Freud ile Jung Arasındaki Fark


0
2 paylaşım

Freud ile Jung arasındaki fark oldukça geniş yelpazededir. Birçoğu için, Carl Jung ve Sigmund Freud psikoloji dünyasını tanımlayan iki isimdir. Teorileri farklı oldukları halde, insan zihnini anlamamızda çok büyük etkiye sahip olmuşlardır. Teori ve pratiğe yaptıkları katkılar, çok geniş insani ızdırap yelpazesinde başarılı psikolojik tedavilerin geliştirilmesine yol açmıştır.

Ancak yolları her zaman çok da farklı değildi. Renkli tarihin başlangıcında bir dostluk, entelektüel cesarete dayanan bir arkadaşlık ve bilinçaltı psişe (unconscious psyche) ilgili çalışmayı ileriye götürmek isteyen tutkulu bir istek vardı. 31 yaşındaki Jung için, Freud sadece saygın bir meslektaş değil, aynı zamanda kalbini ve zihnini açabileceği bir baba figürüne dönüştü. Aynı şekilde Freud’a göre Jung enerjikti ve psikoanalitik hareket için heyecan verici yeni bir umuttu.

Ancak bu dinamik güç değişti ve beraberinde dostlukları da değişti. Öğrencinin öğretmen haline gelmesiyle, Jung, 1913 yılında Freud’tan ayrılma zamanı geldiğini anladığında psikolojik teoriye yaptığı katkılarından dolayı zaten uluslararası olarak tanınır hale gelmişti. Bu entelektüel ayrılığın nedeni neydi ve farklılıkları nerede idi? Freud-Jung arasındaki savaşta, galip kimdi? Freud ile Jung arasındaki fark temelde neydi?

Sigmund Freud

Freud ile Jung arasındaki fark nedir ne değildir incelemeden önce geçmişlerine bakmak gerek. Sigismund Freud resmi adıyla doğan Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856’da, Freiberg, Moravia (şimdi Çek Cumhuriyeti) adlı küçük bir kasabada doğmuş Avusturyalı bir nörologdu. Freud, nispeten fakir bir Yahudi aile tarafından yetiştirilmesine rağmen, Viyana Üniversitesi’nde hukuk eğitimi almayı planlıyordu. Sonra fikrini değiştirdi ve tıbbı seçti. Mezuniyet sonrası Freud, Viyana Genel Hastanesi’ndeki bir psikiyatri kliniğinde çalışmaya başladı.

Freud ile Jung Arasındaki Fark
Freud’a göre konuşmak “bastırılmış duyguları” serbest bırakmanın “katartik” bir yoludur.

O zamanki psikiyatri, zihinsel sağlığın psikolojik bileşenleri ile ilgilenmiyordu, ancak basitçe beynin anatomik yapıları ışığında davranışı izliyordu. Freud, Paris’teki Salpetrière kliniğinde dört ayını geçirdikten sonra, “histeri“ye ve özellikle önde gelen nörolog Jean Martin Charcot’un hipnoz yöntemlerine ilgi göstermeye başladı. Viyana’ya döndükten sonra Freud çalıştığı hastaneden ayrıldı ve “sinir ve beyin bozuklukları” konusunda uzmanlaşmış özel bir muayene kurdu. Meslektaşı Joseph Breuer ile birlikte, hastaların travmatik yaşam öykülerini histeriyle keşfetmeye başladı ve konuşmanın “bastırılmış duyguları” serbest bırakmanın “katartik” bir yolu olduğu fikrine yol açtı. Breuer ve Freud birlikte “Hysteria Üzerine Araştırmalar” (1895) adlı eseri yayınladı ve psikanaliz doğrultusundaki fikirleri geliştirmeye başladı.

Bakınız: Sigmund Freud ile Adler Arasındaki Fark

Freud’un kendi öz-analizini başlattığı bu zamana kadar, rüyalarını bir sonraki önemli eseri “Rüyaların Yorumlanması”(1901) ile sonuçlanan bilinçsiz süreçler ışığında titizlikle analiz etmeye başlamıştı. Freud bu süreçte terapötik serbest ilişki tekniğini geliştirdi ve artık hipnoz ile ilgilenmiyordu. Bundan sonra, bilinçaltında düşünce süreçlerinin insan davranışının çeşitli yönleri üzerindeki etkisini araştırmaya devam etti ve bu kuvvetlerin en güçlüsü olarak, çocukluk çağındaki cinsel arzuların bilinçli zihin tarafından bastırıldığını farketti.

Tıp kurumunun tümü teorilerinin çoğuyla aynı fikirde olmasa da, 1910’da Freud, bir grup öğrenci ve takipçisiyle birlikte, Carl Jung’un başkanı olduğu Uluslararası Psikanaliz Birliği’ni kurdu.

Freud, 1923’de zihnin yapısal makyajını gözden geçiren “Ego ve Id” adlı eserini yayınladı. 1938 yılına gelindiğinde ve Nazilerin Avusturya’yı işgaliyle birlikte, Freud karısı ve çocuklarıyla birlikte Londra’ya gitti. Bununla birlikte, bu süre içinde aşırı sigara kullanımından olayı yakalandığı kanser nedeniyle 30 operasyon geçirdi ve 23 Eylül 1939’da Londra’da öldü.

Carl Gustav Jung

Carl Gustav Jung, İsviçre’li bir psikiyatrist ve Analitik Psikoloji’nin kurucusuydu. Başlangıçta Freud’un eserlerinin büyük bir hayranıydı ve anlatılanlara göre 1907’de Viyana’da karşılaştıktan sonra ikisi yaklaşık on üç saat boyunca konuşmuşlardı ve dolu dolu geçen beş yıllık bir dostluğa ulaşmışlardı. Freud başlangıçta Jung’u psikanalizin vârisi olarak görüyordu. Fakat sonraları ikisi arasındaki ilişki hızla bozulmaya başladı. Freud, özellikle, Jung’un Freudyen teorinin temel kavram ve fikirlerinden biriyle çelişmesinden memnun değildi. Örneğin Jung, Freud’un cinselliğe temel motivasyonel davranış gücü olarak odaklanması noktasında aynı fikirde değildi. Ayrıca Jung Freud’un bilinçaltı konseptini çok sınırlı ve aşırı negatif buluyordu.

Jung, 1912’de kendisi ile Freud arasındaki açık teorik ayrımı özetlemenin yanı sıra Analitik Psikolojinin temel ilkelerini oluşturan “Bilinçaltı Psikolojisi“ni yayınladı. Jung bilincin üç bölümde var olduğuna inanıyordu; ego (bilinçaltı), kişisel bilinçaltı ve (Jung’un Arketiplerle ilgili düşüncelerini de içeren) kolektif bilinçaltı.

Jung, kolektif bilinçaltının, insan türünün tüm deneyimlerini ve bilgisini depolayan bir rezervuara benzetti. Bu benzetme Jung’un bilinçaltı tanımı ile Freudcu tanım arasındaki açık ayrımlardan biriydi. Jung’un kollektif bilinçaltına dair kanıtı eşzamanlılık kavramı ya da hepimizin paylaştığı açıklanamayan bağlanabilirlik duygularıydı.

Jung, mitoloji, din ve felsefe hakkında tükenmez bir bilgiye sahipti. Özellikle Simya, Kabala, Budizm ve Hinduizm gibi geleneklere bağlı sembolizm konusunda bilgili idi. Bu muazzam bilgiyi kullanarak Jung, insanların rüyalar, sanat ve din gibi yaşamın değişik yönlerinde karşılaşılan sayısız semboller aracılığıyla bilinçaltını tecrübe ettiğine inanmaktadır.

Jung’un teorisi tarih boyunca çok fazla eleştirilmiş ve kritize edilmiş olsa da, çalışması psikoloji alanında belirgin bir etki bırakmıştır. İçe dönün ve dışa dönük olma kavramları, kişilik psikolojisine büyük katkı sağladı ve psikoterapiyi de büyük ölçüde etkiledi.

Freud ile Jung Arasındaki Fark

Freud ile Jung arasındaki fark temel olarak 5 ana kategoride incelenebilir;

  • Bilinçaltı
  • Rüyalar
  • Cinsellik
  • Din
  • Parapsikoloji

Şimdi ayrı başlıklar halinde tek tek bu farklılıkları inceleyelim. İnceledikten sonra Freud ile Jung arasındaki fark nedir ne değildir bir fikriniz olmuş olacak.

Bilinçaltı

Jung ve Freud arasındaki temel anlaşmazlıklardan biri, bilinçaltına ilişkin farklı düşünceleriydi. Freud ile Jung arasındaki fark en temelde bilinçaltı üzerine söyledikleridir.

Freud’un Pozisyonu: Freud, bilinçaltının, bastırılmış düşüncelerimizin, travmatik anılarımızın ve seks ve saldırganlığın temel sürücülerinin merkez üssü olduğuna inanıyordu. Freud bilinçaltını, tüm gizli cinsel arzuların nevroza ya da günümüzdeki adıyla zihinsel hastalığa neden olduğu bir depolama tesisi olarak gördü.

İnsan zihninin üç yapı üzerine yoğunlaştığını ilan etti: id, ego ve süper ego. Id, bilinçaltı sürücülerimizden (çoğunlukla cinsiyet) oluşmaktadır ve ahlaka bağlı değildir, bunun yerine sadece zevkle tatminkar olmaya çalışır. Ego, gerçekliği etkili bir şekilde ele almamızı sağlayan bilinçli algılarımız, anılarımız ve düşüncelerimizdir. Süper ego ise, kimliğin sürdürülmesine sosyal olarak kabul edilebilir davranışlar aracılığıyla aracılık etmeye çalışır.

Jung’un Pozisyonu: Jung ise bilinçaltını üç kısma böldü. Ancak Jung’un görüşüne göre bu üç kısım ego, kişisel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltından oluşur. Jung’a göre, ego bilinçaltıdır, kişisel bilinçaltında anılar (hem hatırlanan hem de bastırılan) bulunur ve kolektif bilinçaltı ise bizimle birlikte doğan deneyimlerimizi veya bilgileri tutar (örneğin, ilk bakışta aşk).

Jung’un bilinçaltı üzerine çalışmaları, Doğu felsefesine ve Budizm ve Hinduizm gibi dinlere yönelik çalışmalarından esinlenmiştir. Ayrıca bilinçaltının içeriğinin bastırılmış materyal ile sınırlandırılmadığına inanıyordu.

Rüyalar

Freud ile Jung arasındaki fark bir diğer ölçekte rüyalarla ilgilidir.

Freud’un Pozisyonu: Freud, bir birey hakkında pek çok şeyi o kişinin gördüğü rüyalarının yorumu yoluyla öğreneceğimize inanıyordu. Freud, uyanık olduğumuzda, en derin arzularımız üzerinde durulmadığını savunmuştur; çünkü a) gerçeklik (ego) ve b) ahlak (süperego) düşünceleri vardır. Ancak uyku esnasında bu engellenme güçleri zayıflar ve rüyalarımızda arzularımızı yaşayabiliriz.

Freud ayrıca, kaygı ve utanç korkusuyla doğrudan karşılanamayan bastırılmış veya anksiyete provoke düşüncelere (başta cinsel olarak bastırılmış arzulara) rüyalar sayesinde erişebildiğine inanıyordu. Böylece, savunma mekanizmaları, rüyalarımıza örtülü, sembolik bir biçimde kayma arzusu veya düşüncesine izin verir. Örneğin, Freudyen teoriye göre rüyasında büyük bir sopa gören biri aslında bir penis hayal ediyordur. Analistin görevi, bu rüyaları gerçek anlamları ışığında yorumlamaktır.

Jung Pozisyonu: Freud gibi Jung da rüya analizinin bilinçaltına bir pencere açmasına izin verdiğine inanıyordu. Fakat Freud’un aksine, Jung tüm rüyaların içeriğinin mutlaka cinsel nitelikte olduğunu veya gerçek anlamlarını gizlediklerini inanmıyordu. Bunun yerine Jung’un rüyaları tasvir etmesi sembolik imgelem üzerine yoğunlaşıyordu. Rüyayı görenin bağlantılarına bağlı olarak rüyaların çok farklı anlamlara sahip olabileceğine inanıyordu.

Jung, rüyaların sabit anlamlarla yorumlandığı “rüya sözlüğü” fikrine karşıydı. Rüyaların farklı semboller, imgeler ve metaforlar dilinde konuştuğunu iddia ediyordu ve hem dış dünyayı (bir insanın gündelik yaşamındaki kişileri ve yerleri vb) hem de iç dünyayı (duygular, düşünce ve duygular) tasvir ediyorlardı.

Jung, rüyaların doğada geriye dönük olabileceğini ve çocukluk çağındaki olayları yansıtacağını kabul ediyordu; ancak aynı zamanda gelecekteki olayları öngörebileceklerini ve yaratıcılık için mükemmel kaynaklar olabileceğini de düşünüyordu. Jung, hem objektif hem de öznel içeriğe bakmak yerine, kişinin rüyasının dışsal ve objektif yönlerine odaklandığı için Freud’u eleştirdi. Son olarak, Jung’un rüya kuramının en belirgin yönlerinden biri, rüyaların kişisel, hem kolektif veya evrensel içerikleri ifade edebilmesiydi. Bu evrensel ya da kolektif içerik, Jung’un “Arketipler” olarak adlandırdığı şey aracılığıyla gösterildi.

Arketipler, evrensel olarak kalıtsal prototipler olup, belirli şekillerde algılama ve hareket etmemize yardımcı olurlar. Jung, uzak atanın Tanrı, su ve toprak gibi evrensel kavramlarla ilgili deneyiminin nesiller boyunca iletildiğini savundu. Her dönemdeki insanlar atalarının deneyimlerinden etkilenmiştir. Bu, kolektif bilinçaltının içeriğinin bir kültür içindeki her birey için aynı olduğu anlamına gelir. Bu Arketipler sembolik olarak hayaller, fanteziler ve sanrılarla ifade edilir.

Cinsellik

Freud’un Pozisyonu: Freud ve Jung arasındaki çatışmaların en büyüğü olmasa da, en büyük alanlarından biri, insan motivasyonu hakkındaki farklı görüşleri idi. Freud için bastırılmış ve ifade edilen cinsellik her şeydi. Davranışın (ve psikopatoloji gibi) arkasındaki en büyük motive edici gücün bu olduğunu hissetti.

Bu, psikoseksüel gelişim ile ilgili dogmatik teorilerin yanı sıra Oedipus kompleksinin reamper teorileri ve daha az bir ölçüde Electra kompleksinden anlaşılıyor. Yunan Tragedyasında, bilinçsizce babasını öldüren genç bir adam olan Oidipus Rex, annesiyle evlenir ve birkaç çocuğu olur. Freud, Oedipus Kompleksinde, erkek çocukların annelerine yönelik güçlü cinsel arzuları olduğunu ve babalarına karşı şiddetli kızgınlıkları olduğunu belirtiyor (anne için rekabet). Electra kompleksinde, babalarına karşı cinsel arzuları olan ve annelerini uzaklaştırmak isteyen kız çocuklarından bahseder.

Böylelikle, genç erkek çocukların annelerine yönelik duygularını cezalandırmak isteyen babalarının penislerine zarar vereceğinden korktuklarından bahseder (Castration Anxiety). Kız çocuklar için ise, bir penise sahip olmadıkları ve anneleri ile ilişki kuramayacaklarının fark edilmesi ile, babalarının penisini arzu ettikleri “penise gıpta duymaya” götürür. Bu daha sonra babanın cinsel arzusuna geçer. Freud, bu endişelerin bastırılacağını ve savunma mekanizmaları ve endişe yoluyla tükeneceğini kuramlaştırdı.

Jung’un Konumu: Jung, Freud’un dikkatinin cinsellik ve davranış üzerindeki etkisine aşırı yoğunlaştığını hissetti. Jung, davranışın motive ettiği ve etkilenen şeylerin cinselliğin yalnızca tek bir potansiyel tezahür olabileceği bir psişik enerji veya yaşam gücü olduğuna karar verdi. Jung da Oedipal dürtüleriyle aynı fikirde değildi. Anneyle çocuk arasındaki ilişkinin, annenin çocuğa vermiş olduğu sevgi ve korumaya dayandığını düşünüyordu. Bu görüşleri daha sonra John Bowlby ve Main Ainsworth’in “Bağlanma Kuramı” ve “İç Çalışma Modelleri” çalışmalarına temel oluşturdu.

Din

Freud’un Pozisyonu: Freud, Yahudi olmasına rağmen, dinin çoğu insan için bir kaçış olduğunu düşünüyordu. Karl Marx gibi, o da dinin kitlelerin “afyonu” olduğunu ve yayılmaması gerektiğini düşünüyordu. Freud, hayatının büyük bölümünde mitoloji ve dini kurumlarla uğraştı. Dini birçok eser topladı ve evinin duvarında Leonardo’nun “Meryem ve St Anne’li Çocuk” eseri asılıydı.

Freud ile Jung Arasındaki Fark
Freud’un evinin duvarında asılı olan Leonardo Da Vinci eseri: The Virgin and Child with St. Anne

Bazı bilim adamları Freud’un dini insanın zihinsel sıkıntısının merkezinde yattığı düşünülen gizlenmiş psikolojik gerçekler olarak gördüğünü öne sürer.

Jung’un Pozisyonu: Jung’un görüşündeki din, bireyleşme sürecinin gerekli bir parçasıydı ve insanlar arasında bir iletişim yöntemi olarak gördü. Bu, farklı dinlerin çoğunda bulunan arketiplerin ve sembollerin hepsinin aynı anlamlara dönüştüğü fikrine dayanıyordu. Her ne kadar belirli bir dine mensup olmamış olsa da, Jung, özellikle Doğu felsefeleri ve dinleri gibi arketip bakış açısındaki dinleri merak ediyor ve araştırıyordu. Freud ve Jung arasındaki tartışma ve yazışmalardan birinde Freud, Jung’u anti-Semitizm ile suçlamıştır.

Parapsikoloji

Freud’un Pozisyonu: Paranormal tüm şeyler hakkında tam bir şüpheciydi.

Jung’un Pozisyonu: Jung, para-psikoloji ve özellikle telepati ve eşzamanlılık gibi psikolojik fenomenlere (bu teorilerinin bir bölümünü oluşturacaktı) büyük ilgi gösterdi. Gençliğinde Jung sık sık seanslara gitti ve doktora tezinde “Olağandışı Olayların Psikolojisi ve Patolojisi”ni araştırdı.

1909’da Jung, Freud’un paranormal hakkındaki görüşlerini tartışmak için Viyana’da Freud’u ziyaret etmişti. Konuştuklarında, Freud’un bu tür düşünceler için zamanı olmadığını ve Jung’a bu tür konularda zaman kaybetmemesi gerektiğini söyledi. Konuşmaya devam ederken, Jung karnında tuhaf bir şey hissetti. Tam Jung bu duyumların farkına vardığında, yanda duran bir kitaplıktan yüksek bir ses yükseldi. Jung paranormal kökenli olması gerektiğini iddia etti, ancak Freud öfkeyle itiraz etti. Tartışmaya devam ettikçe, Jung, gürültünün tekrar oluşacağını iddia etti – ve gerçekten de ses yine geldi. Her iki adam şaşkınlıkla birbirlerine baktı, ancak bir daha olay hakkında bir daha konuşmadılar.

Paranormal konu üzerindeki bu uzun ömürlü ilgi ve insan psikolojisi üzerindeki etkisi, Jung’un etkileyici fakat tartışmalı olan eşzamanlılık teorisinin gelişimine katkıda bulundu. Bu terim, Jung tarafından “iki veya daha fazla psiko-fizik fenomenin nedensel bağlantısını” tanımlamak için oluşturulmuştur. Bu teori, bir hastanın rüyasında altın bir bok böceği gördüğü bir vakadan esinlenmiştir. Ertesi gün, psikoterapi seansında gerçek bir altın bok böceği pencereye çarptı – ki bu çok nadir bir olay! Bu iki olayın yakınlığı, Jung’un tesadüf olmadığına, ancak bireyin dış dünyalarıyla iç dünyaları arasında önemli bir bağ olduğuna inanmasına neden oldu.

Özet

Freud ile Jung arasındaki fark özetle bu şekilde. Freud ile Jung’a bakarken aralarındaki farklılıkları kişilikleri bağlamında ve yaşadıkları ve çalıştıkları kültürel zaman dilimlerinde değerlendirmek önemlidir.

Facebook Yorumları

Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla da paylaşın!

0
2 paylaşım

0 Yorum

Sizin de söyleyecekleriniz varsa lütfen yazın