tutulması gözünüze ciddi zarar verebilir. Bir güneş tutulmasını güvenli bir şekilde izlemenin tek yolu, koruyucu gözlükler takmaktır.

Kısmi Güneş Tutulması

Kısmi güneş tutulması, ayın güneşin sadece diskini kısmen kapladığında gerçekleşir.

Kısmi Güneş Tutulması
Kısmi Güneş Tutulması

Halka Güneş Tutulması

Ay, güneş diskinden merkezi olarak geçerken güneşten daha küçük göründüğünde halka şeklinde bir güneş tutulması oluşur. Bu esnada güneş ışığı parlak bir yüzük ya da halka şeklinde görünür.

Halka Güneş Tutulması
Halka Güneş Tutulması

Hibrid Güneş Tutulması

Hibrid güneş tutulması, ender gerçekleşen bir güneş tutulması şeklidir. Hareketi boyunca halkadan tam güneş tutulmasına veya tam tersi olacak şekilde değişerek gerçekleşir.

Ay Tutulmaları

Ayın kendi ışığı yoktur. Yüzeyi güneş ışınlarını yansıttığı için parlar. Dünya güneş ile ay arasına girip güneş ışınlarının doğrudan aya ulaşmasını engellediğinde ay tutulması gerçekleşir. Ay tutulmaları sadece dolunayda gerçekleşir.

3 çeşit ay tutulması vardır: tam, kısmi ve gölgeli.

Tam Ay Tutulması

Dünyanın gölgesi, ayın yüzeyinin tamamını kapladığında, tam bir ay tutulması gerçekleşir.

Tam Ay Tutulması
Tam Ay Tutulması

Kısmi Ay Tutulması

Ay’ın yüzeyinin sadece bir kısmı Dünya’nın gölgesi tarafından engellendiğinde kısmi bir ay tutulması gözlemlenebilir.

Gölgeli Ay Tutulması

Ay dünyanın gölgesinin zayıf kısmından geçtiği zaman gölgeli bir ay tutulması olur.

Gezegen Geçişleri

Bir gezegen dünya ile güneş arasına girdiğinde, buna transit ya da geçiş denir. Dünya ile güneş arasına giren tek 2 gezegen Venüs ve Merkür‘dür çünkü dünyanın yörüngesinde olan tek gezegenler onlardır.

2000-2199 yılları arasında toplam 14 Merkür geçişi olacak. Ancak, Venüs geçişleri çok daha nadirdir. Bu yüzyılda sadece 2 Venüs geçişi olacaktır ve onlar da 2004 ve 2012 yıllarında gerçekleşmiştir.

Ay Tutulması ile güneş tutulması arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de eklemek istedikleriniz varsa yorum yazınız.

Galaksi ile Evren Arasındaki Fark

Yıldız kümesi veya yıldız sistemi olarak adlandırılan galaksi, yıldızlar, gazlar, asteroitler, tozlar ve karanlık maddelerden oluşan bir sistemdir. Kara delik olarak bilinen merkezi bir güç bütün bunları bir arada tutar. Evren ise uzaydaki dünya ve diğer gök cisimlerinden oluşur. Güneş sistemi evrenin bir parçasıdır.

Galaksi ile Evren Arasındaki Fark

Galaksi evrenin bir parçasıdır. Evrenin içinde her şey olduğu için galaksiden daha geniş bir kavrama sahiptir.

Bir galaksi trilyonlarca yıldızlı devlerden ve milyonlarca yıldızlı cücelerden oluşabilir. Bu yıldızların merkezdeki kütleye dolaştığı biliniyor. Uzayda çok sayıda galaksi vardır. Birkaç teori, görünmez olduklarından haberdar olmadığımız pek çok galaksinin bulunduğunu belirtmektedir.

Evren hakkında konuşurken, çevremizdeki her şeyden oluşabilir. Dünya, enerji, gökyüzü, galaksiler ve çevremizdeki her şey “evren” terimi altındadır.

“Galaksi”, Yunanca “süt” anlamına gelen “galaxias” sözcüğünden alınmış bir terimdir.

Bir galaksinin biçimi ve boyutları farklıdır. Genel olarak, bir galaksi eliptik, spiral, çubuklu spiral ve düzensiz bölünmüştür.

Big Bang Teorisi uyarınca, evrenin Planck çağı olarak bilinen aşırı derecede sıcak ve yoğun bir evreden genişlediği bilinmektedir. Planck çağından beri evren her zaman genişlemektedir. Evrenin 13.75 milyar yıllık bir yaşı olduğu söylenir.

Güneş Sistemimiz, yıldızımız Güneş ve yörünge gezegenlerimiz (Dünya dahil), sayısız ay, asteroitler, kuyrukluyıldız malzemesi, kayalar ve tozdan oluşur. Güneşimiz Samanyolu galaksimizdeki yüz milyarlarca yıldız arasında sadece bir yıldızdır. Güneşi bir kum tanesinden daha küçültürsek, Güneş Sistemimizin elimizin avucuna sığacak kadar küçük olabileceğini düşünebiliriz. Pluton avucunuzun ortasından bir buçuk kilometre uzakta kalır.

Galaksilerin büyüklükleri farklıdır. Samanyolu büyüktür, ancak Andromeda gibi bazı komşu galaksiler daha büyüktür.

Evrenin tümü milyarlarca galaksiden oluşur! NASA’nın teleskopları, kendi ötemizdeki galaksileri zarif detaylarla incelememize ve gözlemlenebilir evrenin en uzak mesafelerini keşfetmemize izin verir. Hubble Uzay Teleskobu, evrenin en derin görüntülerinden biri olan Hubble Aşırı Derin Alan görüntülerini oluşturmuştur. Yakın zaman sonra James Webb Uzay Teleskobu evrenin en başında beri oluşan galaksileri keşfediyor olacak.

Dünyamızdaki milyarlarca kişiden birisiniz. Dünya Güneş Sistemimizde Güneş’le birlikte dönüyor. Güneşimiz Samanyolu Galaksisinde milyarlarca yıldır yaşayan bir yıldızdır. Samanyolu Galaksimiz, Evrendeki milyarlarca galaksinin arasında yer alan bir galaksidir. Yani Evrende eşsizsiniz!

Galaksi ile Evren Arasındaki Fark

  1. Galaksi evrenin bir parçasıdır.
  2. Yıldız kümesi veya yıldız sistemi olarak adlandırılabilecek olan galaksi, yıldızlar, gazlar, asteroitler, tozlar ve karanlık maddelerden oluşan bir sistemdir. Evren uzaydaki dünya ve diğer gök cisimlerinden oluşur. Güneş sistemi evrenin bir parçasıdır.
  3. “Galaksi”, Yunanca “süt” anlamına gelen “Galaxias” sözcüğünden alınmış bir terimdir.
  4. Big Bang Teorisi’ne göre, evrenin Planck çağı olarak bilinen aşırı derecede sıcak ve yoğun bir evreden genişlediği bilinmektedir. Planck çağından beri evren her zaman genişlemektedir.
  5. Bir galaksinin biçimi ve boyutları farklıdır. Genel olarak, bir galaksi eliptik, spiral, çubuklu spiral ve düzensiz bölünmüştür.

Galaksi ile evren arasındaki fark özetle bu şekilde. Sizin de ekleyecekleriniz varsa yorum bırakınız.

Jüpiter ile Dünya Arasındaki Fark

Dünya ve Jüpiter çok farklı iki gezegendir. En önemlisi dünya güneşten üçüncü uzaklıkta, Jüpiter ise güneşten beşinci uzaklıktaki gezegendir. Her ikisi de güneş sisteminin bir parçası olmasına rağmen, Jüpiter bir gaz gezegeni iken, dünya daha katı ve kaya gibidir. Hatta Jüpiter sistemdeki en büyük gaz gezegeni olarak adlandırılır.

Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter dünyadan on kat daha fazla çapa sahiptir. Kütle açısından, Jüpiter 300 kat daha ağırdır. Ayrıca, Jüpiter yeryüzünden 100 kat daha fazla yüzey alanına sahiptir. Aynı zamanda dünyadan 1000 kat daha fazla hacme sahiptir.

Jüpiter ile Dünya Arasındaki Fark
Jüpiter

Jüpiter’de içinde sürekli fırtına meydana gelen ve dünyayı yutabilecek büyüklükte kendine has büyük kırmızı bir nokta (büyük kırmızı leke) vardır. Jüpiter’deki sert doğal çevre şartları burada yaşamı imkansız hale getirir. Jüpiter’in yaşam-dostu olmamasının bir diğer nedeni de atmosferinin dünya gibi Oksijen bakımından zengin olmamasıdır. Jüpiter’in atmosferi Helyum ve Hidrojen’le doludur. Dünya atmosferinde ise Oksijen’in yanısıra Azot da vardır.

Jüpiter’e ayak basmanız durumunda dünyadaki ağırlığınızdan 2 kat daha fazla ağırlığınız olacaktır çünkü Jüpiter’in yer çekimi kuvveti dünyanın yer çekimi kuvvetinin 2 katından biraz daha fazladır. Spesifik olarak rakam vermek gerekirse; Jüpiter’in yer çekimi 20.87 m/s2 iken, dünyanın yer çekim kuvveti 9.766 m/s2’dir. Pratikte uygulamasını düşünecek olursak; dünyada 80kg iseniz, dev gaz gezegeni Jüpiter’de yaklaşık 170kg olacaksınız.

Eğer dünyada 24 saat gün sistemini kullanıyorsanız, Jüpiter’de tipik bir gün sadece yaklaşık 10 saat hızlı olacaktır. Jüpiter’in ayrıca 4 adet uydusu vardır. Dünyanın ise 1 adet uydusu vardır. İlk kez Galile tarafından gözlemlendiği için Jüpiter’in uydularına genel olarak Galile uyduları adı verilir. Bu uyduların isimleri; Io, Europa, Ganymede ve Callisto. Bu uydular boyut olarak güneş sistemindeki küçük gezegenlerden bile büyüklerdir. Bu yüzden kendi başlarına ayrı dünyaları vardır diyebiliriz.

Jüpiter ile Dünya Arasındaki Fark

Jüpiter ile dünya arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Jüpiter yeryüzüne göre çapı 10 kat daha büyük olan güneş sistemindeki en büyük gezegendir. Aynı zamanda dünyadan 300 kat daha ağırdır.
  • Dünya katı kaya bir gezegendir. Jüpiter ise dev bir gaz gezegendir.
  • Şu an itibariyle Jüpiter dünyanın aksine yaşanabilir bir yer değildir.
  • Dünya güneşten uzaklık noktasında üçüncü, Jüpiter ise beşinci gezegendir.
  • Jüpiter’in 4 uydusu vardır. Dünyanın ise sadece 1 tane uydusu var.
  • Jüpiter’deki yer çekimi kuvveti dünyadakinin 2 katından biraz fazladır.
  • Jüpiter dünyadan daha büyük bir yüzey alanı ve hacme sahiptir.

Fermi Paradoksu

Fermi paradoksu evrendeki varlığımızla ilgili soruları araştıran ve neden dış dünyalı canlılar tarafından halen tespit edilmediğimizi sorgulayan bir paradokstur. Fermi paradoksunu anlayabilmek için uzayı, evreni, yıldızları ve galaksileri çok iyi anlamak gerekir. Gelin hep birlikte bakalım.

Çok mutlu hissettmemizi sağlayan yıldızlı bir gecede kafamızı kaldırıp yukarıya baktığımızda şunu görürüz:

gokyuzu_yıldızlar

Bu epik güzellik karşısında bazıları geleneksel takılır, bazısı bu muazzam tablo karşısında vurulur, bazısı ise evrenin bu muhteşem büyüklüğü karşısında hayran hayran gökyüzünü izler. Bazısı bu manzara karşısında varoluşunu sorgular. Neticede herkes birşeyler hisseder.

Fermi paradoksu’na adını veren fizikçi Enrico Fermi de birşeyler hissetmişti ve hissettikleri kafasında şu soruyu meydana getirmişti: “Herkes nerede?“.

Çok yıldızlı bir gökyüzü çok geniş ve muazzam gözükür. Fakat aslında gördüğümüz yerel galaktik komşularımızdır. En açık gecelerde 2500’e kadar yıldızı gözlerimizle görebiliriz (galaksimizde yüz milyonlarca yıldız vardır) ve bu gördüğümüz yıldızlar bizden 1000 ışık yılından daha az uzaklıkta bir mesafededir. Dolayısıyla aslında baktığımız manzara şudur:

samanyolu2

 

Yıldız ve galaksileri incelediğimiz zaman veya üzerinde düşündüğümüz zaman pek çoğumuzun aklına şu soru gelir, “Başka yıldızlarda akıllı canlılar var mı?”. Bu soruya cevap verebilmek için biraz rakamlara bakalım önce;

100 ile 400 milyar arasında yıldız barındıran bir galaksimiz ve en az bu kadar sayıda galaksi barındıran gözlemlenebilir bir evrenimiz var. Dolayısıyla Samanyolu Galaksisi’ndeki her bir yıldız için apayrı bir galaksi var oralarda bir yerde. Bu da şu demek; yeryüzündeki tüm kumsallardaki her kum tanesi için 10.000 yıldız var yukarıda.

Bilim dünyası bu yıldızların yüzde kaçının güneşimiz gibi (aynı boyut, sıcaklık ve ışık) olduğu noktasında tam bir fikir birliğine varmış değil. Güneşimize benzer yıldızların olma ihtimali %5 ile %20 arasında değişiyor. En düşük yüzdeyi (%5) ve en az yıldız sayısını baz alırsak (1022) bu bize 500 kentilyon veya diğer bir deyişle 500 milyar milyar güneş benzeri yıldız sayısı verir. Yani en ufak değerleri alıyor olsak bile elde ettiğimiz rakam devasa. Güneş benzeri yıldızların sayısı 500 kentilyon. Bunu bir kenara bırakalım.

Peki bu güneş benzeri yıldızların yüzde kaçının yörüngesinde dünyamıza benzer bir gezegen olabilir? Dünyamıza benzer derken boyut, sıcaklık gibi yaşamın oluşmasını sağlayacak unsurları kastediyoruz. Bazı bilim adamları bu oranın %50 olduğunu söylüyor bazıları ise %22. Biz yine en düşük oranı alalım: %22. Yani bu şu demek; 500 kentilyon güneş benzeri yıldız var ve dünyamıza benzer yaşanabilir başka bir gezegenin bu yıldızların yörüngesinde olma ihtimali %1 ise toplam 100 kentilyon (milyar milyar) dünya benzeri gezegen var!

Şimdi, bundan sonrasında biraz spekülatif olacağız. Elimizdeki verilerden yola çıkarak çıkarımlarda bulunacağız. Elimizde evrende toplam 100 milyar milyar dünya benzeri gezegen olduğu bilgisi var. Şunu bir hayal edelim; bu gezegenlerin %1’inde yaşam meydana gelsin. Ve bu %1 gezegenlerde yaşam dünyamızdaki insanlar gibi akıllı bir seviyeye gelmiş olsun. Yani bu %1 gezegende akıllı canlılar olsun. Bu şu demek; gözlemlenebilir evrende 10 katrilyon akıllı medeniyet bulunmakta.

Şimdi galaksimize geri dönelim ve en düşük rakamları ve ihtimalleri baz alarak bir hesap daha yapalım. Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğunu düşünürsek; galaksimizde 1 milyar dünya benzeri gezegen ve 100.000 akıllı medeniyet olduğu sonucuna varırız. Bakın başka galaksilerde değil, kendi galaksimizde 1 milyar dünya benzeri gezegen ve 100.000 akıllı medeniyet var.

SETI (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) diğer akıllı yaşam birimlerinden gelen sinyalleri dinlemek ve araştırmak için kurulmuş bir organizasyon. Bu sinyalleri dinleyebilmek için geliştirdikleri muazzam güçlü anten ve uyduları var. Eğer galaksimizde 100.000 akıllı medeniyet var ise ve bu medeniyetlerden sadece bir kısmı bile başkalarıyla iletişime geçmek için sinyal gönderdiyse, SETI’nin bu güçlü uydularının bu sinyalleri yakalaması gerekmez mi?

Fakat yakalanmış herhangi bir sinyal yok. Sıfır.

Peki o zaman soru şu;

Herkes nerede?

İş bu noktada biraz daha ilginç bir hal alıyor. Güneşimiz evrenin yaşam döngüsü içerisinde aslında oldukça genç sayılır. Güneşimizden ve dünyamızdan çok çok daha eski ve yaşlı güneş ve gezegenler var. Bu da şu demek; bu daha yaşlı dünya benzeri gezegenlerde medeniyet ve teknoloji bizimkinden çok çok daha ileri bir seviyede. Örnek olarak gelin 4.54 milyar yaşındaki dünyamızla 8 milyar yaşındaki X gezegenini karşılaştıralım.

fermi_paradoksu

Eğer X gezegeninin dünya gibi benzer bir yaşam hikayesi var ise, gelin oradaki medeniyetin bugün nerede olacağına bir bakalım.

fermi_paradoksu2

Bizden 1000 yıl ilerde bir medeniyetin teknolojisi ve bilgisi bile bizi şok etmeye yeter iken bizden 1 milyon yıl ilerde bir medeniyetin teknolojisi ve bilgisini tahmin bile edemeyiz. Ve bu örnekte X gezegeni bizden tam 3.4 milyar yıl ilerde. Milyon değil dikkat edin milyar…

Kardaşev skalası denilen bir şey var. Rus astronom Nikolai Kardashev’in galaktik uygarlıklar için oluşturduğu teorik sınıflandırma. Bu sınıflandırmaya göre galaktik akıllı medeniyetler kullandıkları enerji miktarına göre üç ana kategoriye ayrılır;

Tip 1 Medeniyet: Bu kategorideki medeniyetler enerjilerinin tamamını kendi gezegenleri üzerinde kullanır. Biz bu gruba girmiyoruz. Carl Sagan bunu hesaplamak için bir formül geliştirdi ve formüle göre biz 0.7 Tip medeniyet grubuna giriyoruz.

Tip 2 Medeniyet: Bu kategorideki medeniyleter bütün enerjilerini misafiri oldukları yıldızda kullanırlar. Bizim sınırlı ve güçsüz Tip 1 beyinlerimiz bunu algılamakta ve hayal etmekte zorlanır fakat Dyson Küresi gibi şeylerde şansımızı deniyoruz.

Dyson Küresi

Tip 3 Medeniyet: Diğer iki tip medeniyeti yok edecek güçte, tüm Samanyolu Galaksisi’nin gücüne erişebilecek kapasitede.

Eğer bu derece ileri bir seviyenin yakalanmasının mümkün olmadığını düşüyorsanız yukarıda örneğini verdiğimiz X gezegenini ve 3.4 milyar yıllık gelişim seviyesini düşünün. Eğer X gezegenindeki bize benzer bir medeniyet vardıysa ve bu medeniyet Tip 3 seviyesine kadar ilerlediyse, doğal olarak bu medeniyetin yıldızlar arası seyahatte çoktan uzman olduklarını ve hatta bütün bir galaksiyi kolonize edecek güce sahip olduklarını düşünebiliriz.

Bir hipoteze göre galaktik kolonizasyon şöyle gerçekleşecek; diğer gezegenlere seyahat edebilen makineler geliştirilecek, bu makineler vardıkları gezegende 500 yıla yakın bir zaman harcayarak oradaki materyalleri kullanarak kendi benzerlerini oluşturacak ve bu benzerlerini başka gezegenlere gönderecek ve bu şekilde devam edecek. Işık hızında değil de normal hızda seyahat edilse bile bütün bir galaksinin kolonizasyonu için 3.75 milyon yıl gerekli ki bu süre milyarlarca yıla kıyasla bir göz kırpması hızında gerçekleşir:

One hypothesis as to how galactic colonization could happen is by creating machinery that can travel to other planets, spend 500 years or so self-replicating using the raw materials on their new planet, and then send two replicas off to do the same thing. Even without traveling anywhere near the speed of light, this process would colonize the whole galaxy in 3.75 million years, a relative blink of an eye when talking in the scale of billions of years:

galaksi_kolonizasyonu

Speküle etmeye devam edelim, eğer akıllı medeniyetlerin sadece %1’i bile bütün galaksiyi kolonize edecek Tip 3 türü medeniyet seviyesine ulaşmayı başarabilirse, yukarıdaki hesaplamalarımıza göre sadece kendi galaksimiz içerisinde en az 1000 adet Tip 3 türü medeniyet olması gerekir. Ve bu şekilde muazzam güçte bir medeniyetin varlığı galaksi içerisinde kendisini muhakkak hissettirirdi. Fakat gelin görün ki; hiçbir şey görmüyoruz, hiçbir şey duymuyoruz ve hiç kimse tarafından ziyaret edilmiyoruz. O zaman akıllaran gelen soru şu:

Peki o zaman herkes nerede?

Fermi Paradoksu

Fermi paradoksuna hoş geldiniz.

Fermi paradoksuna verebileceğimiz bir cevabımız yok, sadece “muhtemel açıklamalarımız” var. Ve bu muhtemel açıklamaları 10 farklı bilim adamına sorarsanız, hepsinden 10 farklı cevap almanız da muhtemeldir. Eskiden nasıl insanlar dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğu, güneş ışıklarının Zeus tarafından gönderildiği gibi konularda tartışırlardı, şimdi biz de Fermi paradoksunun soruları ile kafa yoruyoruz.

Şimdi Fermi paradoksuna cevap bulmaya çalışan açıklamaları geniş kategorilerde inceleyelim. Bu açıklamalar Tip 2 ve Tip 3 türü medeniyetlerin olmadığını varsayanlar ile bu medeniyetlerin var olduğunu varsayanlar ve bizim onları görmüyor ya da duymuyor oluşumuzu başka sebeplere bağlayanlar:

Grup 1 Açıklaması: Evrende Tip 2 ve Tip 3 türü ileri seviye medeniyetlerin var olduğuna dair herhangi bir iz ya da işaret yok çünkü bu şekilde ileri seviye medeniyetler yok.

Grup 1’in açıklamasını kabul edenler “Evrende çok ileri seviyede medeniyetler var fakat onlardan hiçbiri bizimle iletişime geçmedi çünkü __________” şeklindeki teorileri reddederler. Grup 1’deki insanlar  “yüz binlerce ya da milyonlarca ileri medeniyet olmalı ve bunlardan en az 1 tanesi bu kurala uymamalı” şeklindeki matematiksel hesaplamalara bakarlar.

Bu nedenle, Grup 1 açıklamalarına göre evrende hiçbir ileri seviye medeniyet olmaması lazım. Matematiksel hesaplamalar ise sadece bizim galaksimizde binlerce olduğunu gösterdiğine göre başka bazı ne olduğunu bilmediğimiz şeyler var.

İşte bu ne olduğunu bilmediğimiz şeyin adı The Great Filter yani Büyük Filtre.

Büyük Filtre teorisi şunu der; yaşam öncesi evre ile Tip 3 medeniyetleri arasında bir yerde duvar gibi bir şey var ve bu duvara yaşam gelip toslamakta ve ilerleyememekte. Bu duvarın olduğu noktada öyle bir uzun evrimsel gelişim evresi var ki, yaşam bu evreden öteye geçemiyor ve ilerleyemiyor. İşte bu evrenin adı Büyük Filtre.

büyük filtre

Eğer bu teori doğru ise, bu noktada sormamız gereken soru şu: zaman çizelgesi içerisinde Büyük Filtre tam olarak nerede meydana gelmekte?

İnsanlığın kaderi noktasından baktığımızda aslında bu soru çok önem arz ediyor. Büyük Filtre’nin nerede meydana geldiğine bağlı olarak, üç ihtimalimiz var: Çok nadir bir türüz, filtreyi geçen ilk türüz veya filtreyi aşamıyoruz ve yandık.. Şimdi bu 3 ihtimali inceleyelim.

1. Nadir bir türüz (Büyük Filtre gerimizde kaldı)

İlk ihtimal olarak umut edelim ki Büyük Filtre gerimizde kaldı ve biz bir şekilde onu aşmayı başardık ki bu da bizim yaşam seviyemizin oldukça nadir olduğunu gösterir. Aşağıdaki diagram sadece iki türün filtreyi aştığını gösteriyor ve bunlardan biri de biziz.

büyük filtre3

Bu senaryo neden herhangi bir Tip 3 medeniyetinin var olmadığını da açıklıyor.. fakat aynı zamanda bizim bu aşamaya kadar gelebilmiş nadir bir tür olduğumuzu da söylüyor. Yani umut var demektir. Bu teori bizim özel bir tür olduğumuzu da söylüyor. Çünkü bir şekilde filtreyi geride bırakmışız. Fakat bilim adamlarının “Gözlem seçimi etkisi” dedikleri bir şey var. Bu etkiye göre kendisinin nadir ve özel olduğunu varsayan türlerin ya gerçekten nadir ve özel ya da oldukça yaygın olduğu söylenebilir. Bu da bizim özel olma durumumuzun en düşük ihtimal olduğunu gösterir.

Ve eğer özel bir tür isek, tam olarak ne zaman özel bir tür olduk? Örneğin; herkesin sıkışıp kaldığı fakat bizim aşmayı başardığımız büyük filtre adımında mı?

Bir ihtimal: Büyük Filtre en başlangıçta olmuş olabilir ve yaşamın başlamasını engellemiş olabilir. Bu ihtimal bir aday. Çünkü dünyanın oluşması milyarlarca yıl aldı ve bu oluşma olayını laboratuvarlarda gerçekleştirmeyi denedik fakat başarısız olduk. Eğer bu nokta Büyük Filtre dediğimiz nokta ise o zaman evrende bizden başka canlıların olmamasının yanında hiç bir yaşamın da olmadığını söyleyebiliriz.

Diğer ihtimal: Büyük Filtre basit prokaryot hücreden kompleks ökaryot hücreye zıplama evresi olabilir. Prokaryotlar oluştuktan sonra neredeyse 2 milyar yıl hiç değişmeden ve evrim geçirmeden o şekilde kaldı. Daha sonra büyük bir evrimsel sıçrayış ile kompleks hale geldi ve çekirdeğe sahip oldular. Eğer Büyük Filtre bu aşama ise evren basit prokaryot hücrelerle kaynıyor ve bundan başka da bir şey yok.

Bu ihtimallerin dışında başka ihtimaller de var. Örneğin şu anki akli durumumuza erişimimiz ve beynimizi kullanmaya başlamamız en son geçirdiğimiz evrimsel sıçrayış noktası ve Büyük Filtre olmaya aday. Yarı-akıllı yaşamdan (şempanze) akıllı yaşama (insan) sıçrayış çok büyük mucizevi bir sıçrayış olarak görülmese de, Steven Pinker evrimin salt ileriye gidiş olmadığını ve bir adaptasyon ve hayatta kalma süreci olduğunu belirtir.

Pek çok evrimsel sıçrayış Büyük Filtre olmaya aday değildir. Büyük Filtre olmaya aday olayların milyarda bir tip olması ve tamamen manyak ve deli bir olayın vuku bulması ve yine deli bir istisnanın vuku bulması gerekir. Bu nedenle tek hücreden çok hücreye geçiş büyük filtreye aday değildir çünkü en az 46 defa gerçekleşmiş ve sadece bizim gezegenimizde meydana gelmiştir. Aynı sebepten ötürü, Mars yüzeyinde fosilize olmuş ökaryot bir hücre bulursak, yukarıda bahsettiğimiz “basit hücreden kompleks hücreye geçiş” sıçrayışı için Büyük Filtre olmaya aday olmazdı. Çünkü hem dünyada hem Mars’da meydana geldiği için ve milyarda bir meydana gelen deli manyak bir olay olmadığı için bu kategoriye girmiyor.

Eğer özel ve nadir bir tür isek, tesadüfi bir biyolojik olaydan dolayı olmuş olabilir. Bu durumu inceleyen Rare Earth Hypothesis adı verilen Nadir Dünya Hipotezi diye bir hipotez var. Bu hipotez dünya benzeri şartlara sahip olabilecek gezegenlerin çok az olduğu düşüncesini öne sürer.

2. Filtreyi geçen ilk türüz.

büyük filtre4

Grup 1’daki bilim adamları; eğer Büyük Filtre gerimizde kalmadıysa evrendeki koşullar Büyük Patlama’dan sonra ilk kez akıllı yaşamın gelişmesine izin verecek noktaya ulaştı demektir şeklinde düşünür. Bu durumda biz ve diğer pek çok tür süper-zeka ileri bir yaşama doğru yol alıyor olabiliriz ve bu sıçrayış henüz gerçekleşmedi. İlk süper-akıllı medeniyet olma noktasında doğru zamanda doğru yerde olmuş olabiliriz.

Bu teorinin gerçekleşmesine izin verecek fenomenlerden birisi de uzak galaksilerdeki devasa patlamalardan meydana gelen gama ışınlarının yaygınlığıdır. Nasıl milyonlarca yıl önce meteorlar ve yanardağlar dünya üzerinde yaşamı yok edip yeni bir yaşamın başlamasına sebep oldularsa, aynı şekilde gama ışınları da tekrar yaşamı yok edip yeni bir yaşamı başlatabilir.

3. Filtreyi aşamıyoruz ve yandık..

büyük filtre5

Grup 1’deki düşünürler eğer nadir veya erken bir tür isek Büyük Filtre gelecekte bir yerde bizi bekliyor şeklinde görüş belirtir. Bu şu demek, bulunduğumuz noktada yaşam evrim geçiriyor fakat bir şey bu yaşamın daha ileri gitmesini ve yüksek seviye bir medeniyete ulaşmasını engelliyor.

Gelecekteki muhtemel Büyük Filtre’lerden biri gama ışın yanması olabilir ve dünya üzerindeki yaşamın aniden son bulması göz açıp kapayıncaya kadar meydana gelebilir. Başka bir ihtimal ise bütün ileri seviye akıllı medeniyetlerin belirli bir teknolojik seviyeyi geçtikten sonra kendilerini yok etmeleri de olabilir.

Oxford Üniversitesi felsefecilerinden Nick Bostrom yukarıda sıraladığımız bütün bu ihtimallerin hiçbirinin bizim için iyi olmadığını söyler. Mars yüzeyinde basit bir yaşamın keşfi bile bizim açımızdan çok büyük bir gelişme olur çünkü böylelikle geride bıraktığımız potansiyel Büyük Filtre’lerden birkaçını elemiş oluruz. “Ve eğer Mars yüzerinde yaşama ait bir iz bulabilirsek bu insanlığın görmüş olacağı en kötü haber olur” der Bostrom, çünkü o zaman anlarız ki Büyük Filtre kesinlikle bizim önümüzde bir yerlerde ve aşılamadığından türlerin bir nevi kıyameti hükmünde. Bostrom Fermi paradoksu için ise “Geceleri gökyüzünün sessizliği altındır” der.

Grup 2 Açıklaması: Evrende Tip 2 ve Tip 3 türü ileri seviye medeniyetler var ve onları henüz duymamış ve görmemiş olmamızın mantıklı nedenleri de var.

Grup 2’deki düşünürler insan türünün nadir, özel ve ilk olduğuna dair tüm teorileri çöpe atar ve tam tersine Sıradanlık İlkesi‘ni savunurlar. Sıradanlık İlkesi şunu der; biz özel değiliz, sıradanız, milyarlarca yıldız içerisinde dünya gibi bir yaşamın oluşması gayet sıradan bir olaydır. Galaksimiz, evrenimiz, güneş sistemimiz, gezegenimiz ve ulaşmış olduğumuz medeniyet seviyesinin özel ve nadir olma gibi bir durumu aksi ispat edilinceye kadar yoktur. İleri seviye medeniyetlerin varlığını kabul ederler ve bunu aşağıdaki muhtemel açıklamalarla yaparlar;

İhtimal 1) Süper zeki üstün medeniyetler dünyamızı çoktan ziyaret etmiş olabilirler, fakat muhtemelen o zaman henüz biz yoktuk ya da onları kavrayacak akıl seviyesine ulaşmamıştık. İnsanlık dünya üzerinde yaklaşık 50.000 yıldır var. Dünyanın yaşının 4.5 milyar olduğunu düşündüğümüzde 50 bin yıl neredeyse saniye gibi gelir. İleri seviye yıldızlar arası medeniyetler bizi 50 bin yıldan önceki bir zaman diliminde ziyaret etmiş olabilirler.

İhtimal 2) Galaksimiz zaten çoktan kolonize edildi fakat biz galaksinin çok ıssız ve tenha bir köşesinde yaşamaktayız. Bu da bir ihtimal. Belki de süper üstün medeniyetler galaksiyi çoktan kolonize ettik fakat bizler çok ıssız ve tenha ve ücra bir köşede yaşıyor olabiliriz. Nasıl ki Doğu’da kışın aşırı kardan dolayı yollar kapanır ve dış dünya ile iletişim yaz mevsimine kadar kesilir. Belki bizim dünyamız da galaksinin çok ücra ve uzak bir köyüdür.

İhtimal 3) Bir bölgeyi fiziksel olarak kolonize etmek ileri seviye medeniyetler için belki de çok çağ dışı ve saçma bir konseptir. Belki de Tip 2 kategorisindeki bir medeniyet için galaksinin diğer bölgelerindeki gezegenleri kolonize etmenin bir anlamı ve getirisi yoktur. Kendi enerjileri kendilerine yetiyordur. Başka gezegenlerdeki canlılarla iletişime geçmeye ihtiyaç duymuyorlardır.

Hatta biraz daha ileri gidip şunu söyleyebiliriz; çok ileri seviye medeniyetler belki de tüm fiziksel dünyayı çok ilkel bir yer olarak görüyorlardır, çok uzun zaman önce kendi biyolojilerini keşfetmiş ve beyinlerini sanal bir gerçekliğe yüklemişlerdir. Sanal bir dünyada yaşadıklarından fiziksel dünya onlara çok ilkel geliyor olabilir. Biyolojinin, ölümün, isteklerin, arzuların, hastalıkların ve ihtiyaçların olduğu fiziksel bir dünya onlara çok ilkel geliyor olabilir. Bu tür bir ortamda yaşayan canlılarla iletişime geçmeyi gereksiz buluyor olabilirler.

İhtimal 4) Evrende çok korkunç, yırtıcı medeniyetler var ve ileri seviye akıllı yaşama ulaşmış medeniyetler bu türden korkunç medeniyetlere yerlerini belli etmemek için sinyal göndermiyor ve kimseyle iletişime geçmiyor. Bu ihtimal de korkutucu bir ihtimal ve belki de SETI uydularının herhangi bir sinyal almamasının sebebi budur. Belki bizler de çok acemi bebek statüsündeki bir medeniyetiz ve çok naif bir şekilde içerisinde korkunç medeniyetlerin olduğu evrene sinyaller gönderip yerimizi belli ediyoruz. Hatta bununla ilgili süregelen tartışmalar da vardır. SETI kullanıp başka gezegenlerle iletişime geçmeli miyiz yoksa geçmemeli miyiz şeklinde. Stephen Hawking “uzaylılar bizi ziyaret ederse sonuç Kolombo’nun Amerika’yı keşfettiğinde yerlilere yaptıkları gibi sonuçlar doğurabilir” der. Carl Sagan ise ileri seviye medeniyetlerin iyi ve yardımsever olacaklarını, kötü ve korkunç olmayacaklarını öne sürer fakat buna rağmen yabancı ve belirsiz galaksideki acemi bebeğin yani bizlerin uzun bir zaman sadece dinlemesi gerektiğini ve bu bilinmez ormana doğru sinyaller göndererek bağırmaması gerektiğini söyler.

İhtimal 5) Evrende süper predator yani süper yırtıcı konumunda tek bir medeniyet var ve bu medeniyet diğerlerinin gelişimini engelliyor. Bu ihtimal doğruysa yandık. Kısıtlı kaynaklardan dolayı bir tür süper ileri bir seviyeye ulaştı fakat adeta bir virüs gibi diğer türleri engelliyor ya da yok ediyor. Bu yüzden ilk olarak hedefe varan kazanıyor. Tek kazanan var. Diğerlerinin şansı yok. Bizimle iletişime geçmemelerinin sebebi bu olabilir zira sadece bir tane tür ileri seviyeye ulaştı ve tek başına orada takılıyor.

İhtimal 6) Bizimle iletişime geçmeye çalışan çok fazla medeniyet var ve bize sürekli sinyaller gönderiyorlar fakat bizim teknolojimiz çok ilkel olduğundan onların sinyallerini alamıyoruz ya da yanlış yerleri dinliyoruz. Örneğin modern bir binaya girdiğinizi düşünün. Bu binadan binlerce ofis çalışanı var ve birbirleriyle email aracılığıyla mesajlaşıyorlar. Fakat biz bu binaya girince walkie-talkie kullanarak onlarla iletişime geçmeye çalışıyoruz. Hiçbiri walkie-talkie kullanmadığı için kimseyle iletişime geçemiyoruz.

İhtimal 7) Diğer uzay dışı canlılardan sinyaller alıyoruz fakat hükümetler bunu gizliyor. Bu komplo teorilerini sevenler için ideal. Düşük de olsa böyle bir ihtimal var olduğundan listeye almamız gerekli.

İhtimal 8) Dünya dışı ileri seviye medeniyetler bizim farkımızdalar ve bizi gözlüyorlar. (Hayvanat Bahçesi Teorisi) Bu teoriye göre dünya dışı varlıklar var ve bizi biliyorlar ve hatta bizi hayvanat bahçesini seyrediyor gibi seyrediyorlar. “Bak ama dokunma” kuralı ile bizi izliyorlar. Onları göremiyoruz ama onlar bizden haberdar. Çünkü bizden daha akıllı bir varlık bizi gözlemek isterse bizden habersiz bunu yapmanın da bir yolunu bulacaktır. Belki de onların seviyesine gelinceye kadar düşük seviyedeki varlıklara kendilerini göstermiyorlardır.

İhtimal 9) Dünya dışı ileri medeniyetler içimizde yaşıyorlar fakat biz çok ilkel olduğumuzdan onları göremiyoruz. Bu durum şöyle özetlenir; diyelim ki 100 katlı bir gökdelenin hemen dibinde bir karınca kolonisi yaşıyor. Bu karınca kolonisinin hemen yanı başında bir otoyol geçiyor. Karıncalar bu otoyolun ne olduğunu bilebilir mi? Yanıbaşlarındaki gökdelende ne olup bittiğini idrak edebilirler mi?

Dünya dışı varlıklar bizimle neden iletişime geçmiyor diye sormadan önce belki de şunu kendimize sormamız lazım; Peru’yu ziyarete gittiğinizde oradaki küçük bir karınca kolonisini de gidip ziyaret etme gereği duyuyor musunuz? Hayır. Neden? Çünkü karınca kolonisini ziyaret ederek elde edebileceğiniz hiç bir şey yok. Boşuna zaman kaybı olacaktır. Karınca kolonisi görmek isterseniz youtube açıp belgeselini de izleyebilirsiniz. Belki de bizim durumumuz da bu şekildedir. Koskoca kainattaki küçük bir karınca kolonisiyizdir.

İhtimal 10) Gerçekliğin ne olduğu hakkında tamamen yanılgılar içerisindeyiz. Gerçeklik ile ilgili düşüncelerimizde tamamen yanılıyor olabiliriz. Belki evren sadece bir hologramdır. Belki sadece bir simülasyondur. Belki de bizler buraya deney için yerleştirilmiş sanal varlıklarız.

Fermi paradoksu insanın düşünce sınırlarını zorlayan ilginç paradokslardan biridir. Pek çok bilim adamı bu paradoksa karşı anti-tezler de geliştirmiştir. Fermi paradoksu ile ilgili internet üzerinden çok çeşitli kaynaklara da ulaşabilir ve konu hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Not: Fermi paradoksu ile ilgili bu yazı http://waitbutwhy.com/2014/05/fermi-paradox.html adresinden tercüme edilmiştir.

Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu Arasındaki Fark

Güneş sisteminin dış bölgesi ya da dış uzay dediğimiz yer binlerce küçük buzlu gökcismi ile doludur. Tabiri caizse 90’lı yıllardaki Ümraniye çöplüğü gibidir. 20. yüzyılın sonlarına doğru icat edilen teleskoplar sayesinde insanoğlunun görüş açısına girmişlerdir. Öncesinde kendilerinden tamamen habersizdik. Plüto bu bulutlara ait 20. yüzyıldan önce bilinen tek gezegen idi.

Kuiper kuşağı ve Oort bulutu bu bahsettiğimiz irili ufaklı gök cisimlerinin ve gezegenimsilerin içinde bulunduğu uzayda iki bölgedir.

Kuiper Kuşağı Nedir?

Kuiper kuşağı Neptün’ün yörüngesinden de ötede güneş sisteminde bir bölgedir. İçerisinde muazzam büyüklükte buz kütleleri vardır. İçeriğinde su, metan, amonyak barındıran donmuş cisimler bu bölgede bulunur. Bu cisimler asteroitlere benzerler fakat asteroitler kaya ve metalik elementlerden oluşur.

Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu Arasındaki Fark
Kuiper Kuşağı

1992 yılında keşfinden beri Kuiper kuşağında 1000’den fazla cisim bulundu. Bu cisimlerden en büyük üç tanesi Plüto, Haumea ve Makemake‘dir. Bu cisimler cüce gezegen olarak bilinirler. 2006 yılında Plüto cüce gezegen konumuna indirilmişti.

Kuiper kuşağının 3 büyük bölgesi vardır. 42AU -48AU arasındaki bölge klasik kuşak olarak adlandırılır ve bu bölgedeki gök cisimleri dinamik olarak stabildir çünkü Neptün’ün çekim kuvvetinden minimum seviyede etkilenirler.

Oort Bulutu Nedir?

Oort bulutu güneş sistemini çevreleyen küresel bir buluttur. Bulutun dışındaki uzay güneş sistemi sınırlarına kadar uzanır. Bu bulut içerisinde çok fazla sayıda su, metan ve amonyak içeren donmuş gökcismi vardır.

Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu Arasındaki Fark
Kuiper Kuşağı ve Oort Bulutu.

Oort bulutu içerisinde ayrıca Hills bulutu adı verilen disk şeklinde bir bulut daha vardır. Bu gezegenimsilerin güneş sisteminin ilk evrimleşme dönemlerinde Jüpiter ve Satürn gibi büyük gezegenlerin kuvvetleriyle bu alana itildiği düşünülür. Oort bulutu içerisinde aynı zamanda devasa moleküler bulutlar vardır.

Uzun periyotlu kuyruklu yıldızların bu bölgeden üretildiği varsayılır. Bulut içerisindeki buzlu gök cisimleri yıldızların çekim kuvvetinden etkilenir. Bu kuyruklu yıldızların çok büyük dışmerkezli yörüngeleri vardır ve yörüngede bir turu tamamlamak binlerce yılı alır.

Peki Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu Arasındaki Fark Nedir?

Özetlemek gerekirse;

  • Kuiper kuşağı güneş sistemini çevreler ve disk şeklindedir. Oort bulutu ise güneş sisteminin en uç noktasına kadar ulaşır ve küresel bir şekli olduğu varsayılır.
  • Kısa periyotlu (< 200 yıl) kuyruklu yıldızlar Kuiper kuşağından gelir.
  • Uzun periyotlu (binlerce yıllık) kuyruklu yıldızlar Ooort bulutundan gelir.
  • Kuiper kuşağındaki gök cisimleri güneş ve diğer büyük gezegenlerin çekim kuvvetinden büyük ölçüde etkilenir. Halbuki bu büyük gezegenlerin Oort bulutundaki gezegenimsiler üzerinde çekim kuvveti neredeyse yok hükmündedir. Oort bulutundaki cisimler daha çok Samanyolu galaksisindeki cisimlerin çekim kuvvetinden etkilenir.

Yıldız ve Gezegen Arasındaki Fark

Güneş; güneş ve onunla ilgili her şeyi kapsayan bir kelime. İçinde güneşimizin, dünyamızın ve diğer gezegenlerin de bulunduğu güneş sisteminde yaşıyoruz. Güneş bir yıldızdır fakat dünya ve diğer gezegenler yıldız değildir. Bu yazıda yıldız ve gezegen arasındaki fark ve benzerlikleri inceleyeceğiz.

Yıldızlar

Güneş dünyaya en yakın yıldızdır. Güneş sayesinde güneş sistemi meydana gelmiştir ve bu sistem içerisindeki dünyamız dahil tüm gezegenler güneşin etrafında dönmektedir. Evrende milyarlarca başka yıldızlar vardır fakat bunların hepsi dünyadan çok uzaktadırlar. Geceleri gökyüzüne baktığımızda çok küçük yıldızlar görürüz. Bunlar dünyamızdan çok çok uzakta olduklarından küçük gözükürler fakat belki de güneşten çok daha büyüktürler. Yıldızlara kıyasla gezegenler dünyaya daha yakındır ve bu yüzden teleskopla baktığımızda büyük gözükürler. Bütün yıldızlar güneş gibi ışık yayar. Güneşin ürettiği ışık diğer gök cisimlerinin üzerine düşer ve onu yansıtır. Peki yıldız ne demektir? Yıldızlar muazzam büyüklükteki gaz toplarıdır ve içerisindeki basınç o kadar büyüktür ki nükleer reaksiyonlar meydana getirir. Bu yüzden parlak ve sıcaktırlar. Yıldızların merkezinde sıcak gazlar vardır ve bu gazlar dışa doğru basınç uygulayarak yıldızın parçalanmasını önler. Yıldızların içinde hidrojen helyuma dönüşür ve bu termonükleer reaksiyonlar neticesinde ısı meydana gelir. Bu ısı yıldıza parçalanmaması için gerekli dengeyi sağlar. Yıldızlar birbirleriyle çarpıştıklarında süpernovalara dönüşürler ve bu süpernovalarda karbon, demir ve oksijen gibi elementler üretilir.

Gezegenler

Dünya gibi diğer gezegenler de milyarlarca yıl önce patlamış yıldızların döküntüleri ve kalıntılarıdır. Bilimadamları güneş sistemindeki gezegenlerin 4-5 milyar yıl önce şekillendiğini söyler. Yıldızların patlamasından oluşan gaz bulutları bazı yerlerde çok koyu ve sert bazı yerlerde ise çok yumuşak olarak şekillendi. Süpernovalar tarafından üretilen en ağır elementlerden biri olan demir dibe çökerek gezegenlerin çekirdeğini oluşturdu. Karbon, hidrojen, helyum ve oksijen gibi hafif elementler ise gezegenlerin yüzeyinde kaldı. Çekim kuvvetinin her yönden eşit miktarda çekim oluşturmasından dolayı gezegenler küresel bir şekil aldı.

Yıldız ve Gezegen Arasındaki Fark

Güneş sistemimiz içerisinde bazı gezegenler güneşe yakın bazıları ise uzaktır. Güneşe olan uzaklıkları sıcaklıklarını belirler. Güneşe yakın gezegenler oldukça sıcaktır. Uzaktakiler ise soğuktur. Dünya güneşe yakındır ve başlarda aşırı sıcak olmasına rağmen zaman içerisinde soğumuştur. Jüpiter, Neptün, Uranüs ve Satürn gibi gezegenlerin çoğu gazdan meydana gelmiştir ve çekirdeklerinde demir olmadığından yumuşaktırlar.

Yıldız ve Gezegen Arasındaki Fark

Yıldız ve gezegen arasındaki fark özetlenecek olursa;

  • Yıldızlar sıcak gaz toplarıdır. Gezegenler katı, gaz ve likit halde olabilir.
  • Yıldızların içerisinde termonükleer reaksiyonlar meydana geldiğinden sıcaktırlar. Gezegenler yıldızlara kıyasla çok küçük olduklarından nükleer fizyon gerçekleştiremezler.
  • Yakıtı tükenen ya da başka yıldızlarla çarpışan yıldızlar süpernovaya dönüşür.
  • Gezegenler yıldızların patlamasından arta kalan döküntü ve kalıntı atomlarla oluşur.
  • Yıldızlar çekirdeklerinde hidrojeni helyuma dönüştürürler, gezegenler bunu yapamaz.

Kara Delik ile Solucandeliği Arasındaki Fark

Çok basit bir dille ifade etmek gerekirse solucandeliği iki farklı bölgeyi birleştiren uzayzamandan yapılmış tüp geçittir. Eğer doğru ayarlanırsa bu tüpün bir tarafından girip çok başka bir tarafından başka bir yere çıkabilirsiniz. Kara delik ise bunun tersine içine giren herşeyi yok eder ve hiçbir yere gitmez.

Solucandeliği bir huni gibidir. Bir darboğaza doğru daralır ve küçülür ve daha sonra tamamen başka bir yere açılır. Kara delik de bir huni gibidir fakat singularity yani tekilliğe sahiptir. Kara deliklerde olay ufku vardır. Olay ufku özetle dönülmez noktadır, köprüden önce son çıkıştır. Mecidiyeköy-Levent kavşağıdır. Bir solucandeliğinin olay ufkuna ya da gel-git kuvvetine sahip olmaması için yeterince geniş ve geçkin olması gerekir.

Kara delikler gibi solucandelikleri de Albert Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı hesaplamalarına geçerli çözümler olarak ortaya çıktı. Solucandeliği ifadesi ilk kez 1957 yılında ABD’li fizikçi John Wheeler tarafından kullanıldı. Kara delik ifafesi de aynı bilimadamı tarafından ortaya atılmıştı. Solucandelikleri kara delikler gibi hiçbir zaman doğrudan gözlemlenmemiştir.

Kara Delik ile Solucandeliği Arasındaki Fark
Solucandeliği

1916 yılında Avusturyalı fizikçi Ludwig Flamm, Karl Schwarzschild’in Einstein’in özel bir kara deliği irdeleyen alan hesaplamalarını incelerken  başka bir çözümün daha mümkün olduğunu tespit etti. Bu çözüm daha sonra beyaz delik olarak anılmaya başlandı. Beyaz delik kara deliğin teorikte ters zamanlı olanı demek ve kara delik olay ufkuna giren herşeyi içine çeken bir vakum işlevi görürken, beyaz delik olay ufkuna giren şeyleri iten bir kaynak olarak görüldü. Hatta bazıları her kara deliğin diğer tarafında bir beyaz delik olduğunu ve kara deliğin içine çektiği herşeyi bu beyaz deliğin başka alternatif evrenlere fırlattığı iddia edildi. Hatta Büyük Patlama’nın böylesi bir olay sonucu oluştuğu öne sürüldü.

Kara Delik ile Solucandeliği Arasındaki Fark
Kara delik

Flamm ayrıca iki farklı uzay-zaman bölgesinin matematiksel olarak bir çeşit uzay-zaman kanalı ile bağlanabileceğini farketti. Kara delik bir vakum işlevi görerek herşeyi içine çekiyor ve beyaz delik de bu şeyleri başka alternatif evrenlere fırlatıyordu. Belki de evrenin bir yerlerinde tamamen bu işlevi gören farklı yapılar vardı. Einstein bu fikirleri 1935 yılında Nathan Rosen ile birlikte inceledi ve iki bilimadamı Einstein-Rosen köprüsü diye bilinen bir çözüme vardı. Bu köprü Lorentzian solucandeliği ya da Schwarzschild solucandeliği olarak da bilinir.

Bazı teorisyenler solucandelikleri sayesinde çok uzak mesafelere yolculuğun hatta zaman içerisinde yolculuğun mümkün olabileceğini öne sürer. Fakat solucandeliklerine dair bir diğer teoride çok fazla kararlı ve dengeli olmadıkları ve herhangi bir kısa zaman dilimi içerisinde çöküp yıkılabilecekleri yönündedir.

Solucandelikleri dört boyutlu uzay-zamana geçiş için bir kanal olduğundan Stephen Hawking ve başka bazı bilimadamları solucandeliklerinin zaman içinde yolculuk için teorik olarak kullanılabileceğini söyler.

Karanlık Madde ile Karanlık Enerji Arasındaki Fark

Karanlık enerji iter, karanlık madde çeker. Karanlık maddenin etkisi galaksilerde kendisini gösterirken, karanlık enerji tüm evren boyutunda bir etki alanına sahiptir.

Evrenimizde 100 milyar galaksi olduğu tahmin ediliyor. Herbirinde milyarlarca yıldız, devasa toz ve gaz bulutlar ve belki de gezegenler, aylar ve diğer kozmik yapılar var. Yıldızlar radyo dalgalarından X ışınlarına kadar çok muazzam büyüklükte enerji üretir. Bu enerji tüm evreni ışık hızıyla dolaşır.

Karanlık Madde ile Karanlık Enerji Arasındaki Fark

Görebildiğimiz herşey kozmik buzdağının sadece küçük bir parçası ve evrenin toplam kütlesi ve enerjisinin sadece %4’ü.

Evrenin dörtte biri karanlık madde ile doludur. Bu karanlık madde tespit edilemeyen ve gözlemlenemeyen bir enerji yayar. Peki görülmeyen bu karanlık maddenin varlığını nereden biliyoruz? Evrendeki tüm görülebilen maddeler üzerine uygulamış olduğu çekim kuvvetinden.

İsimlerinden dolayı karanlık madde ile karanlık enerji karıştırılır. Birbirleriyle bağlantılı olsalar bile etkileri oldukça farklıdır. Tek cümleyle özetlemek gerekirse; karanlık madde çeker, karanlık enerji iter. Karanlık madde içe doğru bir çekim uygularken, karanlık enerji dışa doğru iter. Ayrıca, karanlık enerji etkisini geniş kozmik skalada gösterirken, karanlık madde etkisini galaksilerde ve tüm evrende gösterir.

Gökbilimciler karanlık maddeyi Samanyolu Galaksi’sinin dış bölgelerini incelerken keşfettiler.

Samanyolu Galaksisi 100.000 ışık yılı mesafesinde bir disk şeklindedir. Disk içindeki yıldızların hepsi galaksinin merkezinde yörüngeye oturmuşlardır. Fizik kanunlarına göre galaksinin merkezine yakın yıldızlar galaksinin merkezinden uzak yıldızlara göre daha hızlı hareket ederler.

Karanlık Madde ile Karanlık Enerji Arasındaki Fark
Hubble teleskopunun çektiği uzak galaksi kümesinde kendini gösteren karanlık enerji.

Gökbilimciler galaksideki yıldızları incelediklerinde, bütün yıldızların galaksinin merkezinde neredeyse aynı hızla hareket ettiklerini tespit ettiler. Bu da galaksi diskinin dışında birşeylerin yıldızları çektiği anlamına geliyordu ve bu şey karanlık madde idi.

Hesaplamalar çok muazzam büyüklükte bir karanlık madde halesinin Samanyolu Galaksi’sini çevrelediğini gösteriyor. Bu hale parlak galaksi diskinin belki 10 katı büyüklüğünde ve dolayısıyla çok güçlü bir çekim kuvveti uygulamakta.

Aynı etki Samanyolu harici başka galaksilerde de görülebilir. Galaksi kümeleri de aynı etki altındadır. Çekim kuvvetleri bütün görülebilir yıldız ve gaz bulutlarının çekim kuvvetinden çok daha güçlüdür.

Peki karanlık madde ile karanlık enerji birbiriyle bağlantılı mıdır? Kimse bilmiyor. Öne çıkan bir teoriye göre karanlık madde henüz tespit edilemeyen bir tür atomaltı parçacıklardan oluşur. Karanlık enerjinin kendi parçacıkları olabilir fakat bunu kanıtlayabilen çok az sayıda delil var.

Karanlık enerjinin ne olduğu tam bir gizem. Bir teoriye göre karanlık enerji uzayın bir özelliğidir. İlk kez uzay boşluğunun bir hiç olmadığını farkeden insan Albert Einstein olmuştur. Uzayın çok fazla özelliği var ve pek çoğu henüz yeni yeni öğreniliyor. Einstein birden fazla uzayın varolma ihtimalini öne sürer. Einstein’ın bir çekim teorisi bir kozmolojik sabit içerir ve şöyle bir öngörüde bulunur: boş uzay kendi enerjisini üretebilir. Bu enerji uzayın kendisinin bir parçası olduğundan uzay genişledikçe seyrelmez. Daha çok uzay bir araya geldikçe bu uzay enerjisi daha fazlalaşır. Bundan dolayı evrenin genişlemesi çok daha hızlı olur. Fakat kimse neden böyle bir kozmolojik sabitin orada olması gerektiğini açıklayamıyor.

Karanlık madde ile karanlık enerji evrende birbiriyle yarışan kozmik güçler gibidir. Her ikisinin de ortak noktası Büyük Patlama esnasında oluşmuş olmalarıdır ve her ikisi de gizemini korumaktadır.